Tasavvuf ve Ramazan

İslâmcı bir gazetede yazıldığına göre, Ankara’da iki genç tahsilli Müslüman, ana caddede yürüyorlarken biri diğerine birdenbire sormuş:

“Üç gün sonra öleceğini bildirselerdi, ne yapardın?”

Diğeri de gayr-i ihtiyârî şu cevabı vermiş:

“Gider mutasavvıf olurdum.”

Bu cevap, hele modern bir gençten gelince, çok büyük önem ve anlam kazanmaktadır; kısa ama doğrudur. Ölüm bahis konusu olunca iş ciddiye binmekte, işin şakası kalmamakta, gönlü tatmin edecek tam garantili yolun seçilmesi gerekmektedir.

Çünkü İslâm tasavvufu, Peygamber Efendimizin (sas.) hayatını yaşama çabası, şeriatın hayata uygulanma özlemidir; dinî vecibelerin samimiyetle edâsı, iman esaslarının sineye sindirilmesidir; İslâm’ın aslı, ruhu ve özüdür; ibadette ihsan makamıdır; laf değil iş, kâl değil hâldir; gaflet, cehalet ve hurafe değil, ilim-irfan ve agâhlıktır; çünkü büyük din âlimlerimizin ekseriyeti aynı zamanda bir velî ve tasavvuf lideri idiler. Tasavvuf da tefsir, hadis, kelam, akaid ve fıkıh gibi “şer’î” bir ilimdir, Kur’an’dan ve hadisten alınmıştır, fıkh-ı zâhire mukabil fıkh-ı batn ve ilm-i ahvâl-i kalb ve tezkiye-i nefstir.

Tasavvuf nefsi terbiyedir, sağlam iradedir, güzel ahlâktır, sâlih ameldir; tembellik, miskinlik ve atıllık değildir; çünkü İslâm âleminde en büyük liderler, aksiyonerler ve mücahitler bu mutasavvıflar içinden çıkmıştır. Emperyalistler hâlâ en çok mutasavvıflardan korkarlar.

Ehl-i Sünnet tasavvufu, bazı batıl yol ve sapık tarikatlardaki zındıklık ve safsatalardan arı, berî ve paktır; onlar İslâm âleminin ilimden uzak, geri yörelerine sonralardan girmiş, komşu yabancı kültürlerden sokulmuştur. Papaza kızıp oruç bozmaya, sapıklara bakıp asil tasavvufa kızmaya lüzum yoktur. Zaten zındıklarla, sapıklarla en güzel mücadeleyi gene mutasavvıflar vermiş ve vermektedir.

Sâfî tasavvuf hâlâtı, zühd ve takva hayatı, ta “Asr-ı Sa’âdet”ten beri vardı ve kıyamete kadar da –inşaallah– var kalacaktır. Çünkü tasavvuf, Allah’ın rızasını kazanma yoludur ve mutasavvıf da iyi Müslüman, gerçek mü’min, has ve halis kul demektir.

Ramazan da –ilim ve irfanla, basiret gözüyle bakılırsa– gerçekte bir tasavvuf ayıdır. Bu ayda âyet ve hadislerin gereği olarak yaptığımız ibadet ve taatlerle, topluca “dervişleşmekte”, derunî sufiyâne bir hayat sürmeye başlamaktayız. Kur’ân-ı Kerîm ve sünnet-i seniyyede açıkça görüldüğüne göre Ramazan orucunun maksadı ve nihaî hedefi, nefsin terbiyesi, takva ve güzel ahlâkın husulüdür. Dervişin gayesi de bunlar değil midir?

O halde bu dervişlik ve tasavvuf ayınız, hakkınızda hayırlı ve mübarek olsun. Allah cümlemize Yunus, Mevlânâ, Hacı Bayram, Eşrefoğlu, İbrahim Hakkı, Üftâde, Hüdâyî… misali arif ve kâmil kişi olmayı ve sa’âdet-i dâreyni bulmayı nasip eylesin değerli okuyucular!

Mayıs 1987 sayılı İslâm Dergisi başmakalelerinden alınmıştır.