Zamanın Şahitliği (1)

zaman

Geldi geçti ömrüm benim
Şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle gelir
Şol göz yumup açmış gibi

Sevinilen, mutlu olunan zamanların daha da çabuk geçtiğini fark etmişsinizdir. Her şey fani olduğu gibi zaman da fani olduğundan, elde durmuyor ve ömür çarçabuk geçiyor. Zamanlar akıp gidiyor. İnsan zamanını güzel değerlendirdiği zaman tadına doyamıyor, kötü işler yapmışsa pişmanlık duyuyor. Fakat geçen zaman bir daha ele geçmiyor. Yani telafi imkânı yok.[1]

Peki, gelmesiyle gitmesi bir olup soyut bir kavram olan zaman nedir?

Bir işin, bir oluşun içinde geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süre, vakit, belirlenmiş olan an ve bir işe ayrılmış veya bir iş için alışılmış saatler sözlükte karşımıza çıkan zaman tanımlarından birkaçı. Gerçekten de izafi bir kavram olan zaman hep eşit olmayabiliyor. Fizikçiler için Einstein’dan sonra göreceliliği kabul edilirken dördüncü boyut olarak bilinen, bazı felsefecilere göre insan bilincinin bir tasarımı. İslâm’ın zaman anlayışı ise sonsuzluktur. Kâinatın başlangıcı ezel ve sonu ebed kelimeleriyle ifade edilir.

Süresini bilmediğimiz ömür saatimizin ileri doğru gidiyor görünse de aslında geriye doğru işlemekte olduğunu fark edebilmek, anın hakkını vermeyi gerekli kılmaz mı? Tasavvufta “zamanın oğlu, evladı olmak” ifadesi bu anlamı içermektedir. Yani o zamanın içinde ne yapılması gerekiyorsa onu yapmak. Bu bir Ramazan orucu ise o ay içinde tutulmadığı takdirde seneyi oruçlu da geçirsek ona denk olamayacak. Keza teravihi de başka bir ayda kılamayacağımız gibi. Yine biri alırken diğeri verirken her nefeste iki şükür gerekli, diyen şuur sahibi güzel insanlar yaşanılan anı ibadete dönüştürmüş oluyorlar. Abdul Halık Gücdevani (ks) Vukuf-i Zamani ve Huş Der Dem düsturları ile vakti kullanmada bizleri her an muhasebeye davet etmektir.

Vukuf-i  Zamani, salikin, müridin (tasavvuf  yolcusu),  her an halinden haberdar olmasıdır. Bunun manası şimdiki zamana vakıf olmak ve geçmiş zamanı muhasebe etmektir. Hasan-ı Basri (rha)de, “Sizin bu gün parayı sarf ederken gösterdiğiniz hassasiyeti, Ashab-ı Kiram zamanlarını kullanırken gösterirlerdi” der. Bu durumda anın hakkını verememek ise pişmanlıklara sebep olacaktır ki, ilk pişmanlık ölüm anında sonraki ise ahiretteki pişmanlık. Ancak son pişmanlığın kâr etmediğini hepimiz biliriz. Bunu idrak edebilen her şuur sahibi de “Ölmeden önce ölmek” şuuru ile tıpkı Necip Fazıl gibi hayatında “u” dönüşü yapacaktır. Bu değişim ise şu satırları yazdıracaktır o fazilet sahibi şaire:

Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum?
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.

Peygamberimiz (sav): “İki nimet vardır ki, insanların birçoğu bu iki nimet hususunda aldanmıştır; bu iki nimet sıhhat ve boş zamandır. ” [2] diyerek vaktini değerli kılamayanların aldananlardan olacağını belirtmişlerdir. İnşirâh Suresi’nin tefsirinde her anı değerlendirme faaliyetinden murad edilenin Allah(cc) olduğu ifade edilir; “O halde boşaldığın vakit, yani bir görevi, bir ibadeti bitirip bir zorluktan bir kolaylığa geçtiğin, biraz dinlendiğin, mesela aldığın vahyi, yerine ulaştırdığın, farzlarını yerine getirdiğin vakit yine yorul, iş bitti diye rahata düşüp kalma da yine zahmeti tercih edip diğer bir ibadet için kalk, çalış, yorul; farz bittiyse nafileye geç, namaz bittiyse duaya geç ki, kolaylık da artsın, şükürde devam etmiş olasın. Kolaylık tembelliğe sevk etmemeli, çalışmaya teşvik edici olmalıdır ki onun peşinden de bir kolaylık gelerek, artma ve ilerleme durumu hâsıl olsun.” [3]

İçinde bulunulan anın ehemmiyeti üzerine Peyami Safa bir makalesinde şu ifadeleri kullanır:

“Mühim işlerimizi tehir etmeyi severiz, bazılarımızda bu, tembellikten ve ihmalden ziyade mükemmeliyet aşkıdır. O işi ehemmiyeti nispetinde muhtaç olduğu geniş zamana, huzura bırakırız. Yarını bugünden daima daha müsait farz etmekten doğan bu masumiyetin cezası, o işin asla yapılamamasıdır. Yaşadıkça anlarız ki; ne yapmak istiyorsak,  ne yapabileceksek şimdiden başlamalıyız. Ancak şimdiye hâkimiz.  Hayat birbirinin peşi sıra gelen şimdilerin yekûnudur. Şimdilik durmak değil; şimdiden başlamak.

İşlerimizin en mühimini şimdiye en yakın plana alalım. En mühim işimiz olan nefes almayı tehir etmediğimiz ve şimdi yaptığımız gibi. Her şimdinin içinde bir fırsat gizlidir. Boşuna geçen şimdiler kaçırılmış fırsatlardır. Her gece kendi kendimize soralım: Kim bilir bugün kaç şimdi kaybettim?

Her anımızın imkânları ve verimleri üstünde hassas olmak! İşte bütün mesele! ”

Acaba saatler olmasa zamanı tahmin edebilir miyiz? Uzun süre esir hayatı yaşayanların, kapalı mekânlarda tutulanların zaman algısını kaybettiklerini biliyoruz. Avustralya yerlileri olan Aborjinler’i anlatan bir kitap ise onların teknolojiden tamamen uzak hayatlarında zamana ve kâinata farkındalıklarının insanı ne kadar şaşırtıcı nitelikte olduğunu gösterir. Her güne dua ile ancak tüm canlılar için; bitkiler, hayvanlar ve insanlar için hayırlı olacak güzel bir gün temennisiyle başlayarak çevrelerine pozitif enerji yaymak isteyen bu insanların öyle ki; dualarında şahsi istekleri varsa bunu “başkalarının iyiliğine olmayacaksa olmasın” şeklinde noktalamaları günümüz insanına da örnek teşkil etse gerek.

Tülay Toros


[1] Prof. Dr. M. Es’ad Coşan
[2]ibn Abbas(r.a)’dan  (Buhari)
[3] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Kur’an-ı Kerim Tefsiri