Tevbe ve İstiğfar

“Tevbe” kelimesinin asıl manası rücû’ demektir.[1] Bu kökten ism-i fâil olan tâib ve onun mübâlağa şeklini teşkil eden Tevvâb, tevbe işini nicelik ve nitelik bakımından çok yapan manasına gelmektedir. Hem insan, hem de Allah Teâlâ hakkında kullanılabilen bu fiil, ‘alâ’ edatıyla kullanılıp, geçişli olduğu zaman Allah’a; geçişsiz (lâzımî) olma durumunda ise, insana izâfe edilir ve ‘ilâ’ edatı ile veya edatsız olarak kullanılır.[2]

Kulun isyan yolundan dönmesi, şu üç şeyden ileri gelmiş olursa çok güzeldir:

  1. a) Yaptığı günahın çirkinliğini sezmek.
  2. b) Allah Teâlâ’nın azabının şiddetini, buna karşı yalnızlığını ve zaafını düşünmek. Allah’ın azabından kurtaracak, yine Allah’tan başka bir mevcut olmadığını kat’î surette bilerek, Allah’ın af ve mağfiretine dönmek mecburiyetini duymak.
  3. c) Yaptıklarına samimi olarak, can ve gönülden pişman olmak ve onları bir daha işlememeğe azmetmek.

Allah Teâlâ’ya nazaran tevbenin manası? Günahkâr kullarının kalplerinde, onları gafletten uyandıracak, günahlardan döndürecek korkular yaratmak. Tevbe yollarını kolaylaştırmak, bu işaretlerden mütenebbih olup, günahlardan dönenlerin tevbelerini kabul etmektir.

Kul, Allah’ın razı olmayacağı şekilde hayat sürerken, Allah Teâlâ, onun dikkat ve basireti önüne, düşündürücü ve ibret verici hâdiseler sevk eder. Allah’ın öyle kulları vardır ki, onların gönülleri ufacık bir kıvılcımdan alev alır. Öyle kulları da vardır ki, onların gönülleri taş kesilmiştir. Soğuk mermerler üzerine kıvılcım değil, kürekle ateş dökülse yine yanmaz. Birçok gönüller de demir gibidir, ateşi görünce biraz yumuşar, kısa bir zaman sonra yine eski hâlini alır. Onun için sık sık Kur’an’ın nasihatlerini dinlemeğe ihtiyaç vardır. Her kim ki, dikkat çekici hâdiselerden ibret alıp da, Allah’a karşı özür dilerse, Allah (c.c), fazlu keremiyle onun özrünü ve tevbesini kabûl eder. Eder de, gadabından rahmet ve mağfiretine dönüverir. [3]

İmam Süheylî şöyle demiştir: “Rabbine hamdederek O’nu tesbih et” ve “ …O’na hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur…”[4] âyetlerinde olduğu gibi, devamlı olarak hamdin tesbihe bitişmesinin sırrı şudur: Allah’ı tanımak iki kısma yarılır: Zâtını tanımak, isimlerini ve sıfatlarını tanımak. Birisi olmadan ötekini ispat mümkün değildir. Zâtının varlığını ispat aklın gereğidir. İsimlerini ve sıfatlarını ispat ta şerîatın gereğidir. Akılla müsemmâ, şeraîtle de isimler bilinir. Akılda zâtı ispat, ancak O’ndan, sonradan yaratılma alâmetlerini atmakla mümkündür. İşte bu tesbihdir. Nakle dayanan şerîat, akılların ve düşüncenin oluşumundan sonra gelmiştir. Akıllar düşünceyi îkaz eder ve tanır. Sonra ona bilmediği isimleri öğretir. O’na tesbih, hamd ve senâ eklenir. Biz O’nu tesbihle, sırf kendisine hamd ile emrolunduk.

“Ve” nefsini kırmak için amelini küçük görerek ve kaçırdığın şeyleri tedârik için “O’ndan bağışlanmanı dile.” Tesbîhin istiğfardan öne alınması, duâ edebini öğretmek içindir. Bu edeb, kendisinden istenen zâta, önce bir övgü ve senâda bulunmadan, doğrudan istememektir.

Allah Teâlâ bununla akıllı kişinin, eceli yaklaştığı zaman tevbeyi çoğaltması gerektiğine dikkat çekmiştir.

