Yunus Emre Şiirlerinde Cennet

IMG_5135

Cennet, ahiretteki nimetler yurdunun adıdır.

Cennet, bu dünyada yapılan iyiliklerin ahirette Allah tarafından verilen karşılığıdır. Kuran’da Cenabı Allah şöyle buyurmaktadır:  “Adn Cennetleri vardır ki, altlarından ırmaklar akar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. İşte günahlardan temizlenenlerin mükâfatı budur.” (Tâhâ, 20/76).

Cennet nimetleri, insan hayalinin erişemeyeceği güzelliktedir. Cenneti aslında dünya ölçüleriyle tarif etmek de mümkün değildir. Ayetler ve hadisler ışığında ancak hayal edebiliriz o güzellikleri.

Herkesin müştak olduğu cenneti, İslam kaynaklarından beslenerek en güzel tasvir edebilenlerden biri de Yunus Emre’dir.

Yunus, şiirlerinde cenneti nasıl anlatmıştır?

Bu konuya başlamadan önce Yunus’un hayatına ve fikirlerine bir göz atmak gerekir.

Yunus Emre, 13. yüzyılın ortalarında, Anadolu da Sakarya ırmağı çevresinde yaşamış en derin duygu ve düşünceleri, en sade dille ifade etmiş bir halk şairimizdir.

Hepimizin zihninde hemen söyleyebileceğimiz onlarca Yunus ilahisi veya şiiri mutlaka mevcuttur. Çoğumuzu annelerimiz Yunus’un “ Şol Cennetin ırmakları /Öter Allah deyu deyu” ilahisiyle uyutmuştur.

Bu yüzden aklımızda ve hayalimizdeki cennet tasvirinin mimarı büyük ölçüde Yunus’tur.

 

ŞOL CENNETİN IRMAKLARI

Şol cennetin ırmakları,                                     Salınır tuba dalları,
Akar Allah deyü deyü.                                     Kur’an okur hem dilleri
Çıkmış İslam bülbülleri,                                     Cennet bağının gülleri,
Öter Allah deyü deyü.                                     Kokar Allah deyü deyü.

Kimi yiyip, kimi içer,                                         Hep nurdandır direkleri,
Hep melekler rahmet saçar.                              Gümüştendir yaprakları.
İdris nebi hülle biçer,                                       Uzadıkça budakları,
Diker Allah deyü deyü.                                     Biter Allah deyü deyü.

Aydan aydındır yüzleri,                                     Açıldı gökler kapısı,
Şekerden tatlı sözleri,                                      Rahmetle doldu hepisi.
Cennette huri kızları,                                       Sekiz cennetin kapısı,
Gezer Allah deyü deyü.                                   Açar Allah deyü deyü.

………

Rıdvan dürür kapı açan,                                    Miskin Yunus var dostuna,
İdris dürür hülle biçen.                                     Koma bugünü yarına.
Kevser şarabını içen,                                        Yarın Hakk’ın divanına,
Kanar Allah deyü deyü.                                    Varam Allah deyü deyü.

 

Capcanlı bir Cennet tasviri.

Öyle ki Allah diye akan ırmaklar, Allah diye öten bülbüller, Allah diye kokan güller, Allah diye açılan cennet kapıları ve cennetteki canlılığın müsebbibi olan Allah’ı zikir ve dolayısıyla Allah aşkı.

İşte âşık Yunus Cenneti bize böyle tanıttı.

***

Sonra Yunus’un Cennetten bahsettiği başka bir şiiri çıktı karşımıza.

Cennet cennet dedikleri,
Birkaç köşkle birkaç hûri;
İsteyene var anları,
Bana seni gerek seni!..

İçinde tatlı tatlı gezindiğimiz cennet tasvirinden aniden çıkıverdik. Kısa bir şaşkınlıktan sonra anladık ki, hocamız Prof. Dr. Esad Coşan’ın da belirttiği üzere bizim iki Yunus’umuz var:

“Bir kere iki tane kesin Yunus var: Birisi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye yetişmiş Yunus; ötekisi, Bursa’da Emir Sultan’a yetişmiş Yunus… Birisi Mevlânâ’dan biraz genç; ötekisi Emir Sultan’dan biraz genç… Emir Sultan’dan feyiz almış, Emir Sultan’a bağlı… Bu ikinci Yunus daha ziyade, ”Sol cennetin ırmakları” ”Kâbe’nin yolları bölük bölüktür” gibi ilâhileri söyleyen… Yâni bizim Yunus’un diye sevdiğimiz şiirlerin yüzde altmışı – yetmişi Bursalı Yunus’undur.

