TÜLBENT DOLABI

Ananemin basmadan diktiği eteğin sayısız gülleri vardı. Lastiğini sıkıştırınca ancak üzerime göre oluyordu. Çok uzun olmasına rağmen yazsıcağında giyinmeyi en çok sevdiğim kıyafetim buydu. Güneşin en ısrarlı olduğu zamanlarda uyumayı değil de oynamayı sevdiğimden en rahat kıyafetleri giyinmeyi seviyordum. Ne hikmetse eteğimi giyince bir de beyaz başörtü aşırıyordum annemin tülbent dolabından. Pembe yanaklarımı dışarı fırlatacak kadar sıkıyordum yüzümü acemice örterken. O dolaptan bir gün benim de olacaktı. Ama önce tülbent dolabım olması için gelinlik kız olmam gerekiyordu. Aslında ben gelin olmaki stemiyordum. Ne zaman böyle söyleseler saklanacak bir köşe buluyor içli içli ağlıyordum. “Beni sevmiyorlar, benden kurtulmak istiyorlar”diye düşünürdüm. Küçük de olsa abla olduğum için hep bana, büyüdüğümü ima etmek amacıyla “gelin edelim bu kızı” diyorlardı. Zaten benden sonra iki kardeşim daha olduğundan, pabucum da yüksekçe bir dama atıldığından beni istemediklerini düşünüyordum.

Ama ananem var ya o ençok beni sevdiğini söylüyordu. Dayılarımsa her istediğimiyapıyorlardı. Teyzelerimi sorarsanız kucaklarından indirmiyorlardı beni. Teyzelerimin de birbirinden güzel başörtü dolapları vardı. Renk renk oyaları olan muntazam dizilmiş yemenilerle doluydular. Ütüleri özenerek yapılmış halde akvaryuma benzeyen o küçük camekânın içinde bekleşirlerdi. Ahşaptan iskeleti, camdan duvarları olan bu dörtgen dolap güzel kokulu sabunlarla ya da lavanta çiçekleriyle kokulandırılırdı. Bu yüzden Fatma teyzem çiçek, Gülsüm teyzem tertemiz sabun kokardı. Camdan sürgüsü açılınca etrafa hafif bir ütü yanığı ve yazmaların güllerinden belki de oyalarındaki çiçeklerinden bir tütsü yayılırdı.

Yaz olunca, karnemi alır almaz ilk işim ananemin şımartan kucağınıboylamak olurdu. Yeşillikler içinde, bağların gölgesinde, meyve verenağaçlarla dolu, bahçeli bir evde yazları çok güzel zamanlar yaşanıyordu.
Mahalle camiinde sureleri ezberlemek şartıyla babam bu isteğimi kabul ederdi. Nedendir bilinmez isteksizce ve mecbur kalarak bu şartı kabul ederdim. Kuran öğreten bir hocanın masasında nasıl tahta bir cetvel olabilir diye sorgulayacak yaşa geldiğimde bunu ancak anlayabildiğimi sanıyorum. Avuçlarımızı kızartan suçlarımız neydi onu hatırlamakta zorlanıyorum. Ama bazen cami içinde koştuğumuz için bile dayak yiyebiliyorduk. Bahçesinde sessiz olmak, abdesthanesinde uslu olmak gibi koşulları yerine getirmemiş de olabilirdik tabi. Düşe kalka otuz iki farzı, İmanın ve İslam’ın şartlarını bunlara ilaveten birkaç çeşme ve çiçek ilahisini kavramakta zorlandığımız bir disiplinle öğrenirdik. Ben de yaz bitiminde büyük küçük namaz surelerini ezberlemiş olarak ve ananemin güzel kokusunu odasının içinde bırakarak geri dönerdim.

Zaman inanamadığım bir hızla makarasını sararken kendimi tıbbiyenin koridorlarında öğrenci olarak buldum. Havaya atılan şapkalar, kırmızı kurdelelere sarılmış diplomalar derken, bir baktım nikâh salonunun pembe rüyalarla donatılmış dört duvarı arasında bir mutlu teklife sevinçle evet cevap veriyordum. Hayat neden bu kadaracele ediyor diye her fark ettiğimde mevsim yaz oluyor.

Ve ben aynı burukluğu ve huzursuzluğu her yaz başlangıcında hissediyorum. Ne yaz tatili kaldı benim için ne de cami hocasının cahilce hareketlerine muhataplığım. Ama elimde olmadan ruhumun sıkıldığı olur hep bu mevsim. Zamanın geçiyor olmasını bir senenin daha bitiyor olmasını bu tatsız bunalımdan hatırlarım. Şimdi iki tane evladım var. Aynı korkuları yaşamalarını istemiyorum. Ben sırf bu korkular yüzünden şimdi dünya hayatında yuvarlanıp giden kariyerinden ve ailesinden başka bir şey düşünmeyen bir doktorum sadece. Umre hazırlığı yapan kız kardeşlerimi, namazlarına ihlâsla devam eden arkadaşlarımı gördükçe üzülüyorum. Çocuklarına dinimizin inceliklerini öğretmeye çabalayan ailelerden haberdar oldukça derin bir iç çekiyorum. Keşke bende basma eteğimin gülleri kadar renkli maceralar yaşasaydım cami bahçelerinde. Uzun eteğime basmadan dilediğimce koşabilseydim halıların üzerinde. Kristal sandığım avizelere uzanmak için istediğim kadar zıplayabilseydim. Abdest alırken arkadaşımla çocuksu kahkahalar eşliğinde ıslak şakalar yapabilseydim. En ufak bir hatada tahta cetvelin tırnaklarımı sızlatan nefreti inmeseydi minik ellerime. Kına yakılmayı ve ananemin saçlarını okşamayı seven küçücük ellerime. Peygamberimizin çocukları önemseyen, şımartan sevgisinden daha önceleri haberim olsaydı. Taziye için ziyarete giden nezaketinden hiç mi nasip almamıştı yaz hocaları. Kuşu ölen çocuktan daha mağdurdu belki bizim çocukluğumuz. Umutlarımız sevinçlerimiz ölmüştü bir caminin dört duvarı arasında.

Bize zorla bir şeyler öğretmeye çalışan hocaya benzemek korkusuyla bambaşka hayatlar kurduk kendimize. İçinde dini bir motif bulunmayan iğreti hayatlar. Zamanı geri döndürmenin bir çaresi olsaydı. Ve tülbent dolabımdaki başörtüler kimsesiz kalmasaydı gardırobumun içinde. Her ay biten kozmetik malzemelerime inat.

BETÜL ŞATIR