Bilindiği gibi Tevbe lafzı, hem Rab Teâlâ, hem de kul için kullanılır. Kul, tevbe ile vasfedildiğinde bunun manası: “Rabbine tevbe etti, döndü” şeklinde anlaşılır. Allah Teâlâ tevbe ile vasfedildiğinde ise, bunun manası, “O’nun, kuluna rahmeti ve lütfu ile dönmesi” olur. “Allah kulunun tevbesini kabul etti” denilir.

Er-Râzî’ye göre tevbenin kabul edilmesi iki şekilde olur:

1) Tâatın kabûlünden anlaşıldığı mana da, tevbeleri kabul eden yüce Allah’ın, tevbelere karşılık sevap vermesi.

2) Cenâb-ı Hakkın, tevbe sebebiyle kulun günahlarını bağışlamasıdır.

Allah Teâlâ’nın tevvâb vasfı:

1) Allah (c.c) tevbeyi, ne rikkatten, ne fayda temîni veya zarar savma gibi bir sâikten dolayı kabul etmez. Bilakis O, sırf ihsân ve lütfundan olayı tevbeleri kabul eder. Eğer mükellef olan kul, her an günah işlese, sonra da tevbe edip ömrü boyunca bu hâli üzere kalsa, Cenâb-ı Allah, onun önceki günahlarını bağışlayıp, tevbesini kabul eder. Böylece Cenâb-ı Hak, tevbeleri çok kabul etme vasfına müstehak olarak, “Tevvâb” diye isimlendirilmiştir.

2) Allah’a tevbe edenlerin sayısı çoktur. Allah Teâlâ, bunların hepsinin tevbesini kabul ettiği için, tevbeleri kabulde mübâlağa ile nitelenmeye müstehak olmuştur. İşte, ikâbı kaldırarak, tevbeyi kabul etmesi sevâbı gerektirdiği için ve sevap da Allah’ın bir nîmeti ve rahmeti olduğu için, Hak Teâlâ kendisini, “Tevvâb” vasfının yanında “Rahîm” olarak da vasfetmiştir.[5]

“Âdem, Rabbinden bir takım kelimeler aldı.” Almak manasındaki “telakkî” sözcüğü, gelen kelimeleri kabul ederek almak ve bu kelimeleri bilince de gereğini yerine getirmek için, bunlarla amel etmektir. Hz. Âdem (a.s)’in aldığı bu kelimeler nelerdir? Bu kelimeler, Rabbimizin şu âyetinde zikredilmektedir. Şöyle buyruluyor: “Ey Rabbimiz, biz kendimize yazık ettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, muhakkak ki biz, ziyâna uğrayanlardan oluruz.”[6] İşte Allah Teâlâ bu kelimeleri Hz. Âdem (a.s)’e ilhâm etti. “O da bunun üzerine onun tevbesini kabul etti.” Allah (c.c), Hz. Âdem’e rahmetiyle ve tevbesini kabulle yöneldi.

Bir husûsu tasrih etmekte fayda var. Hz. Âdem (a.s)’in tevbesinin kabulünün söz konusu edilmesi, Havvâ vâlidemizin de  tevbesinin kabul edildiğini göstermektedir. Çünkü ikisi de aynı durumda idi. Hemen bütün tefsirlerde bu böyle geçiyor.

Âyette sâdece Hz. Âdem’in anılmasıyla yetinilmiştir. Çünkü hüküm bakımından Havva (vâlidemiz), Hz. Âdem (a.s)’e tâbîdir. “Şüphesiz O, tevbeyi çok kabul edendir.” Kullarını çok bağışlayan ve affedendir. “Çok acıyandır.” Rahmeti çok fazladır. Âyette bu iki niteliğin bir arada bulunması, yaptıklarından tevbe ederek doğruya dönen kimsenin affedilip, bağışlanılmasının yanında, ona ihsân ve iyilikte bulunma vâdinin, açık bir şekilde gösterilmesi içindir.[7]

Tevbenin kabûlü Allah’a mahsustur: Allah’dan başka hiçbir kimsenin tevbeyi yaratma kudreti yoktur. Çünkü amelleri yaratan yalnız O’dur. Kendi aleyhine günah işleyerek, aşırıya giden bir kimsenin tevbesini, hiçbir kimse kabul etmek veya onu affetmek yetkisine sâhip değildir. İlim adamlarımız der ki: İşte, Yahudiler ve Hıristiyanlar dînin, bu çok önemli esâsını, inkâr ederek kâfir olmuşlardır. Onlar, “Allah’ı bırakıp, âlimlerini ve râhiplerini rehber edinmişlerdir.”[8] Bunun yanında onlar, günah işleyen kimsenin, âlime yâhut râhibe giderek, günah çıkarması ve ona bir şeyler vermesi karşılığında, günahını bağışlamak gibi dinde olmayan bir şeyi uydurmuşlardır.[9]