… Bir Yunus da, Sivrihisarlı… Ne zaman yasamış; belli değil… Hangi tarihlerde ölmüş; belli değil… Simdi, bu eski Yunus ile Mevlânâ zamanına yakın Yunus ile öteki Bursalı Yunus arasında yüz küsur yıl zaman farkı var… Üslup farkı var… Bu Yunus’un dili başka, Bursalı Yunus’un dili başka… Şıp diye anlaşılır; kullandığı kelimelerden ve üslûbundan hemen fark edilir. Mevlana’ya çağdaş Yunus başka, Bursalı Yunus başka… İkisi ayrı şahsiyet…”

Bu açıklamalardan anlıyoruz ki, daha anlaşılır bir dil kullanan, şiirlerinde kullandığı üslup ve ifadelerle hiçbir tartışmaya mahal bırakmayan Yunus, Bursalı Aşık Yunus.

Diğer Yunus ise her zaman ifadeleriyle, fikirleriyle tartışılmış, hatta fikirlerinden ötürü katline fetva verilmiş Yunus.

Bugün bile yukarıda bahsi geçen tartışmalı dörtlük ders kitaplarından çıkarılmıştır.

Herhalde tasavvuftan uzaklaştığımız için anlayamıyoruz Yunusu, anlayamadığımız için sansürlemeyi tercih ediyoruz.

Eski Yunus’un şiirlerinin geneline baktığımızda sanki cenneti istemiyormuş gibi geliyor bize. Derinden bir “estağfirullah” çekiyoruz. İşte tam burada bir tasavvuf büyüğü olan Prof. Dr. M. Esad Coşan(rha)’in, Yunus’un tasavvuf anlayışı konusundaki açıklamaları imdadımıza yetişiyor.

“Yunus’un tasavvufî anlayışını ayrıca anlatmak lâzım, ama şöyle kısaca anlatalım… Bunu çok kimse bilmez. Bilmedikleri için de Yunus’u anlayamazlar. Yunus’un ne dediğini çok kimse anlayamaz, şiirlerini doğru yorumlayamaz. Şiirlerini yorumlayan insanlara bakıyorum, tatlı insanlar, güzel insanlar, sevimli insanlar, kendilerini de seviyorum; ama Yunus’un şiirini açıklaması doğru değil!.. Yunus’un şiirini anlamamış… Benim anladığım birtakım konular var, noktalar var; açıyorum orayı, anladı mı, anlamamış.

Yunus tasavvuf yönünden Ahmed-i Yesevî ekolüne bağlıdır; bir… İkincisi, vahdet-i vücud kanaatine sahiptir.

Biliyorsunuz tasavvufta vahdet-i vücud vardır. Yani, ”Mahlûkatın vücudu izafidir. Varlık, Allah’ın varlığıdır. Gerisi havadır, boştur, yoktur.” demektir. Vahdet-i vücudu insan, lisedeki edebiyat kitaplarından öğrenemez. Vahdet-i vücud ince bir konudur. Dikkat etmezse insanın ayağı küfre kayar. Kolay anlaşılmaz, ince bir konudur. Yani, kulun kendi varlığını yok bilmesi, Allah’ın varlığının yegâne varlık olduğunu bilmesidir. Yunus bu kanaattedir, vahdet-i vücuda sâliktir.

Biz meselâ, şahsen hangi ekoldeyiz? Biz “vahdet-i şuhûd”a sâlikiz. Bu, İmam-ı Rabbânî Efendimizin kanaatidir. Diyor ki: ‘Ben murakabelerimde, halvetimde, tasavvufî çalışmalarımda çok çok defalar, bütün dikkatimi kullanarak meseleyi tekrar tekrar inceledim; vahdet-i vücud yok, vahdet-i şuhud var!’ Şuhud ne demek?.. Allah’ın varlığına şahit her şey; bu şahitlerin birliği var… Allah var, onun dışında yarattıkları var, mahlûkat var… Muhiddin-i Arabî’nin dediği gibi değil, vahdet-i şuhud var, demiş oluyor.

