Usûl-i Hadis -8

HADİSİN (SÜNNETİN) DİNDEKİ YERİ VE ÖNEMİ:

Hadisin, daha yaygın ifadesiyle sünnetin dindeki yerini doğru olarak kavrayabilmek için –özetle de olsa- peygamberlik makamından söz etmek gereklidir.

Nübüvvet makamına layık görülen peygamberler birer insandır. Ancak onlara vahy gelmektedir. Vahy, peygamberler ile diğer insanlar arasındaki ayırıcı özelliktir. Bir ayette bu gerçek,

“De ki: Ben de sizin gibi ancak bir insanım. (Şu kadar ki) bana vahyolunuyor.” (Kehf: 18/110)

şeklinde ifade buyurulmuştur. Yani tüm çeşitleriyle vahy, peygamberlere ait bir özelliktir.

Vahye mazhar bir peygamberin varlığına ihtiyaç ise tartışılmayacak kadar açık bir gerçektir.

Peygamberlik makamının kendine has birçok gereği bulunmaktadır. Bunların en belli başlılarından dört tanesini şöyle sıralamak mümkündür:

  1. Beşeriyet (Peygamberin insan olması)
  2. Vehbi isti’dat (Allah vergisi bir yetenek)
  3. İsmet ve günahsızlık
  4. Gaybi ilim.

İnsanlara yönelik bir müessese olan peygamberliği üstlenecek olanın da bir insan olması gereği ortadadır. Nitekim böyle bir durumu yadırgayanlara cevaben Allah Teâlâ, peygamberlerine şöyle demesini emretmiştir:

“De ki, eğer yeryüzünde yerleşmiş gezip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir meleği peygamber olarak gönderirdik.” (İsra: 17/95)

Vahye mazhar bir insan olmak, peygamberleri diğer insanlarda pek görülmeyen bazı niteliklere sahip kılsa bile, onları asla insanlıktan çıkarıp bir başka hüviyete koymayacaktır. Onlar daima bir beşer olarak kalacaklardır.

Peygamberler hasep, neseb, siret ve suretlerinde kolayca fark edilebilecek meziyetlere sahiptirler.

“Ben daha önce yıllarca aranızda bulundum. Hiç düşünmüyor musunuz?” (Yunus: 10/16)

ayeti, öncelikle peygamberimizin sonra da bütün peygamberlerin temiz bir geçmişe ve dolayısıyla ağır ve üstün görevleri için gerekli yetenek ve meziyetlere ta baştan beri sahip bulunduklarını göstermektedir.

Kur’an-ı Kerim bütünüyle peygamberler hakkında geçerli olmak üzere ıstıfa’dan bahsetmektedir.

“Allah, meleklerden, insanlardan peygamberler seçer.” (Hacc: 22/75)

Istıfa bir şeyin halis ve temizini seçip almak demektir. Ayrıca peygamberlerin, şeytanın iğva ve iğfallerinden korunduğu da bildirilmektedir. [1] Ancak peygamberler hiçbir zaman melekler gibi günah işlemeye müsait güç ve aletlerden mahrum da değillerdir. Fakat onlar daima hayra yönelmiş ve kötülüklerden uzak kalmışlardır. Bile bile günah işlemek onların tabiatına aykırıdır.

Kur’an-ı Kerim’de peygamberlere zenb kelimesinin izafe edilmesi, hatalarından istiğfar ettiklerinin ve tevbelerinin kabul edildiğinin bildirilmesi, onların günahkâr olduklarını değil, aksine onların kulluktaki kemallerini gösterir. Dolayısıyla Allah Teâlâ herhangi bir peygamberi hakkında mağfiretten bahsetmişse, bu ondan razı olduğunu müjdelemek içindir. Dini literatürde hins, ism ve cürm kelimeleri kasten işlenmiş günahlar için kullanılır. Zenb ise, herhangi yanlış bir iş için, kasdi olsun olmasın yanlışlıkla, sehven veya yanlış anlama sonucu yapılan hatalar için kullanılır. Şuna işaret edelim ki bu tür bir hata ümmet için günah sayılmasa da peygamber böylesi bir gafletten ötürü muaheze edilir.

