The End

Film gibi değil mi yaşadıklarımız? Dünyaya yayılan bir virüs ve beraberinde gelen salgın, ölümler, maskeli insanlar, sessiz sokaklar…

Sen, evet sen, hayatının başrolündesin. Annen, baban, eşin, oğlun, kızın, kardeşin, arkadaşın… Onlar yardımcı oyuncular. Bir de figüranlar var; çoğunu tanımıyorsun. Işık, ses her şey mükemmel… Her şey kusuruz… Çünkü yönet/m/en kusursuz.

Replikler elinde, nasıl oynaman gerektiği yazıyor. Zor geliyor bazen rolünün hakkını vermek. Kimi zaman kusurlu oyunculuk sergilesen de, yönet/m/en seni başrolden kesinlikle almıyor. Güveniyor sana, inanıyor. Hata da yapsan, kusur da işlesen vazgeçmiyor senden. Mutlusun bu sebeple. Yönet/m/enini çok seviyorsun. O da seni çok seviyor.

Diğer oyuncularla aran nasıl? Kamera arkasında nasılsın? Seni nasıl bilir set ekibi? Kaprisli misin mesela? Huysuz musun?  “İllallah” mı dedirtiyorsun onlara? Yoksa çok mu seviyorlar seni? Bal-kaymak gibi misin? Herkesle iyi geçinir anlaşabilir misin? Yönetmen ekip işini önemsiyor. Ahengi önemsiyor. Başarılı bir filmin sırrı da burada aslında.

Ama…

Bir gün “kestik!” dediğinde bitecek her şey… Belki en heyecanlı yerinde, hiç beklenmedik bir anda… Ekranda “The End” yazacak.

Kendi filminin sonunun nasıl olmasını isterdin?

Mutlu son olsun ister miydin? Kim istemez ki…

Peki ya ödül almak sergilediğin oyunculuğunla? Ne güzel olurdu değil mi hep o hayalini kurduğun büyük ödüle kavuşmak… İşte bu motivasyonla oynamalısın rolünü.

Filminin bilmem kaçıncı sezonu yayınlanıyor şu aralar. Korona virüsü salgını var. Epey heyecanlı gidiyor bölümler. İyi oynamalısın. Sette uyumu yakalamalısın. İşte bunu başarabilirsen rolünün hakkını verdin demektir.

3-2-1 Kayıt!

Melis Özgür