Rivâyet edildiğine göre, Nasr sûresi nâzil olduğu zaman, Resûlullah (s.a.v) halka hitâben şöyle dedi: “Şüphesiz bir kul var, Allah onu dünyâ ile kendisine kavuşma arasında muhayyer kıldır. O kul, Allah’a kavuşmayı seçti.” Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir ağladı ve: Canlarımız, mallarımız, babalarımız ve oğullarımız sana fedâ olsun, dedi. ashâb (r.a) anlatıyor. Ebû Bekir’in ağlamasına şaştık, Resûlullah muhayyer bırakılan kulu haber veriyordu (bize göre ağlayacak bir şey yoktu). Muhayyer bırakılan Resûlullah (s.a.v)’dı. Ve onu bize Ebû Bekir bildirdi.[10]

Sahâbe arasında bu sûre “Sûretü’t-Tevdî” (Vedâ sûresi) diye meşhur olmuştur. İbn Ömer (r.a)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir. Bu sûre Hz. Peygamber’e teşrik günlerinin ortalarında indi. Resûlullah onun bir vedâ olduğunu anladı. Devesi Kusvâ’nın getirilmesini emretti. Getirildi. Sonra kalkıp insanlara meşhur hutbesini (vedâ hutbesi) îrâd etti.[11]

Hz. Âişe (r.a) vâlidemizden rivâyet edilen bir hadiste şöyle buyruluyor: Hz. Peygamber (s.a.v), bu sûrenin nâzil olmasından sonra

“Allah’ım. Seni hamd ile tesbih ve tenzih ederim. Allah’ım, beni bağışla! Sana tevbe ve istiğfar ediyorum!” demeyi çoğaltmıştır.[12]

Yine Hz. Âişe’nin anlattığına göre, Hz. Peygamber (s.a.v), son demlerine doğru otururken, kalkarken, giderken, gelirken, dâimâ

سُبْحَانَ اللهِ وَبِحَمْدِهِ

    “Allah’ı hamd ile tesbih ve tenzih ederim” diyordu. Bunun üzerine, Ey Allah’ın Resûlü, sen bu tesbihi çokça söylüyorsun, (niye)? deyince, “Çünkü ben, bununla emrolundum” dedi ve “Allah’ın yardımı geldiği zaman…”[13] âyetini okudu.[14]

Nasr sûresi, mevzûunda şu hadisi almadan geçmeyelim. Araplar, önceleri birer ikişer İslâm’a giriyorlarken, şimdi, bir kabîle, hepsi birden İslâm’a giriyordu. Câbir İbn Abdullah (r.a)’dan rivâyet edildiğine göre, o, bir gün ağlar. Bunun üzerine ona, “Seni böyle ağlatan nedir?”diye sorulduğunda o şöyle der. Allah’ın Resûlünü şöyle derken duydum:

دَخَلَ النَّاسُ فِي دِينِ اللهِ اَفَوْاجًا وَسَيَحْرُجُونَ مِنْهُ اَفْوَاجًا

“İnsanlar bölük bölük Allah’ın dînine giriyorlar. Bölük bölük de ondan çıkacaklar.”[15]

Bizler, îmânın bahşedilmesinden sonra, ondan sıyrılıp çıkmaktan Allah’a sığınırız.[16]

Kul, bâzen dilinin ucuyla tevbe eder, gönülden değil. Hz. Peygamber (s.a.v)’in onlar hakkında, “Kalbiyle günâhını izhâr ettiği halde, lisânıyla istiğfar eden kimse âdetâ Rabbiyle alay eden gibidir” ifâdesi bu manadadır.[17]

Resulûllah (s.a.v) Efendimiz ve Âdem (a.s) (tabi diğer peygamberler de), şânları yüce olduğu halde, tevbe etmekten kendilerini müstağnî addetmediler. Bizlerin ise tevbe istiğfârı sık sık yapmamız mutlakâ gereklidir.

Hz. Ebû Bekir (r.a), Hz. Peygamber (s.a.v)’in şöyle dediğini rivâyet etmiştir:

 “Her gün yetmiş kere istiğfârından dönmüş olsa bile, istiğfâr eden, günâhında ısrar etmiş sayılmaz.”

