Taze Makyaj

İçimin makyajı akmış. Kapkara sızmış yanaklarımın üstüne. Temizlemeliyim bütün kuytularını karanlıklarımın. İrfan aynası tutup gönlüme durulamalıyım kirlerinden. Sevgiyi sürmeliyim ve taramalıyım tüm dağınıklığını salkım saçak. İçimin kabuklarını ayıklamalıyım ve yosunlarından kurtulmalıyım. Artık rahatlamalıyım. Huzursuzluğuma pansuman bir bakım yapmalıyım dipten başa.

Dışımızı süsledik. Evlerimizi süsledik ve sonra yorulup uykuya daldık. Yarım kaldı bir şeyler eksik. İçimizde bir kara delik oluştu. Mutluluğu, sadeliği, güzelliği tüketen. Abiye duygular işgal etti beynimizi ve dar geldi iki beden döpiyes davranışlarımıza.

Hayatımıza son otuz yıldır önce kavramlar girmeye başladı sonra da anlamları. İşgal altına alınan benlik coğrafyamızda olup bitenleri anlamak kadar tarif etmek de zor elbette. Otuz beş sene evvel insanların psikolojim bozuldu, depresyona girdim deme şansları yoktu. Özgüven ne idi kimsenin haberi yoktu. Artık, baskı, anti depresan, travma, zamane, milenyum, kuantum, pedogoji, gibi kelimelerle doldurulmuş içi boş cümleler kuruyoruz. Bu laflara dilleri dönmeyen büyüklerimiz bile çaresiz öğrendiler kavramları ve anlamlarını. Dünya çok değişti, ihtiyaçlar farklılaştı diye inanıp oturduk kaldık köşelerimizde. Bu anlamına yabancı olduğumuz ve öğrendikten sonra zehirli bir sarmaşık gibi bedenimizi saran kelimeler hayatımıza girmeseydi ne travmatik olaylar gelecekti başımıza, ne de tevekkülümüz azalacaktı. Direnmeden kabul ettiğimiz bunca derdimiz olmayacaktı belki de. İç dünyamızı lekeleyen ifadelerle kalmadı modern hayat, bizlere başka sürprizler de yaptı. Dış görünüşümüze el atan bir sürü ifade sırada bekliyordu. Kişisel bakım, kavitasyon, cilt ütüsü, peeling, anti ageing, cilt soydurma, postniş, çıt çıt saç, renkli lens, takma kirpik ve daha niceleri dünyamıza sırasını bozarak telaşla girdiler. Pijamalarla yakalandık bütün bu kavramlara. Hazırlıksızdık. Ne süslediğimiz dışımızı ne pulladığımız evlerimizi gerektiği gibi değerlendiremedik acelemizden.

Bir elinde cımbız bir elinde ayna dünyayı güzelleştirmeye çalışan kadınlar aynaya öyle dikkatli baktılar ki kendilerinden başka bir şey olmadığının sihrinde kaybettiler kendilerini. Fıtratlarına savaş açıp 38 bedenin altına düştüler. Savaşlarda mermi taşıyan ninelerin kızlarının bavullarını ve çocuklarını kibar eşleri taşıyordu artık. Platform topukların üzerinde zor ayakta duran ve tansiyonu bir o yana bir bu yana yalpalayan zarif ve modern hanımlar ne zaman sorsanız yorgunlardı artık. Çöken gözlerini ve sarkan göz torbalarını son çıkan Paris kaynaklı ürünlerle rötuşlamak zorunda kaldılar. Pembelik kaybolunca yanaklarından alladılar ve pulladılar tenlerini. Kendilerini süsledi çoğu kadınlar. Ama güzelliklerini kimselere yar etmediler. Otuz beş yaş üstü bekârlar olarak devam ettiler hayatlarına ya da eşlerinden sıcak bir gülüşü, yumuşak bir bakışı esirgediler. Birçok şeyi kahır sandılar. Annelerinin gönül huzuruyla yaptığı birçok şeyi. Yüzlerine bulamaç parıltılarla gündelik saadetler kattılar hayatlarına. Anti ageing niyetiyle gülmediler ve mimik oluşmadı yüzlerinde.

Kavitasyon, meditasyon, spor, peeling, cilt ütüsü, birkaç masum estetik dokunuş derken ne anne ne de sevgili bir eş olmaya vakitleri kalmadı.

Kutsal emanetleri gezerken hazreti Fatıma’nın zarif elbisesine rastladım hazırlıksız. Aniden süssüz ihtişamsız, boncuksuz, pulsuz, taşsız ama tertemiz elbisesiyle karşılaştım. Sanki hala Fatıma’nın sıcaklığını muhafaza ediyordu içinde. Ne kadar bol ne kadar sade ne kadar eprimişti. Çömleği kadar, kısıtlı çeyizi kadar, evi kadar tevazusu olan bir elbise. Beyaz, uzun, geniş elbisenin üzerinde Hasan ile Hüseyin’in annelerine koşup sarılırken tutunduklarında bıraktıkları parmak izlerini görebilirsiniz dikkatli bakarsanız. Peygamberimizin Fatıma’nın kulağına eğilip bir müjdeyi belki de bir teselliyi fısıldarken mübarek gözlerinin takıldığı ilmeklerinde kendinizi kaybedebilirsiniz dilerseniz. Ne kadar sade ve ne kadar asil. Pembecik yanaklarından, beyazı kırmızısına galip narin teninden geriye kalan tek yadigâr. Kefeniyle görülmekten utandığı için, hicabından gece gömülmeyi vasiyet ettiği hayâsını açığa vuran bir sütre. Hepimizin ayıplarını örtmeye ve bizleri gerçek tesettürü anlatmaya yetecek kadar derin hisler taşıyordu üzerinde hala.

Betül Şatır