Tasavvufta İrade Eğitimi

demet_cami_3

İrade; istek, arzu, dilek, emir, sevk güç gibi manalara gelir. İradenin insanların iş ve davranışlarını etkilemesi bakımından çeşitli tanımları yapılmıştır. Buna göre irade; bir şeyin yapılmasına ya da yapılmamasına  muktedir olan hayat sahibinin bu iki şıktan birine kendi isteğiyle hükmetmesidir.[1] Yüce Allah (cc)’da külli, insanda ise cüz’i olarak anlamını bulan iradenin, insanda tesiri içten dışa doğrudur. İçten gelmeyen tesirle ortaya çıkan fiiller, taklid, ikrah veya şuursuzca ortaya çıkmıştır ve kıymetsizdir. Dini bir terim olarak kullandığımız niyet; hayatta, şuurlu, bilerek, severek, planlanmış, hedeflenmiş, sonucu beklenen bir fiile yönelmektir. Bütün azalar içten dışa doğru harekete geçer. Bu sebebten Yüce Allah (cc) Kitap’ta “Ne söylediğinizi bilinceye kadar sarhoş iken namaza yaklaşmayınız” (Nisa,43) buyurur. Rasulü Ekrem efendimiz (sav) de buyururlar ki: “Kim bir iyilik yapmayı ister de yapamazsa ona tam bir iyilik yazılır.”

İnsanın birinci vazifesi (ben cinleri ve insanları ancak kulluk etsinler diye yarattım. (başka bir şey için değil).(Zariyat,51/56) buyruğu ile Yüce Allah (cc)’a kulluk etmek olduğuna göre bunu isteyerek yapması gerek. Tasavvuf erbabı bu ayet-i kerimeyi tefsir ederken (ancak beni tanısınlar diye) ifadesini vermişlerdir. Yani hayatın gayesi rıza-yı Bari yolunda marifetullaha ermek. Mahmud Es’ad Coşan (K.s.) bu yolda bir formül vermişler: “Yap denileni yapacaksınız; kaç denilenden kaçacaksınız; bir de ahlakınızı güzelleştireceksiniz. Tamam ondan sonra marifetullaha, muhabbetullaha ulaşacaksınız.”

İrade eğitimi İslam’ın en temel prensibinden birisidir. Nefsi terbiye etmeden Allah ile kul arasındaki doğru iletişimi kuramayacağımızdan tasavvuf ehlinin tamamı bu konuyu ele almışlardır. Abdülkadir Geylani (k.s.) “İrade, adet üzere gelen (alışılagelmiş, alışkanlık halini almış) şeylerin terki; kalbi, Hakkı taleb etmeye ve Ondan gayrısını (masivayı) bırakmaya yönelme) [2] diye tarif ederler.

İrade her şeyin başıdır. Onu kasıt ve fiil takib eder. İrade her salikin yolunun başlangıcıdır. Her kasıdın ilk menzilidir. Allahu Teala bu hususda şöyle buyurmuştur: “Rablerine sırf O’nun rızasını isteyerek  sabah akşam yalvaran(fakirler)i, (müşriklern arzusuna uyarak)kovma.(6/52) Cenab-ı Zülcelal,  Nebisini ayette vasıfları belirtilen kişilerden uzaklaşmaktan men etmiştir. Bir başka ayet-i kerimede ise “Sabah akşam rızasını dileyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan (fakir mü’minlerden)ayırma.”(Kehf 18/28) buyurarak iradenin hakikatinin Allah’ın rızasını (vechullah) istemek olduğu beyan edilmiştir. Pirimiz bu sözlerine  “Eğer dünyayı istiyorsan ahireti  kalbinden çıkar. Ahireti istiyorsan dünyayı  kalbinden çıkar. Mevlayı istiyorsan, dünyayı da ahireti de kalbinden çıkarmalısın” diyerek açıklık getirmiştir. İmam Rabbani (K.S.) hazretleri de Mektubat’ında; “İsteğin yoksa istemeyi iste” buyurmuşlar.

“İradenin temelinde sevgi vardır. Kulda hakiki irade, havf u reca ile gerçekleşir. (kişinin iradesi yok ise muhabbeti de yoktur. İrade mücerred (başka şeylerden ari) olmadıkca gerçek(makbul) irade değildir. İrade sahibine mürid denilir.”

