Tefsir Usûlü-10
Kur’an’ın Yazı İle Tespiti, Bir Araya Toplanması (Cem’i) Ve Çoğaltılması (Teksiri)*

Kur’an-ı Kerim, 23 yıllık bir zaman diliminde, peyderpey indirilmiştir. İnzalin (indirilişin) 23 seneye yayılması, birçok hikmete mebnidir. En önemlisi de, bu geniş zaman dilimi, asr-ı saadette yaşayan ve daha sonraki nesillere yol gösterici olan muhataplarının, Kur’an-ı Kerim’i sindire sindire öğrenmeleri ve uygulamalarını kolaylaştırmıştır. Ayrıca Kur’an-ı Kerim gerçek hayatın içinde tamamlanarak, yaşanan olaylar, sorulan sorular ile ilgili ayetler nazil olmuş; bu da mananın daha iyi anlaşılmasına vesile olmuştur.

  • Kur’an’ın Yazı İle Tespiti:

Resulullah as hayatta olduğu sürece vahiy devam ettiği için, Kur’an sistematik olarak bir araya toplanmamıştı. Ancak gelen her vahiy, Hz. Peygamber tarafından vahiy kâtiplerine yazdırılmış, tespit ettirilmiştir. Bu konuda hadis ve tarih kitaplarında birçok rivayet bulmak mümkündür. Mesela, henüz İslam’ın ilk yıllarında Hz. Ömer (ra)’ın Müslüman oluşu hadisesini incelediğimizde, Hz. Ömer’in kız kardeşinin elinde Ta-Ha Sûresi’nin yazılı olduğu bir sayfa olduğunu görüyoruz.[1] Yine ashab-ı kiramdan “Biz düşman toprağına sefere çıktığımızda, Kur’an nüshalarını taşımaktan nehyolunmuştuk. Bunun sebebi o nüshaların, düşman eline geçmesi korkusu idi”[2] diye gelen haber de bunun bir örneğidir. Ashabın arasında Resulullah (as)’ın sözlerini dahi yazarak tespit etmek isteyenler olmuş, buna mukabil Kur’an’la karışması endişesiyle, İslam’ın ilk döneminde Efendimiz(as) tarafından, bu durum engellenmiştir.[3]

  • Kur’an’ın Ezber Yolu İle Muhafazası:

Yazdırmaya ek olarak, Allah’ın elçisi her yeni gelen vahyi yanındakilere okur, namazlarında okur, birçok kişinin de hafızasında tutmasını sağlardı. Efendimiz(as) tarafından, nazil olan ayetleri ezberlemek teşvik edilmiş, bu meziyetin Allah’a yakınlaşma vesilesi olduğu beyan edilmiştir. Hadis-i şerifte “Bir kimsenin içinde, Kur’an’dan bir şey olmazsa, o kimse harap olmuş ev gibidir.”[4] buyurulmaktadır. Elbette ashabın her biri Kur’an’ın tamamını ezberlememişti. En çok ezberi olanların vahiy kâtipleri olduğu bildirilmiştir.

Nazil olan vahiyleri ilk günden itibaren ezberleyenlere el-kari’ deniliyordu. Bu lafız, Efendimiz (as) zamanında ve sonrasında iki farklı anlam taşımıştır. Efendimiz (as) zamanında delalet ettiği mana, işittiği miktarda ayeti ezberleyen kişidir. Sonrasında ise Kur’an’ın tamamını ezberleyen ve kıraatlerine hakkıyla vâkıf olan kişi anlamında kullanılmıştır. Çoğulu kurrâ olarak gelir.

  • Asr-ı Saadette Kur’an’ın Cem’i (Bir Araya Toplanması):

Cem’(=bir araya toplamak) ifadesi, Efendimiz(as) zamanında Kur’an’ın hepsini ezberleyip, hafızasında toplayanlar için kullanılırdı. Sa’d b. Ubeyd ra’ın Kur’an’ı cem’ ettiği rivayeti, işte bu manadadır. Yani Sa’d b.Ubeyd (ra) Kur’an’ın tamamını ezberlemiştir.

Aynı zamanda cem’ ifadesi, Kur’an’ı yazılmış olarak da bir araya toplamaya çalışan sahabiler için kullanılmıştır. Efendimiz (as)’ın “Kur’an’ı şu dört kişiden alınız: İbn Mesud, Muaz b. Cebel, Ubey b. Ka’b, Salim Mevla Ebi Huzeyfe”[5] hadis-i şerifinde geçen bu isimler, işittikleri Kur’an ayetlerini yazılı olarak bir arada tutmaya özen gösteriyorlardı. Zeyd b. Sabit, Ebu Zeyd, Ebu’d-Derdâ, Ali ve Osman r. anhüm de Kur’an’ı bu şekilde muhafaza edenler arasında sayılmıştır. Sahabilerin bu gayreti şahsi bir çalışma olduğundan aralarında usûl ve tertip farklılıkları mevcuttur; bu sebeple de bu Kur’an nüshaları sahiplerine nispet edilerek anılmıştır. İbn Mesud mushafı gibi…

Yazılan ve/veya ezberlenen ayet-i kerimeler, muhtelif vesilelerle Allah Resulü’ne arz ediliyor, böylece doğruluğu teyit edilmiş oluyordu. Vahiy kâtipleri ve hafızlar, Kur’an-ı Kerim’in, hiçbir değişikliğe uğramadan, günümüze kadar gelmesini sağlayan ilk tabakadır.