Öte yandan Kur’an-ı Kerim’de, peygamberlerin peygamberlik öncesi hayatları hakkında dalalet, gaflet ve cehalet gibi değerlendirmeler görülmektedir. [2] Bunlardan maksat da günahkârlık, isyankârlık, yoldan sapmışlık değil, peygamberlikten sonraki hallerine göre bir değerlendirmedir. Yani nübüvet ve risaletin hidayetine karşılık, ondan öncesine dalalet denilmiş olmaktadır. Yoksa peygamberlerin sapıklıkla asla ilgileri yoktur.

Bütün bunlara rağmen şuna da işaret edelim ki “İsmet külfeti kaldırmaz” Yani peygamberin günahtan korunmuş olması (ismet) onu, taata zorlamadığı gibi günah işlemekten de aciz bırakmaz. Ne var ki ismet, Allah’ın bir lütuf olup peygamberi hayır yapmaya sevkeder, kötülüklerden alıkoyar. Fakat ilahi imtihanın gerçekleşmesi için onda yine de irade mevcuttur. [3]

Gaybi ve ğayri maddi ilim vasıtalarının ortak adı mükaleme-i ilahiyye’dir. Yani bu ilim, vicdan, his, akıl ve kıyas ile değil, doğrudan doğruya ğaybi sesle, rüyay-ı sadıka ve melek aracılığı ile Cenab-ı Hak katından öğrenilen bir ilimdir. Bunun şekilleri ayette şöyle belirtilmektedir:

“Allah bir insanla ancak vahiy suretiyle veya perde arkasından konuşur yahut bir elçi gönderir; izniyle dilediğini vahyeder. Doğrusu O Yüce’dir, Hakim’dir.” (Şura: 42/51)

Prensip olarak Allah’tan başka kimse gaybı bilemez. [4]

“O, peygamberden başkasını gaybına muttali kılmaz.” (Cin: 72/26-27) [5]

Allah Teâlâ Hz. Peygamber’e; geçmiş peygamber ve milletlerin ibret alınacak haberleri, gelecekteki olaylar, ümmetinin geçireceği tecrübeler, kıyamet alametleri ve manzaraları; kabirlerin içindekilerden haberdar olma, başkalarının halini bilme, melekleri, cennet ve cehennemi müşahade gibi gayb alanlarında dilediği kadar bilgi vermiştir. “Hz. Peygamber’in gayba ait bilgileri sadece Kur’an’da bildirilen hususlardır.” diye bir tahsisin delili yoktur.

Buraya kadar özetlediğimiz peygamberlik makamının gereklerinden de anlaşılacağı gibi peygamberler tam yetenek (külli istidat) ve genel bir kavrayış (umumi fehm) sahibidirler. Peygamber olmayanlar bundan mahrumdurlar. Peygamberlerin fıtratında mevcut olan bu kuvvet, peygamber oldukları zaman fiilen ortaya çıkar. Bu meleke-i nübüvvet’tir. Peygamberler bu meleke vasıtasıyla ilahi vahyin tercümanı olurlar.

İslam bilginleri bu melekeyi anlatabilmek için değişik terimler kullanmışlardır. İlka’ fi’r-ru, Nebinin hikmet-i kalbiyyesi, tevfik-i ezeli, kuvve-i tebyin, meleke-i nübüvvet, peygamberane ictihad kuvveti, ilm-i ledünni… Bütün bunlar hep aynı mana ve maksat için kullanılmıştır.

Hz. Peygamber’e peygamberliği dolayısıyla verilmiş olan melekenin ya da nübüvvet ilminin Kur’an-ı Kerim’de değişik kelime ve tabirlerle ifade buyurulduğu da görülmektedir. Zikir, hüküm, hikmet, şerh-i sadr, tefhim, ta’lim ve irae gibi ilahi beyanlar buna işaret etmektedirler.

Bütün bunlarla anlatılan gerçeğe, vahyin altında, beşeri aklın üstünde yer alan nebevi akıl veya meleke-i nübüvvet demek mümkündür. Hz. Peygamber işte bu meleke ile vahyin ve hikmetin inceliklerini kendi diliyle beyan etmekte ve hayatı ile şekillendirmektedir.

Anlaşılmaktadır ki Peygamberin üç ilim vasıtası vardır:

  1. Vahy
  2. Meleke-i nübüvvet (veya nebevi Akıl)
  3. Beşeri Akıl

Beşeri aklın en üst seviyesine sahip peygamber, vahy ile teması sonucu kendisinde hâsıl olan nebevi akıl ya da meleke-i nübüvvet sayesinde, bu melekeden mahrum bulunanlardan daha doğru ve isabetli bir anlayış ve kavrayışla hakikatleri açıklar. Bu sebeple de sünnet dini bir delil ve bağlayıcıdır.