Bir başka hadis de şöyledir: “Allah Teâlâ, gündüz günah işleyen tevbe etsin diye geceleyin; gece günah işleyen tevbe etsin diye gündüzün (rahmet) elini uzatır. Bu, güneş batıdan doğana (kıyâmete) kadar böyle sürecektir.”

Hz. Ebû Bekir (r.a), Hz. Peygamberin şöyle dediğini duydum, demiştir:

“Herhangi günah işleyen bir kul, güzelce abdest alıp, sonra kalkarak iki rek’at namaz kılsa ve Allah Teâlâ’ya istiğfâr etse, mutlaka günâhı bağışlanır.” Bundan sonra peygamberimiz (s.a.v) Âl-i İmrân sûresinin yüz otuz beşinci âyetini okudu.[18]

Hz. Ömer (r.a): Nasuh tevbesi[19] yapan kimse, günah işleyip tevbe eden ve ne o günahı işlemeyi ne de ona geri dönmeyi istemeyen kimsedir, demiştir.[20]

Hakkın kullarına rahmetinin umûmîliğinin bir yönü, kullarının günahlarını değil, tevbe ve itaatlerini kabul etmesidir. Şöyle ki: Kabul edilen şey, görülen şeydir ve Hak kullarından sâdece kendi katında güzel, kabul edilir, sevimli olan şeyleri görür. Bu sebeple kabul edilen iyi ameller, Hakkın dîvânında; buna karşılık günahlar ise, meleklerin divânında bulunurlar.

Çünkü Hak, temizdir (tayyib) ve sâdece temiz şeyleri kabul edebilir. Ayrıca, her kulun iyi ahlâklardan birisine sâhip olması gerekir. Bu da, kabul edilen temiz iştir ve meleklerin dîvânında hesâbı görüldükten sonra bu güzel ahlâk, Allah katında o kula şefaatçi olacaktır. Buna göre, melek kulun hesap işini bitirdiği vakit, işini Allah’a yükseltir. Kul, Hakk’a dönüşünde bir şefaatçi bulur. Bu şefaatçi, kulun sâhip olduğu güzel ahlâktır.

Zîrâ, bu güzel ahlâk sâyesinde kul, kendi nefsinde dâimî bir nîmet sâhibidir. Bununla berâber başka bir kulda, bu ahlâktan başka bir güzel ahlâk ortaya çıkabilir. Çünkü et-Tevvâb, El-Kerîm’in kapı bekçisidir. El-Kerîm ise, kötülüğe iyilikle karşılık verir.

Allah Teâlâ’nın fazlı, hiç kimsenin sınırlayamayacağı kadar geniştir ve ilâhî fazl, sâdece günahkârlar ve mâsiyet sâhiplerinde büyür. Çünkü ihsan sâhipleri bu bahiste söz konusu olmaz.[21]

Tasavvuf erbâbı tevbeyi muhtelif sınıflara ayırmışlar. Kuşeyrî’de şöyle geçiyor: Tevbe üç kısımdır. Birincisi tevbe, ikincisi inâbe, üçüncüsü evbe adını alır. Tevbe bidâyet (başlangıç), evbe nihâyet (sonuç), inâbe ise ikisinin ortası kılınmıştır. Cezâ görme korkusundan tevbe eden her insan, tevbe sâhibidir. Sevap tamâhı ile tevbe eden her insan, inâbe sâhibidir. Sevap arzusu veya cezâ korkusu ile alâkalı olmaksızın, emre riâyet ederek tevbe eden, evbe sâhibidir.

Ebû Ali (k.s) der ki: Tevbe mü’minin sıfatdıdır. Hak Teâlâ: “Ey mü’minler, hepiniz Allah’a tevbe ediniz”[22] buyurmuştur. İnâbe, velî ve mukarreb olanların sıfatıdır. Yüce Allah: “İnâbeli bir kâlb yâni gönül verme hâli ile geldi”[23] buyurmuştur. Evbe, nebî ve resûl olanların sıfatıdır. Yüce Allah: “O ne hoş bir kuldur. Şüphesiz ki, o evbe sâhibidir (evvâbdır).”[24] buyurmuştur.

Sehl b. Abdullah (k.s), tevbe, ileride yaparım sözünü terk etmek (ve ilâhî emir ve nehiylerin gereğini derhâl yerine getirmek)tir, demiştir.