  • Kur’an’ın Ebu Bekr (ra) Zamanında Mushaf Olarak Cem’i:

Resulullah(as), gelen her vahyin, hangi sûreye ait olduğunu, ayet sırasını bildiriyor; aslında zımnen Kur’an’ın mushaf halini oluşturuyordu.

Hz. Ebu Bekr (ra) dönemindeki olaylarda pek çok kurra hafız şehit olmuştu. Bu gelişme henüz resmi olarak bir araya toplanmamış olan Kur’an’ın muhafazası için tehlike arz eden bir durumdu. Çünkü vahiy kâtiplerinin yazdıklarını teyit etmek için hafızların şehadeti de önemliydi. Bu süreçte Hz. Ömer (ra) önemli bir rol üstlenmiştir.

Zeyd b. Sabit (ra) şöyle anlatır: “Ebu Bekr, Yemame Savaşı’ndan sonra beni çağırttı. Ömer de yanındaydı. Ebu Bekr bana ‘Ömer bana gelerek, Yemame gününde çok sayıda Kur’an hafızının şehit düştüğünü, hafızların başka yerlerde de şehit düşmesiyle Kur’an’ın zayi olmasından endişe ettiğini söyledi ve Kur’an’ı cem’ etmemi (bir araya toplamamı) tavsiye etti. Ben de O’na Resulün yapmadığı bir işi ben nasıl yapayım dedim. Ömer, Allah’a yemin ederek, bunun bir iyilik olduğunu söyledi ve isteğini yineledi. Nihayet Cenab-ı Hak, bu işe aklımı yatırdı, göğsüme ferahlık verdi ve Ömer’in fikrine iştirak ettim. Sen ise genç ve akıllı bir kişisin, seni töhmet altında bırakacak bir durum da yoktur. Resul’e vahiy de yazıyordun. Kur’an’ı iyice araştırıp inceleyerek topla’ dedi. Bana bir dağı taşımayı teklif etselerdi, Kur’an’ı cem’ etmekten daha ağır olamazdı. Ebu Bekr ve Ömer’e, ‘Resul-ü Ekrem’in yapmadığı bir işi nasıl yapıyorsunuz’, dedim. Bunun üzerine Ebu Bekr, ‘vallahi bu bir hayırdır’ diyerek cevap verdi. Allah, Ebu Bekr ve Ömer’in kalplerini nasıl ferahlattı ise, benimkini de rahatlattı ve onların görüşüne uydum. Ben Kur’an’ı, O’nun yazılı bulunduğu hurma dallarından, beyaz ince taşlardan, bez parçaları ve hafızların ezberinden takip ettim…”[6]

Anlaşıldığı üzere, Kur’an-ı Kerim’i toplama vazifesi Zeyd b Sabit(ra)’e verilmiştir. Çünkü Zeyd (ra), hem vahiy kâtibidir, hem hafızdır, hem de Resulullah (as)’ın son kıraatinde hazır bulunmuştur. Bu vazife iki aşamalı olarak yerine getirilmiştir. Birincisi Peygamber(as)’ın yazdırdığı Kur’an ayetlerini bulup tahkik etmek; ikincisi de bunları kitap halinde toplamaktır.

Böylece Hz. Peygamber(as)’ın vefatından yaklaşık 6 ay sonra, Hz. Ebu Bekr(ra) devrinde, dağınık olarak muhafaza edilen Kur’an-ı Kerim ayetlerinin bir araya toplanması sağlanmıştır. Bu işlem esnasında, Efendimiz (as)’ın yazdırdığı ayet-i kerimelerin getirilmesi ve her yazılan ayet için de 2 şahidin tasdiki istenmiştir. Bu çalışmanın sonunda tek bir nüsha yazılmıştır. Bu nüsha, vefat edene kadar Hz. Ebu Bekr(ra)’de, sonra Hz. Ömer(ra)’de muhafaza edilmiş, O da vefat edince kızı Hz. Hafsa(ra) annemize verilmiştir.

  • Kur’an-ı Kerim’in Teksîri (Nüshalarının Çoğaltılması):

Hz. Osman(ra) devrinde İslam Devleti, Arap yarımadasını aşmıştı. Fethedilen bölgelere gönderilen eğitimciler, Müslüman olan bölge halkına Kur’an’ı ve İslam şeriatini öğretiyorlardı. Ancak yeni Müslüman olanlar arasında, kıraat farkı ile ilgili tam bir bilgiye sahip olmadıkları için, mücadeleler ortaya çıkıyordu. Bu durum Hz. Osman(ra)’ı, Kur’an-ı Kerim’i istinsah etmeye (nüshalarını çoğaltmaya) yöneltti.

