Vakıf İnsan Olamamak

Saliha YILMAZ

Vakıf insan olmak adanmışlıktır. Hakikatin esrarına vakıf olabilmektir. Sahip olduklarını, bir değer uğruna feda edebilmektir. Feda edilen şeyin ve adanmışlığın ne olduğundan ziyade ne için ve ne uğruna olduğudur meselenin özü. Bu sebeple önemli olan hayatını gerekçelendirmek ve niçin sorusuna cevap verebilmektir. Zira herkes her an bir şeyleri feda etmektedir; zamanını, malını, parasını, bedenini vb. neyi varsa!

Adanmışlık Kur’ani bir öğretidir. Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Meryem’in annesi Hanne’nin kızına hamileyken doğacak olan çocuğunu Allah’a adamasından bahsedilmektedir. Aslında, kaç yaşına gelirse gelsin göbek bağını bir türlü kesemeyip de, bağımlı bir anne çocuk ilişkisinin yaşandığı anlam dünyasından çıkıp, daha hamileyken evladını Allah’a adayabilmektir meselenin özü. Bu sebeple eşyanın hakikatinde de “Benim değil senin Ya Rabbi” diyebilmek vardır.

Hiçbir şeyden geçemeyip de önce ben diyen insanoğluna vakıf insan olmayı öğütlemek ve vakıf insan olgusundan bahsetmek söze başlamadan bitirmek gibidir. Çünkü, yüksek olgularla karşılaşınca kişinin zihninde ‘elde edilemez’ düşüncesi oluşacağından bir kaçış yaşanabilmektedir. Fakat şuur ve idrak ancak dünyasını anlamlı kıldıkça açılacaktır. Öncelikle “Benim için ne anlamlı, ne değerli?” sorusunun cevabını arayıp bulmalıdır. Dolayısıyla var olmanın gereğidir vakıf insan olabilmek. Bunun için de kişinin kendini tamamlamayı gerçekleştirmiş, kendini keşfetmiş olması gerekmektedir. İşte vakıf insan olabilmek “kendi” olabilmiş insanlara has bir özelliktir. Bu anlamda da kendisini gerçekleştirebilmiş kişilerin gönülleri genişlemiştir. Vakıf insan olmanın en önemli özelliği diğergam olabilmek açığa çıkabilmiştir. Vakıf insan olabilmek, aslında “Bedenimi öyle büyüt ki cehenneme kimse girmesin,” anlayışıyla kainatı dürüp gönlüne koyabilmektir. Yoksa sadece dünya metaını hayra kullanılsın diye vermek değildir meselenin özü!

Meselenin özü sevmektir. Şefkatle birlikte sevmektir. Yerdeki karıncadan havadaki kuşa denizdeki balıktan görüp görebildiğimiz hayvanata, nebatata, eşref-i mahlukata kısacası kainata sevgiyle bakabilmektir. Hoş bir sada bırakabilmektir.

Tabi ki elinde, dilinde, gönlünde ve cebinde neyi varsa verebilmektir meselenin özü.

Allah yokmuş gibi bir hayat yaşayan benmerkezciliğin tavan yaptığı günümüz insanı için tek şart anlam dünyasını sağlıklı ve doğru mekanizmaya oturtabilmesindedir. Zira kendini şeylerle tanımlayıp şeylerle kimlik inşası kuran narsist insan için kendi dışını görebilmesi çok zordur.

Değerler dünyası ve zihni girift olmuş insanoğluna kendini vakfet demek çok büyük ve ulaşılması güç bir ideal gibi görünmektedir. Ama küçücük bir adımla bile başlayabilmek kendinden çıkabilmeyi kolaylaştıracaktır. Hiçbir şeyi küçümsemeden yavaş yavaş, almaktan ziyade, verebilmeyi öğrenmektir meselenin özü.

Verebildiğini gördükce sevebilmeyi, sevdikce de gönlün genişlediğini görecektir. Abartmadan, gösterişe kaçmadan sessizce sevebilmektir; vakıf insan olabilmek.

Çünkü sağ elin verdiğini sol elin bilmeyeceği Peygamberî ölçüden uzaklaşan ve her yaptığı şeyi göstermeyi “anlamlı, önemli, değerli, gerekli” gören bugünün insanı içinse, her şeyi gözlere sermektir meselenin özü.

Ama asla ümitsiz değiliz..

Sessizliğe, dinginliğe, sükûnete ihtiyaç var.

MESELENİN ÖZÜ YARATILIŞTA İNSANIN İÇİNE KONAN CEVHERLE DURUŞUMUZU TEMAS ETTİREBİLMEKTİR VESSELAM…