Haris Muhâsibî (k.s): “Hiçbir zaman Allah’ım! Senden tevbe taleb ediyorum, demedim. Fakat Sen’den tevbe etme arzusunu ihsan etmeni istiyorum, dedim.” demiştir.

Sehl b. Abdullah’a tevbenin ne olduğu sorulunca, “günahını unutmamandır” demişti. Aynı soru Cüneyd Bağdâdî’ye (k.s) sorulmuş: “Günahını unutmandır” diye cevap vermişti. Ebû Nasr Serrâc (k.s) der ki, Sehl bu sözü ile (tasavvufa yeni giren) müritlerle, bâzen tevbe eden, bâzen tevbesini bozan günahkârların hâline işâret etmiştir

Cüneyd ise, hakikât mertebesine ulaşanların hâline işâret etmiştir. Çünkü Allah Teâlâ’nın azameti ve zikrinin devâmı gibi şeyler, bunların kalblerine galebe çaldığı (ve tesir ettiği) için, günahlarını hatırlayamazlar. Tevbenin ne olduğu sorulduğu zaman, Rüveym’in: “Tevbe, tevbeden tevbedir” (kişinin kendisini tevbekâr olarak görüp, buna değer vermesinden tevbe etmesidir) diye verdiği cevap da buna benzer.

Yahyâ b. Muaz (k.s), tevbeden sonra işlenen bir günah, tevbeden önce işlenen yetmiş günahtan daha çirkindir, der.

Adamın biri, Râbiatü’l Adeviye’ye “benim hatâ ve günâhım çok, tevbe etsem Allah kabul eder mi?” diye sordu. Râbia: “Hayır! O sana tevbeyi nasib ederse ancak o zaman tevbe edebilirsin” dedi.[25]

Tasavvuf anlayışında günah, sâdece şeraitin sıraladığı hareket ve davranışlar değildir, der Necmeddîn Kübrâ (k.s) ve devâm eder. Kalbin meylettiği ve ilgi duyduğu işler, yasak olmasalar bile, insanın onlara olan bu ilgi ve yakınlığı, onları perde hâline getirir. Nitekim Kur’ân’da Hz. İbrâhim (as) ‘in şu duâsı nakledilmektedir: “… Rabbim, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.”[26] Gazzâlî buradaki put kelimesini, para ve dünyalıklar olarak tefsir etmiştir. Açıkça anlaşılıyor ki, gönlün aşırı derecede sevip bağlandığı şey onun putu olmaktadır. Günah manasındaki perde de işte bu ilgidir. Yoksa varlığın bizzat kendisi değil. Bu mevzûda şöyle bir söz vardır: “Allah’ın dışında varlık olmasaydı, kimsenin kemâl ve olgunluğu anlaşılamazdı.”

İnsanın değil dünyâ, kendi nefsine bile iltifat etmemesine “tamahhuz” denir. İşte bu noktada “fenâ” ile “fena ender fenâ”nın farklı tarafları ortaya çıkmaktadır. Çünkü mutlak fenâda zaman zaman şuur ve his dünyâsına dönülebilir. Mürîd böyle bir hâl içinde bulunduğunu hisseder. Bu hâlin başka bir adı da “fenâ-ı nâkıs”dır. “Fenâ ender fenâ” ise, mâsivânın tamâmen yok olmasıdır. Mürîdin kendine âid beşerî ve insânî sıfat ve özellikleri de fenâ bulur. Mevzû ile ilgili, sûfîler arasında şöyle bir ifâde de kullanılır:

Gerçek ihlâs, ameldeki ihlâsı dahi görmemektir. Bu hâl ise, ancak Hak’da fenâ ve ileri derecede cezbe hâli ile meydana gelir ki, buna da “fenây-ı kâmil” veya “ihlâs-ı tâm” ismi verilir.[27]

“Gel beri gel mâsivâdan uzlet et

Bâdehü Mevlâ ile vâr sohbet et.”

Basmak istersen bisat-ı kurbete

Nefsine bas, iş bu yolda gayret et.”[28]

Hz. Mevlânâ (k.s), şöyle buyuruyor: “Tevbe üç kısımdır. Birincisi, tevbe-i âvam. İkincisi tevbe-i havas. Üçüncüsü tevbe-i ehass-ı havas’dır.  Zunnûn hazretleri şöyle buyurdular: Avâmın tevbesi, zulmetten kurtulmak içindir. Havassın tevbesi, gafletten kurtulmak içindir. Ehass-ı Havass’ın ise, her şeyi Allah’tan bilip, her türlü yaptığı şeyden kendini yok saymak ve Allah’ı müşâhede etmek içindir. Zîrâ, ehass-ı havas olan kimseler, hayrâtı, hasenâtı, ibâdetleri ve tâatleri kendilerinden bilmezler. Ve ortada kendilerini görmezler. Çünkü onların şuhûdundan nazar îtibâriyle, vücutlarını görmek ve bir şeyi kendilerinden bilmek büyük günahtır.