Netice olarak kitap, lafzı ve manasıyla vahiydir. Vahy-i metluvv’dür. Lafzı da manası da ilahidir. Sünnet ve hadisler ise vahyin bir tür meal ve mefhumu niteliği ve Peygamber’in nübüvvet melekesinin neticesi olarak zımnen vahiydir. Vahy-i ğayr-i metluvv [6]

Peygamber, risalet ve nübüvvet vecibesi haricindeki konularda beşeri aklını kullanır. Bu noktada hata ihtimali bulunmaktadır. Çünkü bu tür ictihad, vahy ve meleke-i nübüvvet üzerine müstenid değildir. Aksine tecrübeye dayanmaktadır.

Zaten Peygamberin asıl görevi tebliğ ve beyan’dır. Maide: 5/67 ayeti ile Nahl: 16/44. ayetleri bu görevler ve yetkileri açıkça beyan etmektedir. Böyle olunca Hz. Peygamber’in söz ve fiilleri yani sünneti, ayetleri tefsir eder, mücmelini açıklar, mutlak olarak bildirilmiş olanları belli kayıtlara bağlar, genel anlamlı lafızları özel manalara tahsis eder. “Kendisine ne indirildiğini anlatma” yetkisi, bütün bunları kapsar. Zaten bizzat Kur’an-ı Kerim

“Peygamber size ne getirdi ise, onu alın; size neyi yasak etti ise, ondan da kaçının.” (Haşr: 59/7)

emrini vermiş, sünnetin dindeki yerini ve hukuki bağlayıcılığını duyurmuştur. Allah ve Resul’ünün hüküm verdiği herhangi bir konuda hiçbir Müslüman için seçim (muhayyerlik) yoktur. [7]

“Kim, Rasulullah’a itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa: 4/80)

“Peygamberin emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belanın gelmesinden sakınmalıdırlar.” (Nur: 24/63)

Hz. Peygamberin sünnetine uymanın gereğini ve faydasını belirten hadisler de bulunmaktadır.

“Sözlerin en güzeli Allah’ın kitabı, yolların en doğrusu Muhammed’in yoludur. İşlerin en zararlısı da uydurulanlardır.” [8]

“Size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkı sarıldığınız sürece yolunuzu sapıtmazsınız: Allah’ın kitabı ve Rasulü’nün sünneti.” [9]     

“Âlemlere rahmet”, “Büyük bir ahlak üzere”, “Hidayet rehberi”, “Son peygamber” ve “En mükemmel hayat modeli” olarak gönderilmiş olan Hz. Peygamber’in yaşayışı ve açıklamaları elbette uyulması gerekli, vazgeçilmez esaslar olacaktır. Zaten kendisi de vahy ile müeyyed, vahyin kontrolü altında ve hatadan korunmuştur.

Halifeler ve sahabiler karşılaştıkları meseleleri önce Kur’an ayetleriyle halletmeye çalışıyorlardı. Orada bir çözüm bulamazlarsa sünnetle çözümlemeye çalışıyorlardı. Konuya dair bir bilgi sahibi değillerse, diğer sahabilerden sorup öğrenmeğe çalışıyorlardı.

Sünnet’in, İslam hukukunun Kur’an’dan sonraki ikinci kaynağı olduğu hususunda İslam hukukçuları görüş birliği içindedirler. İmam Şafii’nin şu sözleri hemen bütün İslam âlimlerinin adına söylenmiş gibidir.

“Rasulullah’dan geldiği sabit bir hadise muhalefet etmek gibi bir meseleden –inşallah- Allah bizi muaheze etmeyecektir. Hadise kasdi muhalefet hiçbir kimse için düşünülemez. Ancak insan, bir sünneti bilmez ve bilmediği sünnete aykırı düşen bir görüşe sahip olabilir. Bu, sünnete muhalefeti kastettiği anlamına gelmez. Bazan da kişi (müctehid) ğafil davranır ve te’vilde hataya düşer.”