Mürid gerçek anlamda masivadan sıyrılıp tamamıyle Hakk’a yönelmiş kişidir.[3]

İrade, Allah’ın sıfatlarında bir sıfattır. ve “O’nun işine gelince O bir şey murad (irade) ettiği zaman “0l” der ve olmasıdır.” (Yasin,36/82)

Anlaşılacağı üzere külli iradeye teslim olmayan, Rahman’ın emir ve yasaklarına uymayan iradeye tasavvuf erbabı irade nazarıyle bakmıyorlar. Bu sebeple irade ayarlarını O’nun iradesine göre ayarlıyorlar. “alıcıları doğru yöne ayarlama” ve “her türlü ön yargıdan uzak, dingin bir kalb ile Kur’anı yeniden okuma” tavsiyeleriyle sevenlerini yönlendiriyorlar. Ruh terbiyesi de denilen bu irade hareketi, kitaptan okumak ile olmuyor. Tarihi süreç bize bunu en parlak delilleriyle sunuyor. Hazret-i Peygamberin etrafında halkalanan, bir zaman cahiliye bataklığında en akıl almaz cürümler işlemiş o altın nesil, geçmişe baktıkça göz yaşı döküp ağlarken “Ya Rasulallah anam babam sana feda olsun. Sen bana nefsimden daha a’lasın” diyor, isterse canlarını yolunda feda ediyorlardı. Allah’a kulluğu en ince noktalarıyla O’ndan öğreniyorlardı. Rasulullah’ın dünyayı terkedişlerinden sonra gelenler de bizzat O’nun muhterem eşi Aişe (Radıyallahu anha) dan soruyorlar, O’nu tanıyanların yanına gidip hal ve tavırlarıyla benzemeye çalışıyorlardı. Nesilden nesile aktarılan Peygamberi yaşayış, dergahlar vasıtasıyle olmuştur. “Örnek olarak eğitim metodu en kestirme metoddur” buyururlar Merhum Mahmud Es’ad Coşan(Rha); Yunus Emre “Bir kamil             mürşide varmadan olmaz.” der. Rehberlik eğitimi, insanoğluna Hz. Adem’le başlayan hayat ile ortaya çıkmıştır. Hazık bir hekim gibi insan nefsinin hareketlerini takip edip, talebesini şekillendiren manevi muallimler eliyle olmuştur. Bu eğitim metoduna “tasavvuf” demişler. Arınmaya çalışmak. Yani gönlü Allah rızasından başka şeylerden arıtmaya çalışmak. Tabiinden sonraki dönemlerde sistemli hale gelmiş. “Kulluk coşkusu, ibadet neşvesine ulaşmak bu yolla oluyor. Başka türlü kuru oluyor. Katı Müslüman oluyor” Yunus Emre’miz ne güzel söylemiş:

“İşitin ey yarenler, aşk bir güneşe benzer

Aşkı olmayan kiş misali taşa benzer.”

Tasavvufun ana hedefi, kulu Allah’ın seveceği hallerle hallendirmek olduğundan,insanda üç ana meselenin tahakkukuna çalışıyor. Bunlar; Nefsi terbiye etmek, Ahlakı güzelleştirmek, Marifetullahı elde etmek.” [4] Denilmiştir ki; şu hususlar müridlerin (Allah’ın Rızasını isteyenlerin ) sıfatlarıdır:

  • Allah’ın rızasını(sevgisini) nafilelerle elde etmek.(Bu sayede Kutsi Hadis’de belirtildiği üzere, gören göz, işiten kulak, tutan el…sırrına ermek)
  • Ümmetin bütün fertlerine samimi bir şekilde öğütte bulunmak.
  • Halvet ile üns etmek (ibadetle meşgul olacağı yalnızlıktan hoşlanmak)
  • Kaderin hükmü ile ilgili sıkıntılara sabretmek
  • Allah’ın emrini (nefsin arzularına) tercih etmek
  • (Sana nazar etmekte olduğunu düşünerek) bakışından haya etmek
  • Sevdiği şeyi yapmak için bütün gayreti harcamak.
  • O’na ulaştıran bütün sebeplere derhal tevessül etmek[5]

Bursalı İsmail Hakkı Huccetü’l Baliğa’sında buyururlar ki “Malum ola ki, insanın kemali kalbde olan hal iledir. Amel-i kalıb ile değildir. Gerçi amel-i salih kalbe kuvvet vermekten hali değildir. Zira a’mal-i şer’iyyeden ulum ve maarif-i ilahiyye tevellüd eder. Kemal-i ma’rifet a’mal-i salihaya mevkufdur. Bu cihetten talib-i marifet olan ilm-i şer’iye muhtactır. Zira ilm-i şer’i olmazsa amel-i şer’i dahi bulunmaz. amel-i şer’i bulunmayıcak marifet-i hakikiye dahi bulunmaz. Ve bimarifet ademe arif denilmez…..Vesselam

Emine Yalçınkaya

[1] Dini Kavramlar Sözlüğü, DİB yayınları, Ankara,2006).

[2] Abdulkadir Geylani, Hayatı, eserleri,görüşleri Prof.Dilaver Gürer; İnsan Yayınları 1999

[3] Abdulkadiri Geylani,Hayatı, Eserleri, Görüşleri; İnsan Yayınları,1999

[4] Prof. Mahmud Es’ad COŞAN, İslam’da Eğitimin İncelikleri, Tasavvuf eğitimi)

[5] Kuşeyri Risalesi, Dergah Yayınları,1981 2. baskı


Warning: A non-numeric value encountered in /home/kadinveailex/kadinveaile.com/v2/wp-content/plugins/ultimate-social-media-icons/libs/controllers/sfsi_frontpopUp.php on line 63