YEDİĞİM İÇTİĞİM BENİM OLSUN

Yediğimi içtiğimi anlatmayacağım size. Gezdiğim gördüğüm sizin olsun. Engin mavilikleri, yeşilleri gülümseten ormanları anlatacağım. Uzun zamandır görmediğim mahallemi, çocuk cıvıltılarını, seyyar satıcıları anlatacağım. Hala yıkık olan harabeyi, yeni yeni dikilmiş apartmanları, görkemli müstakil binaları anlatacağım. Doğduğum semti, kucağından inmediğim yaşlı ninemi, artık çok yaşlanmış olan dedemi anlatacağım. Okul arkadaşlarımın aldıkları kilolarla artık orta yaş kalıbına girdiklerini, çoluk çocuk kalabalıklaştıklarını anlatacağım.
İncecik sarılmış sarmaların üzerinde deliller bırakan maharetli parmakları yazacağım. Sobada piştikçe tıslayan patatesi anlatmayacağım size. Sıcacık odaları yazacağım. İçeriye her giren kimsenin beraberinde bir rüzgâr soğuk getirdiğini anlatacağım. Denize düşen damlaları, camları titreten şimşekleri, yağmurun asfaltı kazıyan şiddetini, akabinde doğan güneşin parlaklığını yazacağım. Gün batımının denizin üzerinde ufka doğru uzayıp giden parıltısını yazacağım.
Biliyorum yediğim içtiğim benim olacak, ben yağmurdan sonra çıldıran mantarları yazacağım. Çizmeyi dizime kadar çekip şifalı ve lezzetli mantar avına çıktığımı yazacağım. İğne yaprakların rutubetten inadını kırdığını, altında ne cevherler sakladıklarını yazacağım. Güneş gözleri nasıl kamaştırır ve yaşlığı, ıslak çamurları ve bembeyaz çamaşırları nasıl hemencecik kurutur, onu yazacağım. Çamlar yağmurdan sonra mis gibi damla sakızı kokar onu yazacağım.
Kurbanın neşesi tüm balkonlarda nasıl mangal yaktırır onu yazmayacağım. Yediğim içtiğim benim olsun. Ben kayınvalidemin yorgun elleri sabahtan ocaklığın közlerini nasıl kebaba hazırlar onu yazacağım. Daha öğlen olmadan kalan ateşte yemek nasıl güzel pişer onu da yazmayacağım.
Tavuklar, olağan gezinip dururlarken, çocuklarımın hayvanat bahçesinde bir aslan görmüş gibi şaşırdıklarını yazacağım. Önüne gelen hayvanı tiksinmeden okşayan kızımın, kazağının içine sakladığı kediyi yazacağım. Akapuntur noktalarına dokunarak, hayvanı etkisiz bir minnoş haline getirdiğini yazacağım. Hiç solucan görmemiş oğlumun, çamurlu ellerinde bir piton tutmuşçasına, yaşadığı hayreti yazacağım. Yeni yürümeye başlayan küçük kızımın artık düşmemeyi öğrendiğini anlatacağım. Bahçelerdeki özgürlüğün bünyelerine kattığı enerjiyi paylaşacağım.
İki maviliğin bir fırça darbesiyle ustaca ikiye ayrıldığını, ufuk çizgisinin ne kadar uzak ve efsunlu olduğunu yazacağım. Yolların sakinliğini mahallenin dinginliğini, caddelerin stressizliğini yazacağım. Komşulukların daha bitmediğini müjdeleyeceğim küçük yerlerde. İnsanlığın daha ölmediğini. Sokakta çocuklar kavga ederlerken, çocuklardan, vuran çocuğun annesinden işittiği azarı anlatacağım. Nasıl kesilen hayvanın üçte biri paylaşılır yoksullarla ve sofralara kiminle oturulur geneldekinin aksine. Giysiler nasıl yamanır, onarılır ve ihtiyaç sahiplerine verilir. Nasıl hakkı verilir, vaktiyle alınmış halının. Eprimiş