Netice itibariyle sünnet, Allah’ın kitabının Hz. Peygamber tarafından yapılmış evrensel yorumudur. Hadisler de bu yorumun yazılı belgeleridir. Binaenaleyh sünnetsiz müslüman olmayacağı gibi sünnetsiz müslümanlık da olamaz. [10] Zira “ahadis-i nebeviyye “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için” ayeti kerimesinin delaletiyle mean-i Kur’aniyye cümlesindendir. [11]

Rasûlullah (sas), Allah’tan aldığı vahyi yalnızca insanlara aktarmakla kalmamış, aynı zamanda onları açıklamış ve kendi hayatında da tatbik ederek müşahhas örnekler hâline getirmiştir. Bu nedenle O’na “Yaşayan Kur’ân” da denilmiştir.

İslâm bilginleri genellikle, dinî konularla ilgili hâdislerin, Allah tarafından Hz. Peygamber’e vahyedilmiş olduklarını kabul ederler; delil olarak da

“O (Peygamber), kendiliğinden konuşmaz; O’nun sözleri, kendisine gönderilmiş vahiyden başkası değildir.” (en-Necm: 53/3-4) âyetini ileri sürerler. Ayrıca, “Andolsun ki; Allah, mü’minlere büyük lütufta bulundu. Çünkü daha önce apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken, kendi aralarından, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi.” (Âli lmrân: 3/164)

âyetinde sözü edilen “hikmet” kelimesinin, “sünnet” anlamında olduğunu da belirtmişlerdir. Nitekim Hz. Peygamber ve O’nun ashâbından nakledilen bazı haberler de, bu gerçeği ortaya koymaktadır. Rasûlullah’tan (sas) şöyle rivayet edilmiştir: “Bana kitap (Kur’ân) ve bir de onunla birlikte, onun gibisi (sünnet) verildi.” [12] Hassan İbn Atiyye, aynı konuda şu açıklamayı yapmıştır: “Cibrîl (a.s.) Rasûlullah (s.a.s)’e Kur’ân’ı getirdiği ve öğrettiği gibi, sünneti de öylece getirir ve öğretirdi.” [13]

Yukarıda zikredilen âyet ve haberlerden de anlaşılacağı gibi, Kur’ân ve hadîs (daha geniş ifadesiyle sünnet), Allah (c.c.) tarafından Rasûlullah (sas)’a gönderilmiş birer vahiy olmak bakımından aynıdırlar. Şu kadar var ki; Kur’ân, hadîsin aksine, anlam ve lâfız yönünden bir benzerinin meydana getirilmezliği (i’câz) ve Levh-i Mahfûz’da yazı ile tesbit edildiği için, ne Cibrîl (a.s.)’in ve ne de Hz. Peygamber’in, üzerinde hiçbir tasarrufları bulunmaması noktasında hadîsten ayrılır. Hadîs ise, lâfız olarak vahyedilmediği için, Kur’ân lâfzı gibi mu’ciz olmayıp, ifade ettiği anlama bağlı kalmak şartıyla sadece mânâ yönüyle nakledilmesi câizdir.

Hz. Peygamber’den hadîs olarak nakledilen, fakat daha ziyade, O’nun (sas) sade bir insan sıfatıyla, dinî hiçbir özelliği bulunmayan, günlük yaşayışıyla ilgili sözlerinin, yukarıda anlatılanların dışında kaldığını söylemek gerekir. O’nun (sas) bir insan sıfatıyla hata yapabileceğini açıklaması [14] bunu gösterir. Nitekim bazı ictihadlarında hataya düşmesi, bu konularda herhangi bir vahyin gelmediğini gösterir. Ancak bu hataların da, bazan vahiy yolu ile düzeltildiği unutulmamalıdır.

Vahye dayalı bir fıkıh kaynağı olarak hadis, Kur’ân karşısındaki durumu ve getirdiği hükümler açısından şu şekillerde bulunur:

Bazı hadisler, Kur’an’ın getirdiği hükümleri teyit ve tekit eder. Ana-babaya itaatsizliği, yalancı şâhitliği, cana kıymayı yasaklayan hadisler böyledir.

Bir kısım hadisler, Kur’an’ın getirdiği hükümleri açıklar, onları tamamlayıcı bilgiler verir. Kur’an’da namaz kılmak, haccetmek, zekât vermek… emredilmiş, fakat bunların nasıl olacağı belirtilmemiştir. Bu ibadetlerin nasıl yapılacağını hadislerden öğreniyoruz.

