Zühd Nedir?

Zühd nedir?[1] Hiçbir kul, dünyanın ne olduğunu öğrenmedikçe zühdün ne olduğunu öğrenemez. Âlimler zühd hakkında birçok şey söylemişlerdir.

Allah Teâlâ, Yusuf Suresi 20.ayet-i kerimede: “Onu ucuz bir fiyata, sayısı belli(birkaç) dirheme sattılar. Onun hakkında zahidlerdendiler.” buyurur. Kervancılar, Yusuf’u(as) satarken aşırı bir fiyat istemedikleri için “zahid” sıfatıyla nitelenmişlerdir. Aynı şekilde kul da kendi canını ve malını Allah Teâlâ’ya sattığı zaman, hevâsından çıkarak O’nun yoluna girmiş ve zahitlerden olmuş olur. Allah Teâlâ bu anlamda şöyle buyurmuştur: “Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere-canlarını ve mallarını satın almıştır.”(Tevbe-111) Allah Teâlâ başka bir ayetinde bir kulunun ağzından şöyle buyurmuştur: “ve nefsi de hevadan arındırırsa, şüphesiz cennet(onun için) bir barınma yeridir.” (Nazi’at-40-41) Her iki ayette de satılan mal iki iken, karşılığı tek bir şey yani cennet olmaktadır. Kul ise, malını nefsini Allah Teâlâ’ya vermekte ve bu iki hususta hevayı uzaklaştırmaktadır.

Heva dünya hayatı olduğu için bunun aksi nefse sahip çıkmak, nefsi bunun yani malın üzerinde tutmak olmaktadır. Bunun zıddı ise hevanın nefisten çıkarılması ve malın fakirlikle değiştirilmesidir. Bu da dünyada zühttür. Bu ise, kötülüğü emreden nefsin işi değildir. Çünkü bu hayır ve iyiliğin zirvesi ve nefsin hevadan yani mal ediniminden sakındırılmasıdır. Kötülüğü emreden nefsin nitelemesiyle dünya, mal edinmektir. Çünkü o kötülüğün kendisidir. Bu sıfatlara sahip biri için nefsi değersiz olamaz. Değersiz olmadığı zaman da kişi onu satıcı olmayacaktır. Satılmadığı zaman ise, satın alınmış olmayacaktır. Böyle bir nefse sahip olan kişi, malı kendinde toplayıp kimseyle paylaşmayan, dünyayı arzulayıp onu seven biri olmaktadır. Bu ise mü’minin sıfatı değildir.

Allah Teâlâ’nın zühdün hakikatiyle ilgili bir diğer açıklaması da şöyledir. Zühd, nefisten istiğna edilmesi ve malın O’nun yolunda harcanmasıdır. Bunu da, satılan mallar ve müşteriyi açıkça belirttiği aynı buyruğunda görmekteyiz: “Allah yolunda savaşır, ölür ve öldürürler.”(Tevbe-111) Zühd, hevaya boyun eğmeyi terketme ve nefsi Mevla’nın emriyle hevadan sakındırarak Allah Teâlâ’ya satmaktır. Bunun karşılığı ise cennettir. Zahid, O’nun zorla almasından önce canını kendi isteğiyle sattığı Rabbinin makamından korkan kimsedir. O, Allah Teâlâ tarafından sevilen ve yakın kılınan bir kuldur. Böyle bir kul, Allah Teâlâ’yı sevdiği için Allah Teâlâ da onu katında yakın kılınanlardan yapmıştır.

Dünya, hevaya boyun eğmek ve şehvani nefsin zevkleri için aşağı dünya hayatını arzulamaktır. Bu tür arzularla dolu olan biri, Allah Teâlâ’nın tuzağından emin olur. O, dünya hayatını satın alabilmek için ahiret hayatını satmıştır. Çünkü o, Allah Teâlâ’yı sevmemektedir. Kötü seçimi sebebiyle de O’ndan uzak kılınanlardandır. Ahirette onun için hüsran ve cehennem azabı hak olmuştur. Çünkü o, Allah Teâlâ’ya yakın kılınan, el- Yakîn ve el-Habib olan Rabbinin komşuluğundaki yakınlık evini kazanan zühd sahibinin tam tersi bir kişiliktir.

Zühd, iki noktada olur. İlki, mevcut olan bir şey hakkında gösterilecek zühddür. Bu noktadaki zühd; zühde konu olan şeyin akıldan çıkarılması ve kalbin ondan ayrılmasıdır. O şeyin kalpte baki kılınmasıyla birlikte zühdde bulunmak sahih olmaz. Çünkü bu, kişinin ona rağbet ettiğini gösterir. Bu tür bir zühd, ancak zenginlerin zühdü olabilir.

Zühde konu olan şey kalpte mevcud değil ise ve şartlar da onun yokluğu yönünde ise, bu durumdan memnun olmak zühddür. Bu, aynı zamanda yokluğa rıza göstermedir. Buda fakirlerin zühdüdür. Hevanın terkindeki zühd hakkındaki görüş de böyledir. Bu tür bir zühd, ancak o heva ile sınanma ve ona muktedir olma halinde sahih olur.

Görüldüğü üzere bunlar zühdün bazı sebep ve kurallarıdır. Zühdün bu hakikatini bilmeyenler, bir takım değişik yaklaşımları görerek kuşkuya kapılabilir ve zühd olmayan bir hareketi zühd zannedebilir. Rağbet ve tamah, zühdün zıddıdır. Bir hal mevcutken onun zıddıyla vasfedilmek mümkün müdür? Bir şey hakkında zahid olduğunu sanıp kendini böyle göstermek isterken bir yandan da ona sıkıca sarılan kişi için şu iki tanımdan biri uygun düşer: o kişi, ya zühdün ne demek olduğunu bilmiyordur, ya da nefs kaynaklı şehvetinin gizli yönlerinden habersizdir. Her ikisi de işine geldiği gibi davrananlar için geçerlidir.

Nefsin arzu ettiği şeyi kalbinden çıkaran kişi, o hususta zühdü gerçekleştirmiş kimsedir. Bir şeyi sıkıca tutup onunla sevinen, onun için kaygılanan ve bütün kalbiyle onu düşünen kimse ise tamah ve rağbete dalmış kimsedir. Bir şey için emel besleyip onu kendine saklayan kimse, o şey hakkında zühd sahibi olmamış olur. Ancak onu elinden ve kalbinden çıkardığı zaman zahid olarak nitelenebilir. Hakkında kendinizi zahid sandığınız şey, elinizden çıkmadıkça ve onun karşılığında Allah sevgisi ve O’nun rızası, ya da O’nun katındaki sevabını kazanmadığınız sürece gerçek zahid olamazsınız. İşte böyle bir noktada, o şey hakkındaki zühdünüz hakiki ilim üzere olur. Âlimler nezdinde de samimi ve sadık olursunuz. İşte o safhada, zahid olarak nitelenirsiniz. Zahidler de sizi zahid olarak adlandırır.

Cahide Uysal
[1] Ebu Talip el-Mekki Hz.lerinin Kutu’l-Kulub adlı eserinden alınmıştır.
Ebu Talip el- Mekki, Kutu’l Kulub, c.2 s. 370-372, trc. Muharrem Tan, İz Yay. İst.2004