Yeryüzü Mescidi

Rabbimiz,  Kerim Kitabımız ’da Âdem (aleyhisselam) babamızı yaratacağını meleklerine haber verdiği, melekleriyle arasında geçen mülakatı bize aktardığı bölümde gözlerimizin önüne muhteşem bir sahne koyar. Adına da “cennet”  der. Melekler sözün başında “Biz seni hamd ile tesbih ve takdis ediyoruz. Böyle iken yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek birilerini mi?” (Bakara;2/30) derler. Rabbimiz kendisi adına yeryüzünde hüküm sürecek, kendisi adına nizam kuracak halifem dediği insanı, “Senden bunu bozmamanı istiyorum. ” diye bir cennet içine koydu. Öyle ya kupkuru “ Ekin bitmez topraklarda yerleştirdiği” insanlara “Ölü topraklar onlar için bir ibrettir, biz onu dirilttik, ondan taneler çıkardık. İşte ondan yiyorlar. Orada hurmalıklardan, üzüm bağlarından bahçeler (cennetler) var ettik. İçinden de pınarlar fışkırttık.” ( Yasin;36/33-35) buyurur. Bir yandan dünya hayatımızı renklendiriyor, diğer taraftan ahirete ait umutlarımızı besliyor.

Yüce kitabımızda buna benzer yüzlerce manzaralar görürüz. Bu mekânlar hayatımızda görülesi mekânlar mıdır, yoksa bize iyi kulluğumuz neticesi va’d edilen mükâfatlar mıdır? diye düşünceler ortaya çıkmıştır. Hepsi bir yana ilk metafor, dünyamızı da güzelliklerle bize bahşeden Rahman’ı anacağımız yer olarak tanzim etmemiz gerektiğini anlatıyor olsa gerek. Zira Hz. Peygamber Muhammed (aleyhisselam) “ Benim diğer peygamberler ile aramdaki bir fark da yeryüzünün bana mescit kılınmasıdır” buyurur.  İçinde Hamd ile tesbih edilen yerler mescit değil de nedir? Bir Hadis-i Şerifte Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Mescide tükürüldüğü zaman mescidin duvarları yüzünü buruşturur.”  “Temizlik imandandır. ” Ayrıca mescitlere Allah’ın evi denilmiştir ve mescitlerin temiz tutulması hususunda özelde Mescid-i Haram, genelde de bütün mescitler kast edilmiş Kur’an ifadesiyle “Namaz kılacak olanlar ve itikafa girecek olanlar için evimi  (mescidlerimi) temiz tutunuz”(Bakara;2/125) diye emredilmiştir. Top yekûn bütün âleme peygamber olan, “Ben kulum” buyurur. Etrafındakilere  “ Şu an ve asırlar sonrası” hedefini aşılıyor “israf” fikrini genelleştiriyor.   “Kıyamet kopacağını bilseniz elinizdeki fidanı dikin”  “Su kenarlarını kirletmeyin” buyurmuşlar, sefere çıkan bir askerî birliğin komutanına “Yaşlılara, çocuklara, kadınlara, hayvanlara, ekinlere, ağaçlara, ibadethanelerdekilere zarar vermemelerini” emretmişlerdir. Abdest almak için akarsuları dahi kullanacağı zaman, ihtiyaç kadar alıp uzakta abdest almalarını, fazla kullanmayıp sayılara riayet etmelerini uygulayarak göstermişlerdir. Yeşilin gözleri dinlendirip insanın içini ferahlattığını biz ondan öğreniyoruz. Bir kabir ziyareti sırasında birkaç yeşil dal koparır ve iki kabir üzerine koyarlar, “Bu ikisi kabir azabı çekiyorlardı. Bu dallar yeşil kaldığı sürece istiğfar edecekler ve onların azabı hafifleyecek” buyururlar.

Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve selem) çevrelerindeki her şeye bir hayat bahşeder gibi canlı muamelesi yaparlardı. Kılıcına, zırhına, atına, devesine isimler vermişler onlara anlayışlı bir varlık gibi davranmışlardır. Bineğini kırbaçlayan annemiz Hz. Aişe’ye: “Ya Aişe onun da canı var” uyarısında bulunmuşlardır. Bir sefer sırasında yeni yavrulamış köpeği yavrularıyla yatarken incitmemek için köpeğin başına bir asker dikiyorlar ve yolu değiştiriyorlar.

Şehirler dindardır. Medine-i Münevvere de öyle olmuştur. Mescid-i nebevî yi merkeze alan bir şehir kuruldu. Takdir-i İlahi öyle gelişti.  Bütün yollar mescid-i nebevî’ye çıkıyor. Mescidlerinizi sade, şehirlerinizi şerefli bina ediniz. Harabelerde oturmayınız. Harabelerde oturanın mezarlıklarda oturmasından farkı yoktur.” buyurdular. İnsanın yaşadığı ortam ile özdeşleştiğini, dış cephesiyle de insanın mamur ve zarif olması gerektiğini ifade buyurmuşlardır. Saçı başı dağınık bir adamı görmüşler ve “Bu adam yıkanıp taranmaya güç yetiremiyor mu?” ikazında bulunmuşlardır. “ Hasenenin en küçüğü yoldan bir taşı kaldırmak veya yoldan bir kemiği kaldırmak” buyruluyor.

Bir gün Medine sokaklarında ashabının bazılarıyla yürüyorlardı. Bir evin yanından geçerken  “Bu ev kime ait”  buyurdular. Öğrenip sustular. O evin sahibi selam verdiği halde efendimizin selamı almadığını gördü ve o kadar üzüldü ki “Ben bir hata mı ettim? Rasûlullah benim selamımı almadı.” dedi. Dediler ki bilmiyoruz ama senin evin yanından geçerken bu ev kime ait” diye sormuşlardı. Galiba evini komşunun evinin havasını kesecek şekilde yükseltmen hoşuna gitmedi. Dediler. O sahabi hemen evinin üst bölümünü yıktı. Bu terbiye ile yetişen ashab-ı kiram efendilerimiz de aynı hassasiyeti devam ettirdiler. Hz. Ömer efendimiz (radıyallahu anh) sokaklardan geçerken evinin çatısının suyunu sokağa akıtanların oluklarını sökmüştür.

“Yerde ve gökte her şey O’nu tesbih ediyor” (teğabün;64/1) Yunus Emre bizim nefis terbiyemize katkıda bulunuyor; Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlam seni, Seherlerde kuşlar ile çağırayım Mevlam seni” diyor. Etrafımızdaki her şey ile bir bütün olma, yeryüzü mescidinde Allah’ı topluca zikretme tavrı bize peygamberimizden bir sünnettir. “Kim bir sünnetimi canlandırırsa….” diye başlayan muştunun muhatabı olmak istemez misiniz?

Emine Yalçınkaya