Bazı hadisler de, Kur’an’ın hiç temas etmediği konularda, hükümler koyar. Hadisin başlı başına müstakil bir teşri’ (yasama) kaynağı olduğunu gösteren bu tür hadislere, ehlî merkeplerle yırtıcı kuşların etinin yenmesini haram kılan, diyetlerle ilgili birçok hükmü belirten hadisler… örnek olarak verilebilir.

Buraya kadar anlatılanlar, hadisin (sünnet) İslâm dinindeki önemli yerini gözler önüne sermektedir. Din açısından, Kur’an’dan hemen sonra gelen bir hüküm kaynağı olarak hadislere gereken önemin verilerek Hz. Peygamber’in sünnetine uyulması, başta Allah (cc) olmak üzere, O’nun Rasülü Hz. Muhammed (sas) tarafından da çok kesin ifadelerle emredilmiştir. Bu konuda Kur’an’da şu ayetlere yer verilmiştir:

“Ey Peygamber de ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyunuz ki; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âli İmrân: 3/31)

“Ey Peygamber de ki: Allah’a ve Peygamber’e itaat ediniz. Eğer yüz çevirirseniz, biliniz ki Allah kâfirleri sevmez.” (Âl-i İmran: 3/32)

“Allah’a ve Peygamberlere itâat ediniz, umulur ki rahmet olunursunuz.” (Âl-i İmrân: 3/132)

“Peygamber size neyi getirmişse onu alın, neyi yasaklamışsa ondan sakının.” (el-Haşr: 59/7)

Görüldüğü gibi bu ayetlerde, Rasûlullah (sas)’e itaat, Allah’a (cc) itaat ile birlikte emredilmiş, hatta Peygamber (sas)’e itaatin Allah’a (cc) itaat demek olduğu açıkça belirtilmiştir.

Rasûlullah (sas) da bir hadisinde:

“Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kur’an ve onunla beraber onun bir benzeri (sünnet) daha verilmiştir. Karnı tok bir halde rahat koltuğuna oturarak; ‘Şu Kur’an’a sarılın; O’nda neyi helâl görürseniz onu helâl, neyi haram görürseniz onu da haram kabul ediniz’ diyecek bazı kimseler gelmesi yakındır. Şüphesiz ki, Allah Rasûlünün haram kıldığı şey de Allah’ın haram kıldığı gibidir.” [15]

buyurarak, sünnetini küçümseyip dinden ayırmak isteyenlere karşı Müslümanları uyarmış ve dinin sünnetsiz düşünülemeyeceğini vurgulamıştır. Nitekim Hz. Peygamber’in burada geleceğini ikaz ettiği kişi ve gruplar Hicri birinci ve ikinci asırlarda ve bir de 19-20. asırlarda müsteşriklerin etkisiyle, Hindistan [16] ve Mısır’da [17] ortaya çıkmış, fakat bunların hadis ve sünnete hiçbir etkisi olmamıştır. [18]

 

[1] Hacc: 22/52.
[2] Bk. Ed-Duha: 93/6-8; eş-Şuara. 26/20; Yusuf: 12/3.
[3] Sabuni, Bidaye: 54.
[4] Bk. Yunus: 10/20.
[5] Bk. Al-i İmran: 3/179; el-Bakara: 2/225.
[6] Bu konuda geniş bilgi için bk. Asr-ı Saadet, Tebliğat ve Talimat 1/50-260. İstanbul 1967.
[7] Bk. El-Ahzab: 33/36.
[8] İbn Mace, Mukaddime: 7.
[9] Muvatta, Kader: 3.
[10] Geniş bilgi için bk. Çakan, “Sünnetin Bütünlüğü” Hz. Peygamber ve Aile Hayatı: 113-125, İstanbul 1989.
[11] İsmail Lütfü Çakan, Hadis Usulü, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları: 37-43.
[12] Ebû Dâvûd, Sünen: 2/505.
[13] İbn Abdilberr, Câmiu’l Beyâni’l-ilm: 2/191.
[14] Müslim, Fedâil: 139-141.
[15] Ebû Davûd Sünnet: 5; İbni Mace, Mukaddime: 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 4/131.
[16] Ehl-i Kur’an Cemiyeti.
[17] Tevfik Sıdkı, Mahmud Ebû Reyye.
[18] İsmail lütfü Çakan, Akif Köten, Şamil İslam Ansiklopedisi: 2/287-288.