Muhiddin-i Arabî’nin fikirlerine sahiptir Yunus Emre… Bu da normal, anlaşılıyor. Çünkü Muhiddin-i Arabî’nin kanaatinin, tasavvufî ekolünün Anadolu’da yayılmasına sebep olan Sadreddin-i Konevî, Konya’da uzun zaman hizmet etmiştir. Malatya’ya ve sâireye gitmiştir. Bu vahdet-i vücud düşüncesini Anadolu’da yerleştiren odur. Daha başka mutasavvıf şairler vardır. Mevlânâ da vahdet-i vücuda müntesiptir.

(…)

Ve en yüksek makam da, âşıklık makamıdır. Aşık niçin aşıktır?.. Müşahede makamına erdiği için âşıktır. Yani, Allah-u Teâlâ Hazretleri’ni müşahede zevkine, makamına, rütbesine ulaşmış olduğu için, o güzelliğin karşısında mesttir. Gözü ne cennet görür, ne hûri görür, ne başka mevki, makam görür. O, aşk ile her yaptığı işi Allah rızası için yapar. Ve daima Allah’ın rızasını gözetir. “

Bu açıklamalardan sonra Yunus’un divanından benzer birkaç şiire göz atalım ve anlamaya çalışalım.

Bize dîdâr gerek dünyâ gerekmez
Bize ma’nî gerek da’vâ gerekmez 

Bize Kadîr Gicesi’dür bu gice
Ko irte olmasun seher gerekmez

Bize ‘ışk şerbetinden sun a sâkî
Bize Uçmak’da kevser gerekmez

Aşk makamındaki Yunus, “Bize cennetteki (uçmak) Kevseri değil aşk şerbetini sun ey saki” diyor.

Gözüm seni görmeg içün elüm sana irmeg içün
Bugün cânum yolda koyam yarın seni bulmag içün

Bugün cânum yolda koyam yarın ‘ıvâzın viresün
Arz eyleme Uçmagunı hîç arzûm yok Uçmag içün

Bana Uçmak neme gerek hergiz gönlüm ana bakmaz
İş bu benüm zârılıgum degül ahî bir bâgiçün

Uçmak Uçmagum didügün mü’minleri yeltedigün
Bir evile bir kaç Hûrî hevesüm yok kuçmagiçün

Yunus, içinde bulunduğu hal sebebiyle kendisi için böyle söylerken diğer müminler için cenneti övmektedir.

Helâl ola sana Uçmak
Uçmak’da Hûrîler kuçmak
Kevser şarâbını içmek
Tanla seher vaktinde tur

Cebrâîl da’vet kılınca Mi’râc’a Muhammed’i
Mi’râc’ında diledügi ümmetinün varıdur

Sen ana ümmet olıgör o seni mahrûm komaz
Her kim anun ümmetidür sekiz Cennet yiridür

***

Sensün bu benüm sultânum bu cânlar içinde cânum
Çokdur benüm günâhlarum sen meded eylegil Çalap

Uçmakdagı Hûrîleri geymiş anlar nûr tonları
Ne bahtılu mü’minleri bize nasîb eyle Çalap

Sonuç şu ki, hangi Yunus olursa olsun, cenneti ve içindekileri sever, ister ve ona kavuşmayı arzular. Bursalı Yunus, içinden geldiği gibi söyler; kavuşma arzusunu aşikâr eder. Oysa Sivrihisarlı Yunus, cenneti toplum için anlatırken tatlı anlatsa da kendisi için anlatırken “şathiye”ye başvurur. Yani işi biraz tersinden alır, yoruma muhtaç hale getiriverir. Her ne kadar “Cennet cennet dedikleri / Üç beş köşkle üç beş huri / İsteyene ver anları / Bana seni gerek seni” dizeleriyle cenneti istemez görünse de ilmiyle, irfanıyla bilir ki, cemalullah cennettedir; köşkler de huriler de cennetin nimetleridir.

Emine Dombaycı Yalçın