Ramazan Bayramı ve Anlam Dünyamız

Gidene üzülmek bir gelenekti bizim kültürümüzde. Çünkü misafir ağırlamak büyük sevinçti. Bazen ağırlanan, misafir olmaktan çıkar yarenlik eder, başka bir hava getirirdi eve. Misafir on rızıkla gelir, dokuzunu ev sahibine bırakır, öyle giderdi eskiden.

Ramazanı süslü mahyalar, tertemiz evler ve kalabalık sofralarla karşılardık. Oruç bir açlık ve susuzluktan fazlasıydı. Öfke sebebi değil, bir ibadetti. Öyle ki, büyüklerinden özenen çocuklar da tutmak isterdi oruçlarını. Mukabele, sohbet, sahur, iftar, teravih… Günlere bir huzur yayılır, zorluklar hafifleyiverirdi. Halsiz kalmak bile bir neşeydi Ramazan’da. Geceler aydınlık, gündüzler aydınlık…

Coşkuyla karşılanan o bereketli misafir, ayrılırken bir burukluk bırakırdı içimize. Gidene üzülmek bir değerdi bizim için.

Bakınız Yakup Kadri, ‘Veda Geceleri’ adlı yazısında neler söyler:  “Vakıa, bir zamanlar salih, âbid Müslüman evlerinde Ramazan’ın son günleri bir hastanın sekerat demleri kadar müellimdi. Teneffüs edilen havada mukaddem bir yas kokusu sezilirdi. Ve camilere gidilip ağlanırdı. Oraları hüzün ile taşan gönüllerin alabildiğine boşandığı yerlerdi.”

Bu satırları okurken geride kalmış bir dünyayı izliyorsak, anlam dünyamızdan bir şeyler kopmuş demektir. O duyguları yaşamak bizim bir parçamızdı oysaki. Osman Yüksel Serdengeçti’nin dilinden okuyalım bir serzenişi de. Başlığı bile içimizi burkmaya yetiyor:

“Ramazanlar ve Bayramlar Yetimler Gibidir.

Bu yıl da mübarek Ramazan, öksüz ve garip Anadolu’ya bir tanrı misafiri gibi sessizce geldi. Onun gelişini radyolarımız, gazetelerimiz bize haber vermedi. Bayraklar asılmadı, toplantılar yapılmadı, nutuklar çekilmedi. Din ve iman gayretinin kurtardığı bu topraklarda Ramazanlar ve dini bayramlar, kendi haline bırakılmış yetimler gibidir. Varsın böyle olsun… Bizim alayişle ve nümayişle işimiz yok. Biz mümin, bağrı yanık Anadolu halkı bu tanrı misafirlerini, bu yetimleri gözyaşlarımızla bağrımıza basıyoruz. Ramazan: Ey Allah’ın zamana akseden lütfu… Ey bizi Allah’a götüren günler… Otuz gün… Otuz bin defa kalplerimizin yıkandığı mübarek ay… Yine gel!”

Bir tarafımız bayrama hazırlanırken diğer yanımız şimdiden özlüyor gitmekte olanı. Bayramı bekleyemeden bayramlıklarını giyip arife gününden sokağa dökülürmüş çocuklar Osmanlı’da. O günleri göremeyen bizler de yaşadık bu heyecanı. Bayramlıklarımızı karşımıza dizer, akşam yatarken bile yanımızdan ayırmazdık. Daha bayram namazıyla giyinir kuşanır, uykulu fakat heyecanlı kapıya koşar, namazdan gelen büyüklerimizin elini öperdik. Ramazan Bayramı sevinilecek bir şeydi. Ruhumuza hediyeler, bayramlıklar ve misafirliklerle kazınan şey anlam dünyamızda imana denk düşüyordu. Bayram namazı özeldi, bayram kahvaltısı özeldi, misafirler, hediyeler, bayramlıklar özeldi. Her biri ilmek ilmek dokuyordu bir şeyleri ruhumuza.

Caminin kapısından dönmek bayramı ıskalamak demekti. Yahya Kemal de bunu fark etmiş olacak ki o kapıdan girdiği bir günü şöyle anlatıyor:

“Dört sene evvel Büyükada’ da oturuyordum. Bayram namazına gitmeye niyetlendim, fakat Frenk hayatının gecesinde sabah namazına kalkılır mı? Sabah erken uyanamamak korkusuyla sabaha kadar uyuyamadım. Vakit gelince abdest aldım, Büyükada’nın mahalle içindeki sakıt yollarından kendi başıma camiye doğru gittim. Vaiz kürsüde vaaz ediyordu. Ben kapıdan girince bütün cemaatin gözleri bana çevrildi. Beni daha doğrusu bizim nesilden benim gibi birini, camide gördüklerine şaşırıyorlardı. Orada o saatte toplanan ümmeti Muhammed içine bir yabancının geldiğini zannediyordu. Kardeşlerim, Müslümanlar bütün cemaatin arasında yalnız benim vücudumu hissediyorlardı.  O sabah, o Müslümanlığa az aşina Büyükada’nın o küçük camisi içinde, şafakta aynı milletin ruhlu bir cemaati idik. Namazdan çıkarken, kapıda âyandan Reşit Akif Paşa durdu. Bayramlaşmayı unutarak elimi tuttu: ‘Bu bayram namazında iki defa mesudum. Hamdolsun sizlerden birini kendi başına camiye gelmiş gördüm! Berhudar ol oğlum, gözlerimi kapamadan evvel bunu görmek beni müteselli etti.’ dedi. Hem geldiğimi hem de bayramımı tebrik etti. Yanındaki yaşlı adamlar da onun gibi tebrik ettiler.”

Ramazan ayrıldı evimizden. Gidene üzülmek bizim için duygudan fazlasıdır. Biz topluca yaşarız hüzünlerimizi çünkü. Ramazana birlikte veda eder, bayramı birlikte kutlarız. Böyle diri kalır anlam dünyamızda manevi iklimler. Bir şeyleri kaybetsek de eksilenleri telafi etmek bizim elimizdedir. Duamız, yaşantımız ve beraberliğimiz bir niyetle neşvünema bulur.

Arife çiçekleriniz bol, bayramınız bayram olsun.

Zehra Binark