Tasavvuf Yâr Olup Bâr Olmamaktır

TASAVVUF YÂR OLUP BÂR OLMAMAKTIR

Fahrunnisa Nur

Tasavvuf nedir sorusuna cevaben verilen onlarca güzel tariften birisi de Dede Ömer Rûşenî Hz.lerinin şu güzel cümlesidir: “Tasavvuf; yâr (sevgili, dost, yardımcı) olup, bâr (yük) olmamaktır.”[1]

Tasavvufa ait meşhur tarifleri bir şiir halinde bir araya toplayan Aksaray’daki Olanlar Tekkesinin şeyhi İbrahim Efendi’nin(v.1066h.) manzumesinde de bu konu şöyle ifade edilir:

Tasavvuf, her nefeste şark ve garba erişmektir.

Tasavvuf, bu kamu halka nigehban (koruyucu) olmaya derler.

Tasavvuf, sağda solda, uzakta yakında ne kadar ihtiyaç sahibi varsa onların imdadına koşmak, herkesle yakından ilgilenmek, herkesin halini anlamaktır. Zira her fert başka bir âlem, başka bir varlıktır.

Tasavvuf, ihtiyaç sahiplerini araştırıp bulmak, onlara yardım etmek, işlerini kolaylaştırmak, ihtiyaç sahibi olanların dertlerine derman olmaktır. Her ne ki senin yardımına ihtiyaç gösteriyor, sen sebepsin, koşacaksın.[2]

Gerçek tasavvufun ana kaynağı olan Kur’an-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerîflerden de bu konuda örnekler verecek olursak;

“O (takvâ sahibi) olanlar, bollukta ve darlıkta (Allah rızası için) sarfederler, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah iyilik yapan (ve güzel davranan)ları sever.”(Âl-i İmran S.134)

(Takvâ sahipleri yani Allah’ın emirlerine uygun yaşayanlar, dünya malına karşı olan tutumlarında çocukluk safhasını geçmiş fazilet safhasına ulaşmıştır. Çünkü çocukluk safhasındaki insanlar ihtiyacı olsun olmasın, azıcık fayda umduğu şeyi elde etmek için çırpınırlar ve onu elde etmeyince rahat edemezler; aç gözlü ve bencildirler, elindekini kimseye vermemeye ve göstermemeye çalışırlar. İkinci safhadakiler gözünü dünyaya dikmeyip, kanaate ulaşanlardır. Üçüncü safhadakiler ise takvâ sahipleri olup, maddeye bağımlılıktan kurtulup, İslâmî ölçüde kendisine yetecek olandan fazlasını Allah rızası için bollukta ve darlıkta sarfederler. İşte bunlar muhsinlerdir.) [3]

Ve bu infak, yardım, affetmek, ihsan etmek, hatta ihtiyaç anında kardeşini kendi nefsine tercih etmek(îsar hasleti) gibi durumlarda yardım ettiği kişiden hiçbir karşılık beklememek hiçbir şekilde yük olmamak;

Yoksula, yetime ve esire, kendilerinin ‘arzu ve ihtiyaçları’ varken/ ‘seve seve’ yemek yedirirler: “Doğrusu biz sizi, sadece Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür de istemiyoruz, çünkü biz ‘yüzleri ekşiten ve asık suratlı yapan’ (dehşetli ve kara) bir günde Rabbimizden korkarız.” (derlerdi).(İnsan S.8-9-10)[4]

İhtiyaç sahibi olanlara hizmet etmenin nafile ibadetten üstün olduğuna saadet devrinden bir örnek: Hz. Enes (r.anh.): Biz Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem ile beraberdik. Kimimiz oruçlu, kimimiz de değildi. Çok sıcak bir günde bir yerde konakladık. İçimizden güneşten eliyle korunanlar vardı. Gölgesi en çok olanlar gölgelik yapacak abası olanlar idi. Oruçlular uyudular, oruç olmayanlar da çadırları kurdular, hayvanlara su verdiler. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem:”Bugün oruçlu olmayanlar bütün sevabı götürdüler.”buyurdu. Bu hadîs-i şerîf Müslüman kardeşlere hizmetin nafileden üstün olduğunun delîlidir. [5]

Bütün bu hizmetleri, hayırları, infakları yaparken onları tamamen boşa çıkaracak, sevabını yok edecek bir yük olma şekli de iyilikleri saymak, minnet etmek(başa kakmak)tır ki;

“ Bir tatlı söz ve (bir kusuru) bağışlama, peşinden eziyet (ve mihnet) gelen sadakadan daha hayırlıdır. Allah ganîdir (bu tür sadakalara ihtiyacı yoktur), halîmdir (cezalandırmayı ihmal etmez ancak mühlet verir).”(Bakara s.263)