taraflarına hiç aldırış edilmez. Koltukların yaylarının gıcırdaması nasıl umursanmaz onu yazacağım. Ne kadar misafirin oturacağından başka bir şeye tamah edilmez üzerinde. Nelere şahittir oymalı dolap. Sandık kaç senedir oradadır. Kaç gelin kız hazırlanmıştır yuvasına gitmek üzere, eski büfenin aynasında. Ve büfede kaç senedir durmaktadır altın sarısı fincan takımı. Herkesin çeyizi neden aynıdır eskiden. Hala aynı rendeyi nasıl kullanır kadınlar. 30 yıldır aynı tahtada keserler ekmeklerini. Tepsiler için örülmüş dantel askılar hiç şikâyet etmiş midir halinden? Eski ibrik sulamaktadır, hala yağ tenekesinde yetiştirilmiş begonyaları. Camgüzeli kaç saksıyla paylaşmıştır fidelerini. Akşamsefası her güneş battığında nasıl şaşırmaz baygın baygın kokmayı.
Yediklerimi anlatmayacağım. Soba küt küt ettikçe kızaran kestaneleri, çevirirken elimin yandığını anlatacağım sadece. Narların nasıl bahçeden kopardım bir tane eve geldim bin tane olduğunu söyleyeceğim sadece. Ayvaların mayhoş kokusundaki şifayı, yerken kütürdeyen elmaların cildi nasıl güzelleştirdiğini… Turuncu dolu yağmış gibi, narenciye bahçelerinin fosforunu… Mandalinayı soyarken gözünüze kaçan asidin şiddetini anlatacağım.
Yirmi iki derece sıcaklığı, paltosuz kış günlerini anlatacağım. Kaç kişinin kızı kaçmış, kaç yuvanın huzuru dağılmış kim kimin parasını çalmış bunları anlatamayacağım. Benim doğduğum yerlerde böyle olaylar üçüncü sayfa haberlerinde ya da acıklı kuşak programlarında duyuluyor.
Hala aynı haroşa hırkayı giyiyor Nail amca. Fevzi amca, cami cemaatine devam ediyor. Daha ağır adımlıyor sokağı Teslime teyze. Biri dara düştüğünde herkes bir araya toplanıyor. Mahallenin kızlarının kızları, -şimdiki zamanda- mahallenin kızları. Mahallenin yeni delikanlıları, eski delikanlıların oğulları. Eksilenler koca bir boşluk evlerinde. Hastalananlar şifa zikri dudaklarda. Yaşlananlar en saygını en büyüğü o muhitin.
Yediğimi içtiğim benim olsun tamam! Yağmur yağınca pişen buğday çorbalarının üzerine, ceviz serpilir ben onu yazacağım. Kabuklu kurutulmuş fasulyeleri pişirenlerin üzerine turunç ekşisi sıktıklarını anlatacağım size. Bazlamanın sıcaklığını üzerinde eriyen tereyağının rengini yazacağım. İncecik açılmış yufkaların, kuruyunca üst üste dizildiğini tarif edeceğim. Peynirin deliklerini, çökeleğin lezzetini tasvir edeceğim sadece.
İllaki çayı anımsatacağım. Her mevsimde her fırsatta içilen dostlukla demlenen çayın, tavşankanı rengini yazacağım. Bütün bunları güzel yapan sılanın samimiyetini vurgulayacağım. Zamanın bereketini, mekânın şenliğini belirteceğim. Ağızların tadını arttıran şükrün yüceliğini yazacağım.
Ve bütün bu güzellikleri orta yerinden kesen, başka yerlerde yaşanan acıların hüznünü anlatacağım. Depremin üzüntüsünün en uzak şehirlerde yaşayan kardeş insanlar tarafından nasıl derinden hissedildiğini yazacağım. Anadolu’nun doğusunda kanayan yaranın batısında sızım sızım sızladığını anlatacağım.

BETÜL ŞATIR

Dönmek ve sıla üzerine…