Ya Haklı, Ya Mutlu

Adsız

Bismihi Subhan…

Mutsuzum.
Mutsuzsun.
Mutsuz.

Salgın hastalık gibi, birinden diğerine bulaşan bir duygu… Size bulaştıysa eğer, bir başkasına bulaştırmamak neredeyse imkânsız. Henüz bulaşmamışsa tedbir almak ve bundan korunmak ise her babayiğidin harcı değil. Yol-yordam bilmek, duygusal kontrolünü sağlamış olmak, nefsini susturabilmek… Şartları ağır.

Ahir zamanda “mutlu olma” isteği ihtiyaçtan öte lüksmüş gibi geliyor insana. Öyle mi gerçekten?

Birçok insanın haksızlığa uğratıldığı bir dünya düzeni hüküm sürüyor bu zamanda, yeryüzünün her köşesinde, bucağında. Mutlu olma duygusu elbette ihtiyaçtan öte geliyor kulağa. Hâlbuki “hak” meselesi teslimiyet kucağına otursa… Ah oturabilse… Bir anlayabilsek, mutlu olmak aslında kabullenmekle başlar her şeyi. En birinci kâide “Başımıza ne gelirse Hak’tandır.” düsturunu dâim akılda tutmaktır. İnsanın başına musibet üç sebeple gelebilir:

BİR: Kul günahta aşırılığa kaçmış, kulluğunda azgınlık noktasına varmıştır. Artık hem ahirette azap vardır ona, hem dünyada. Musibetler yağar artık başına. Ölünce bitecek sanır. Ölümle daha şiddetlisi başlar. (neûzü billah)

İKİ: Kul gafletle günah işlemişse de pişman olmuştur. Tövbe eder. Affını diler Mevlâ’dan. Mevlâ da -Allâhu a’lem- onu bağışlamayı murâd eder. Kuluna bir musibet verir ki, sabretsin de bu sabrı günahına keffâret olsun, bağışlansın.

ÜÇ: Kul öyle güzel bir kul olmuştur ki o Allah’tan razı, Allah ondan razı… Onun da başına gelir musibet. Bu musibetin hikmeti ise sabrı mukabili cennetteki makamının yükselmesidir. Musibetler artık ona dert gibi de görünmez. “Hâl dili” de “Kâl dili” de aynı şeyi zikreder: Lütfun da hoş, kahrın da hoş…

Başımıza gelen halleri kabulleniş, iç huzuru getirir. İç huzuru ise mutluluğun önüne çekilen perdeleri kaldırır. His dünyamızı aydınlatır.

İnsan sosyal bir varlıktır. Kendi kendine mutlu olamaz. Sevdiğimiz insanlara yakın olmak hem maddi hem manevi ihtiyacımızdır aslında. Buna rağmen neden hep mutsuzluk sebeplerimizin en başında, bir türlü düzeltemediğimiz sosyal ilişkilerimiz gelir? Birçok kadın ve erkek eşiyle geçinemediğinden yakınır. Birçok genç, anne-babası ile geçinemediğinden yakınır. Birçok gelin, kayınvalidesiyle geçinemediğinden yakınır. Birçok çalışan, patronların, amirlerin kendilerini hiç düşünmediğinden yakınır. Buna karşılık patronlar, amirler de ellerinin altındaki çalışanların, işi sahiplenmeden, eğreti çalıştığından yakınır. Bunlara bakıp da “ İnsan sosyal bir varlıktır.” önermesini iddia etmek oldukça zor. Belki şöyle bir sonuç çıkabilir: “ İnsan, sosyalleşme problemi çeken bir varlıktır.”

Bu derdin devası yok mu? Arayalım.
Elimizi vicdanımıza koyup şu soruyu kendimize soralım:
“ Haklı mı olmak istiyoruz, mutlu mu?”

İstisnalar hariç, hayatın bir gerçeğidir bu: İnsan çoğu zaman ya haklıdır, iddia ettiği hak talebinde kazanan taraf olmuştur. Bu haklılığın faturası ise yıkık dökük bir ruh halidir. Anılarınızdan bir yoklayın, haklı çıktığınız tartışmaların sonucunu… Ya da mutludur. Hakkını arama işini, adil hüküm verecek olanın hesaba çekeceği güne bırakmış ve karşısındakine “peki” demiştir, ya da “evet”, “olur”, “tamam”… Sihirli sözcüktür bunlar. Karşımızdaki öfke dolu olsa dahi, samimiyetle söylenmiş bir “peki”, sakinleştirir o kişiyi. Bize çoğu zaman “peki, olur, tamam” diyen bir evladı hayal edelim. Hayaline bile gülümsemedik mi? Ya da aşırıya kaçmayan isteklerimize çoğu zaman olumlu cevap veren bir eş süslemez mi hayallerimizi? “Hani öylesi, neredeeee? ” diyenlere bu sözüm: Neden biz o kişi olmuyoruz? “peki” demek hayallerimizi süsleyecek kadar güzel bir meziyetse, biz neden o hayalleri kurulan kişi olup da bir arada yaşadığımız insanlara, imkânlarımızı zorlayarak da olsa çoğu zaman “peki” diyemiyoruz?

Sözlerinden ibret alanlara inci-mercan saçılan muhterem hocamız Mehmet Zahid Koktu (ks) yıllar öncesinden teşhis etmiş, bu başarısız iletişim ve sosyalleşememe hastalığını. Dört kelimelik bir cümleyle haber vermiş devasını: Arkadaşlık “pekey!” (peki) demekle kâimdir!

O mübareğin derdi de devasını da özetlediği bu sözün üstüne söz söylemeye hayâ ederim, vesselam.

Melahat Güngör