“Ey iman edenler! Allah’a ve âhiret gününe inanmadığı halde, insanlara gösteriş için malını sarf eden adam gibi, siz de sadakalarınızı başa kakarak ve (verdiğiniz kimseyi) inciterek boşa çıkarmayın. İşte bu şekilde mal sarf eden kimsenin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan şu kayaya benzer ki, ona şiddetli bir sağanak (yağmur) isabet edince onu sert (çıplak) bir kaya halinde bırakır. (Bunun gibi gösteriş yapan ve verdiğini başa kakanlar da) kazandıklarından bir şey elde edemezler. Zira Allah kâfirler/nankörler topluluğunu doğru yola eriştirmez”(Bakara S.264)

(Onlar) İslâm’a girmelerini senin başına kakıyorlar. (Seni minnet altında bırakmak istiyorlar.) De ki: “Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Aksine, Allah sizi imana eriştirmekle, sizi minnet altında bırakır. Eğer (imanınızda) doğru kimselerseniz (Allah’a minnettar kalın)(Hucurat S.17)[6]

Büyük mutasavvıflardan Mevlâna Halid-i Bağdadî hazretleri de bu konuda şu tavsiyelerde bulunuyor:

Allah’a vuslata erdiren tarikat yolunu seven kişi kesin olarak bilmelidir ki, mürîdin mürşidiyle olan muamelesinde birtakım edepler olduğu gibi, tarikat ihvanının da kendi aralarında mükellef olduğu bir takım âdâb vardır. Bunları şöylece sıralayabiliriz:

Kardeşinin kusuruna bakmamak, mümkün olursa kardeşlerine malından infak etmek(vermek), ibadet vakitlerini haber vermek, seher vakitleri, Cuma geceleri, kadir ve benzeri gibi faziletli ve mübarek geceleri haber vermek ve bu vesile ile onları tebrik etmektir. Bir mürid uykudan kardeşlerinden evvel uyanıp ibadetlerle meşgul olsa bile kendi ibadetini fazla görerek diğerlerine karşı üstünlük taslamamalıdır. Aksine kardeşlerinin uykusunu, kendi ibadetinden daha halis görmelidir. Çünkü uyumakta olan kimse emir ve yasaklara uyma sorumluluğundan muaftır. Dolayısıyla kendisi her ne kadar erken uyanmış ise de ibadetlerindeki gafletinden dolayı onlardan daha aşağı bir derecede olabileceğini düşünmelidir.

Din kardeşlerinin özellikle çoluk çocuğundan ve akrabasından kimsesiz olanlara yardım etmede gerekli ilgiyi göstermelidir.

Kardeşlerinden hiç biri hakkında kötü niyet beslememeli, hatta geceleri ibadete kalktığında hepsine mağfiretle dua etmelidir.[7]

Kat’i surette kardeşlerine kötü örnek olmamalıdır.

Kardeşlerine hizmeti ve onların ihtiyaçlarını yerine getirmeyi bütün nafile ibadetlerden daha üstün görüp, onlara öncelik tanımalıdır.

Allah-ü Teâlâ kendisine neyi vermişse ondan kardeşlerine de ikram etmeli, hediyeleşmelidir. İsterse bu basit, ucuz bir şey olsun.

Hiçbir yerde imamlık etmeye, baş olmaya kat’i surette özenmemeli, ileri atılmamalıdır. Her meşakkatli işte ise en önde gelmeye çalışmalıdır.

Tembellikten, uyuşukluktan kurtulup nerede olursa olsun kardeşlerinin hizmetine koşmalıdır.

Birbiriyle bozuşan kardeşlerinin aralarını bulup haddi aşanı ikaz eder, mazluma da sabretmeyi ve affetmeyi tavsiye eder.[8]

Bunlara ve bunların benzeri güzel davranış ve hareketlere riayet etmeye gayret etmelidir.

Ve tabî unutulmaması gereken en önemli şey bütün bunları yalnız ve yalnız hiçbir şekilde kullardan karşılık beklemeden Âlemlerin Rabbinin rızasını, hoşnutluğunu kazanmak niyetiyle ihlasla yapmak .

Ve şu büyük mükâfata nail olmak:

“Rableri katında onların mükâfatları, içinde devamlı kalacakları, alt tarafından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Bu (mükâfat), Rabbine (itaatle) içi ürpererek saygı gösteren kimselere mahsustur.”(Beyyine S.8)[9]

 

[1] Tasavvufî Ahlâk 2, M. Zahid Kotku

[2] Tasavvuf,  Mahir İz

[3] Feyzü’l-Furkan, Hasan Tahsin Feyizli

[4] Feyzü’l Furkan, Hasan Tahsin Feyizli

[5] Avârifü’l Meârif, Şihabüddîn Sühreverdî

[6] Feyzü’l Furkan, Hasan Tahsin Feyizli

[7] Mecd-i Talid, Mevlâna Halid-î el Bağdadî

[8] Âdâb, Muhammed b.Abdullah el-Hanî

[9] Feyzü’l Furkan, Hasan Tahsin Feyizli