Ekmel-i Kamilîn olanların tevbesi budur. Mâzî bunların katında zikrolunmaz. Ve gelecek zamâna nazar kılınmaz. Bulundukları zamanda ise, bir an olsun tevbeden geri kalmazlar. Bunlar ibn-i vakttirler. Yâni, vakte uyarlar. Geçmiş zamânın tevbesi ile meşgul olmak, zamânı zâyi etmektir, derler.

Onlara göre aslında vaktin hükmü, bütün mâsivâdan tevbe edip, tâib olanın vücûdundan da tevbe etmesidir. Hâl böyle olunca, fâni olanların duâsı ve tevbe ederek Allah’a yönelmeleri, ebrâr olanların tevbesi gibi değildir. Zîrâ kendini akıllı olarak gören ve tevbeyi kendinden bilenlerin bu zanları bile başlı başına bir günahtır. Onların vehimlerinden biri de kişinin yapmış olduğu hayır ve hasenâtı kendine mâletmesi ve sırf kendinden bilmesidir.[29]

“Mâzî ile mustakbele sarf eyleme ömrü

Hâl ehli için hiç biri maksûd değil.”[30]

İnsan her an hatâya düşebilir, günah işleyebilir veya bir vesveseye kapılabilir. Ancak, ne kadar büyük günah işlese, hatâ yapsa da, kendisi için mutlaka bir dönüş yolu vardır. Allah Teâlâ, samîmi olarak tevbe eden kulların tevbelerini kabûl eder ve onları bağışlar. Bu sebepten, ne kadar günahkâr olsa da, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemeli, tevbesinin kabûlüne güvenmelidir. Hiçbir kimseyi de, ne olursa olsun, ümitsiz etme hakkı yoktur. “Şirk hâriç, Allah (c.c) bütün günahları affeder.”[31] “Allah’ın rahmetinden ancak kâfir kavimler (milletler) ümit keserler.” Bu gerçekleri çok iyi bilmek durumundadır Mü’min.

Yine çok iyi bilmelidir ki, kulun tevbedeki sadâkati, samîmiyeti, terk ettiği, ihmâl ederek kaçırdığı farzları kazâ etmek, yaptığı haksızlıkları tâmir etmekle, telâfî etmekle anlaşılır.[32]

“Ey hevâsına tapan tevbeye gel tevbeye

Hakk’a tap, Hak’dan utan, tevbeye gel tevbeye.”[33]

Şahver Çelikoğlu

[1] ez-Zeccâc, s.61,62

[2] M.Yurdagür, s.220

[3] Tatlısu, s.203

[4] İsrâ,44

[5] Mefâtihu’l Gayb, c.2, s.428; Bakar,37

[6] A’raf,23

[7] Rûhu’l Beyân, c.1, s.125-126; Bakara,37

[8] Tevbe,31

[9] Kurtubî, c.1, s.615: Bakara,37

[10] Buhârî, Müslim ve Tirmizî, Câmiul Usûl,.8/586

[11] İbn Kesîr, c.3, s.687

[12] Buhârî, c.4, hn:1900

[13] Nasr,1

[14] Tefsîri Kebir, c.23, s.524

[15] Müsned,3/34: Dârimî, Mukaddime,14

[16] Mefâtihu’l Gayb, c.25, s.521

[17] Er-Râzî, c.23, s.531

[18] Hûd,114. âyetini de bir başka olayda okumuştu

[19] Tahrim,8

[20] Mefâtihu’l Gayb, c.2, s.428,432

[21] Konevî, s.208

[22] Nasr,3

[23] Kâf,33

[24] Sâd,44

[25] Kuşeyrî, s.231,233

[26] İbrâhim,35

[27] Necmeddin Kübrâ, Usûlü Aşere, s.46

[28] N.Kübra, s.54

[29] Minhâcul Fukara, s.217-218

[30] Lâ edrî

[31] Zümer,53

[32] Tatlısu, s.205

[33] Eşrefzâde