Enes b. Malik(ra) anlatır: “Ermenistan ve Azerbaycan fethinde, Suriye ve Iraklılarla beraber bulunan ve onların Kur’an-ı Kerim’i muhtelif şekillerde okumalarından müteessir olan kumandan Huzeyfe b el-Yeman, Osman’a geldi ve O’na, ‘ey müminlerin emiri, şu ümmet Yahudi ve Hristiyanların kitaplarında düşmüş oldukları ihtilafa düşmeden önce, sen bu işin icabına bak’ dedi. Bunun üzerine Osman, Hafsa (annemize) haber göndererek, elinde bulunan mushaftan nüshalar çıkartılacağını, bu iş bittikten sonra nüshasının kendine iade edileceğini söyleyerek, asıl nüshayı istedi. Hafsa da mushafı Osman’a gönderdi. Hz. Osman, Zeyd b Sabit, Abdullah b ez-Zübeyr, Said ibnu’l-Âs ve Abdurrahman ibnu’l-Haris’den oluşan heyete, Kur’an nüshalarını çoğaltma görevi verdi. Aralarında lehçe ile ilgili bir ihtilaf olursa, Kureyş lehçesi ile yazılmasını emretti; çünkü Kur’an’ın Kureyş lehçesi ile nazil olmuştur… Bu nüshalar, ilim merkezlerine gönderildi ve ellerinde bulunan diğer Kur’an nüshalarının, sayfalarının da yakılması emredildi.”[7]

Hz. Ali (ra) diğer şahsi nüsha ve sayfaların yaktırılmasını şöyle anlatır: “Osman hakkında iyilikten başka bir suretle bahsetmeyiniz. Kur’an nüshalarını bizimle istişare etmeden yakmadı ve bize şu kıraat hakkında ne dersiniz diye sordu. Yakma sebebini de şöyle izah etti: ‘Bana haber verildiğine göre, bazıları, benim kıraatim seninkinden daha iyidir diyor ve bu gibi haller küfre kadar varabilir.’ Bunun üzerine biz de Osman’a nasıl bir tedbir düşündüğünü sorduk. O da herkesi bir kıraat üzere toplamak icap ettiğini söyledi. Biz de ‘evet muvafıktır, seninle aynı görüşteyiz’ dedik.” [8]

Mesahif-i Osmaniyye (Hz. Osman(ra)’ın çoğalttırdığı nüshalar)’nin sayısı hakkında farklı rivayetler mevcuttur. Bir rivayete göre dört nüshadır; üçü Kûfe, Basra ve Şam’a gönderilmiş, birisi de Medine’de bırakılmıştır. Diğer bir rivayete göre de yedi nüsha vardır; yukarıdaki beldelere ilave olarak Mekke, Yemen ve Bahreyn’e de gönderilmiştir. Hadis âlimlerinin çoğunluğu da Medine, Mekke, Basra, Kûfe ve Şam’da olmak üzere beş nüsha olduğunu rivayet eder. Başka rivayetler de vardır.

Medine’de bulunan nüshaya el-Mushafu’l-İmam denilir. Hz. Osman(ra)’ın İslam beldelerine gönderdiği mushaflara da Mesahifu’l-Emsar adı verilir. Bu mushaflar hakkında hiçbir itiraz gündeme gelmemiş, aksine hemen kabul görmüş ve çoğaltılmaya başlanmıştır. İbn Ebi Davud “Biz Resul’ün ashabının üzerinde icma ettiği Osman mushafını okumayı uygun görürüz. Bir insan, namazında bu mushafını hilafında okusa, namazı iade etmesini emrederdim” demiştir.[9]

Bazı müsteşrikler ve kötü niyetli Şiî mensupları; bu mushaflarda Hz. Ali(ra) ile ilgili kısımların çıkartıldığını iddia etse de tefsir yazmış Şiî âlimleri böyle bir şeyi kabul etmezler. Bugün bütün Müslümanların elinde bulunan mushaf aynıdır. Şiîlerin kullandığı Mushaflarda, bazı sûreler bir sayıldığı için, sadece sayısal bir fark vardır, içerik birebir aynıdır.

Zeynep Yaren Çelikbilek
  • Yazının hazırlanmasında Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu’nun Tefsir Usûlü kitabından yararlanılmıştır.

 

[1] Es-Siretu’n-Nebeviyye, c.1, s.343-344

[2] Sahihu Müslim, c.3, s.1441; Sünen-i Ebi Davud, c.2, s.35…

[3] Sahihu Müslim, c.4, s.2298

[4] Musnedü Ahmed, c.1, s.223

[5] Sahihu Müslim, c.4, s.1913

[6] Sahihu’l-Buhari, c.6, s.225; c.9, s.92-93

[7] Sahihu’l-Buhari, c.6, s.220; Tarihu’l-İslam, c.2, s.145

[8] El-Mesahif, s.22

[9] El-Mesahif, s.53-54