Yeni Dünya Sokağı

Hafta içinde yoğun olması sebebiyle hafta sonuna bıraktığı işlerle uğraşırken vaktin nasıl geçtiğinin farkına varmamıştı. Odanın havalanması için pencereyi açmaya yöneldiğinde çisil çisil yağmur yağdığını fark etti. Sokaklar, ağaçlar, çatılar ıslanmış, tertemiz olmuştu. Mis gibi toprak kokusu odanın içini kaplamıştı. Öylece dışarıya bakarak sokaktan geçenleri, kıyıdan ayrılan vapurları, simitleri yakalamak için hareket eden vapurların arkasından uçan martı sürülerini izledi. Boğazdan denizi yararak, düdük çalıp “geliyorum” diye haber veren gemileri, nasıl yere düşmeden ilerlediklerine akıl kestiremediği, rotasından ayrılmadan ilerleyen uçakları seyretti bir müddet. Neden sonra aniden verdiği karar ile üzerini değiştirerek şemsiyesini aldığı gibi kendisini apartmanın kapısından dışarı attı.

Apartmandan çıktığında burnuna gelen o mis gibi toprak kokusunu, aslına dönmeyi istercesine doya doya içine çekerek Yeni Dünya sokağında yürümeye başladı. İlerlerken daha önce dikkatini çekmeyen sırt sırta vermiş iki apartmanı gördü. Bu iki apartmandan birisi İsmail Bey Apartmanı, diğeri ise Ayten Hanım Apartmanı idi. Birden aklına bu isimdeki kişilerin uzun yıllar huzurlu bir şekilde hayat sürmüş, 50-60 yıl evli kalmış bir çift oldukları geldi. Hayatta iken ilk imzayı atarken birbirlerine vermiş oldukları ilk söze, ahde bağlı olduklarını ve vefalı kaldıklarını düşündü. Zor günler geçirmiş, darda kalmış, kimseye minnet etmeden bir hayat sürmüş, ellerini duadan indirmemiş, dillerinden Allah lafzını düşürmemiş, secdeden alınlarını kaldırmamışlardı. Dünyadan göç etmelerine rağmen birbirlerine olan sadakatlerini, şu hızla ilerleyen teknoloji devrine hissettirmek istercesine sırt sırta vermiş iki apartman olarak sürdürüyorlardı sanki. Ahitlerine sadakat ve vefalarından dolayı saygıyı hak eden o nur yüzlü yaşlı amca ve teyzeyi görüp selamlarmış gibi hafifçe gülümseyerek o iki apartmana sevgi dolu gözlerle bakarak ilerledi.

Üsküdar meydanına inen merdivenlerin başına geldiğinde sağ tarafındaki denize, yan yana kutu gibi dizilmiş evlere, pencerelerindeki rengârenk çiçeklere baktı. Adım adım merdivenlerden inmeye başladı. Uzunca bir merdiven olduğu için banklar bulunuyor, genci, yaşlısı oturuyor, kimisi yorgunluğunu gideriyor, kimisi arkadaşıyla muhabbet ediyordu. Soldaki bankta oturan 30-35 yaşlarında olduğunu tahmin ettiği bir adamın telefon konuşmasına istemeden tanık olmuştu. “Bugün sözleştiğimiz gün arkadaşım, nasıl vermezsin, ben de sana güvenerek başkalarına söz verdim. İnsan verdiği sözde durmaz mı kardeşim?” Ve daha ağza alınmayacak sözler söylemeye devam ediyordu. Daha fazla dinlemek istemediği için merdivenlerden inmeye devam ederken merhum Mehmed Akif’in şu mısralarını mırıldandı:

Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde
Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!
Vefa yok, ahde hürmet hiç, emanet lafz-ı bî-medlûl
Yalan râiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul.
Beyinler ürperir, Ya Rab ne korkunç inkılâb olmuş:
Ne din kalmış ne iman, din harab, iman türab olmuş.

Bunları düşünürken meydana inmişti bile. Mihrimah Sultan Camisi’ni geçerek, kıyıdan yürümek için karşıya geçti. İnsanların her birinin sanki bir yere yetişecekmiş gibi sağa sola koşturduğunu görünce mürşidinin“İnsanlar varoluşlarının manasını araştırmak, anlamak yerine, kişisel menfaat ihtiras ve heveslerinin esiri olarak ecellerine ve acınacak vahim akıbetlerine koşuyorlar,” sözünü anımsadı, ne kadar doğru söylediğini anladı.

İkindi ezanı okunmaya başlamıştı, namazı cemaatle kılmak için Kuşkonmaz camisine yöneldi, cemaate dâhil oldu. Namaz sonunda camii restore edilirken meydana çıkan tarihi kalıntılara baktı. Daha kendisi yokken atalarının yapmış olduğu tarihi şaheserlerden birisinin orijinal parçalarını görmek hoşuna gitti. Şu dizeler yazılıydı çıkarılan parçanın üzerinde:

“Bilmek istersen eğer halimi, şimdi kardaş;

Ne yazılmış oku! Meşhedimin taşında”

Kamil bir inancın, mükemmel bir medeniyet yansımasının, kültürel, sanatsal ve ahlakî kanıtı olan bu tarihi kalıntıları gördüğünde böyle bir geçmişe sahip olduğu için şükretti. O anda caminin küçük bahçesinde yukarı aşağı yürüyen, genç delikanlı dikkatini çekti. Biraz evvel birlikte aynı saftaydılar. Telefonla birine ulaşmak istediği ama ulaşamadığı belliydi. Caminin bahçesinde bulunan görevli kulübesindeki aksakallı yaşlı amca, bir müddet geçtikten sonra dayanamadı “hayırdır evladım birini bekliyorsun sanırım,” dedi. “Evet, amca arkadaşımla ikindi namazını beraber kılmak üzere sözleşmiştik, lakin gelmedi ve ben ona ulaşamıyorum. Acelem de var, beklesem mi, gitsem mi karar veremedim,” diye yanıtladı. “E evladım madem acelen var, git,” diye fikrini beyan etti yaşlı amca. Delikanlının, “Olmaz, sözleştiği kişi gelmeyince 3 gün onun gelmesini bekleyen bir peygamberin ümmetiyiz, bize yakışmaz” cevabının, yaşadığımız yaşam keşmekeşinde unuttuğumuz ahde vefa hasletine nasıl vefasız olduğumuzu, yüzümüze bir şamar gibi vurulduğunu hissetti.

Bu hissettiği mahcubiyetle caminin bahçesinden çıktı. Yağmur durmuş, güneş bulutun arkasından hafifçe yüzünü göstermeye başlamıştı. Tüm mahlûkat yaradana verdiği kul olma sözüne sadık olduğunu, görevini yerine getirerek gösteriyordu. Biz insanoğlu da “Kalu Belâ” diyerek en büyük ahdimizi Allah (c.c)’a verdik. O, inanan, yolunda faydalı ve güzel işler yapanlara, vaadinde duranlara cennet ve sonsuz nimetler vaad ediyor. O’nun vaadi haktır. “Ahdine sadık olup, bu müjdeye muhatap olanlardan eyle bizleri Yarabbi” diyerek kıyı boyunca yürümeye devam etti…

Sultan Sönmez