Tasavvuf ve Fenâ Hali -I

İslam Tasavvufu derin, insanı ve varlık âlemini, dünya ve ahireti bütünlükçü bir tarzda içine alan önemli bir ilimdir. Bundan dolayı tasavvufun konusu olan ruhi, nefsani, yani manevi konuları anlaşılabilir, hissedilebilir bir tarzda sistemleştirmiştir. Doğru neticelere varmıştır. Felsefe, psikoloji, tıp gibi diğer müspet ilimleri de insan üzerinden bir bütün olarak ele almıştır.

Bu ilim dalı varlık âlemini, kâinatı, insanın sorumluluk vazifesini, Rabbiyle kendi arasında hatta kendi içindeki münasebetleri, vazifeleri ve sorumlulukları en güzel şekilde açıklamış ve yorumlamıştır. Bunun için tasavvuf, tıpkı fıkıh, hadis, tefsir benzeri diğer İslami İlimlerde olduğu gibi müstakil bir ilim olarak kendine özgü ıstılahlar ve usuller geliştirilmiştir. Tarih içinde duygularımızın ifadesi olan konuştuğumuz dil ve bunun üreticisi düşüncelerimiz geliştiği ölçüde nesiller gelişmiş ve mükemmelleşmiştir. Aynı tarzda tasavvuf, iç âlemimizi ve manevi hallerimizi ifade eden terim ve ıstılahlar geliştirilmiştir. Gerçi yaygın kanaate göre tasavvufu anlatan sufiler değildir. O, varlığın bir realitesidir. Diğer varlık ve bilgi alanları onun gerçekliğini ortaya koymuştur. Onun kendini anlatması gereksizdir. Günümüzde ise esas, gerçek tasavvuf anlatılamaz hale gelinmiştir.
Sufiler tasavvufî konulardan sayılan sabır, tevekkül, rıza gibi terimleri görünen ve anlaşılan şekilde değil, Allah’ın seni o halde bilmesi şeklinde ifade etmişlerdir. Sabır, Allah’ın seni sabırlı bilmesi ve sabırlı kabul etmesidir. Tevekkül, Allah’ın seni mütevekkil bilmesidir. Tasavvufun aslı, kökü Kur’an ve sünnete bağlı sağlam, sahih bir yoldur. Sağlam ve sahih itikada dayanmayan bütün algılar, olgular başka şeylerdir. Bu sağlam itikat olmazsa şu âlemde gördüğümüz, duyduğumuz, bildiğimiz hiçbir şeyin hakikatini anlayamaz, bunun ötesini de ifade edemeyiz. Varılan neticeler yanlış olur; hatta şirk, zulüm, küfür olur. Tasavvufi ıstılahlar, Peygamber Efendimiz’in sahih irtibatı olan irşat ile görevli evliyanın usulüne göre değişir. İmam Şafii’nin ifade ettiği gibi, “Her evliya yeni bir şeriat getirmez yeni bir anlayış getirir.”

Hz. Peygamberin şeriatını yaşadığı asrın idrakine sunar, anlaşılıp hayat bulmasını ve o hayat kaynağından istifade edilmesini temin eder. İşte bu ıstılahlar diğer İslami İlimler gibi sonradan değil Kuran ve sünnetin özünde olan esasların isimleridir. Diğer fenni ıstılahlarda olduğu gibi… Onun için bu kavramların, ıstılahların özü, aslı kitap ve sünnette olan şeylerdir. Asrı saadette yaşanan hususlardır. Şimdi bu ıstılahlar kişinin ilmine, irfanına, seviyesine göre değişir. Tasavvuf erbabının söylemi işin başında, ortasında ve sonunda olanlara göre değişiklik arz edebilir. Âbidler için zahitler için arifler için de durum böyledir veyahut da kalbi sır mertebesine göre değişiklik gösterebilir. Hatta bazı mürşitler aynı şeyleri başka kelimelerle de ifade etmişlerdir. Bazıları da işi teferruata çıkartıp en kısa şekilde ifade etmeye çalışmışlardır. Mesela tasavvufta bütün konular ‘tahliye ve tahkiye” gibi iki kelimeyle ifade edilmiştir.

Niyâzi-i Mısrî der ki:

Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hakk
Pâdişâh konmaz saraya, hâne mamûr olmadan

İşin başı nefis terbiyesidir. İnsanın kendini, haddini bilmesi benlik ve kibirden kurtulmasıdır.

Tasavvuf kitaplarında geçen “men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu/nefsini bilen rabbini bilir’ hadisiyle mutasavvıflar bütün konuların başını ve sonunu Rabbi bilmeye, Rabbi bilebilmek için de kendisinde olan tecellilerini bilmeye bağlamışlardır. Kısacası insan eserden müessire gidecek, cüzden kül’ü tanımaya çalışacaktır. Tanımanın, idrak etmenin en kısa yolu da tanıyan ve bilenin yoluna, sünnetine bağlılıkla olacaktır. Her mürşit bu konuları öncelik sonralık sırasına göre yeniden tedvin edip şekillendirmiştir. Es’ad Coşan Hocaefendi “Yolumuzun Esasları” adlı konferansında “Ana esasımız, birinci esasımız, Kur’an-ı Kerim’e ve sünnet-i nebeviyyeye tebeiyyettir. Kur’an’ın dışında, Peygamber Efendimiz’in sünneti dışında her şeyden Allah’a sığınırız. Kur’an yolundayız, Peygamber Efendimiz’in sünneti yolundayız, itikaden ehl-i sünnet vel-cemaat itikadı üzereyiz.” diyerek kendi önceliğini, usul ve yöntemini net olarak tarif etmiştir. Demek ki asıl bu olmakla beraber usul ve erkân mürşidin yetkisindedir. Bu esasların öncelik-sonralık sırası, mürşid-i kâmilin gördüğü lüzuma, eğitilecek insanların seviyesine göre değişebilir. Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri halifelerine yazdığı mektuplarda şöyle diyor: “Bu tarikatın temeli, mürşidi kâmilin işaret ve emirleriyle hidayete ulaşmak isteyen biri için onun herhangi bir amel ve emrini değiştirmemek, işin başında mürşid-i kâmilin emrettiklerini yerine getirip yasakladıklarını son vermesi üzerine kurulmuştur.” Bu tıpkı küçük bir çocuğun yetişmesi için ana-babanın tercihlerinin öncelikli olması gibidir. Gerçekten şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır. Bir kâmil şeyh buluncaya kadar durum böyledir.

Ey sadık mürit! Sana vacip olan şeyhine karşı edebini muhafaza etmektir. Eğer nefsinin hayrını görmek istiyorsan gafletten uyan. Eğer hakikatte müşahedeyi iddia etmekte sadık isen âdâba riayet ederek kalbini muhafaza et, lezzet ve şehvetteki eğlenceyi bırak. Zira ibadet ve taatte Allah’a yakınlık mertebesinde olan birinin hatası başkasının bin hatasına bedel olabilir. Genişliği ve rahatı terk edip Cenabı Allah’ın azametini tefekkür etmek en güzel servettir. Nefsinin bağlarından kurtulamayan, şeytana mağlup olan insan Allah’a yakın olmaktan men edilir. Şeytanın hilelerinden biri de bir insanı, kendini şeytanın kandıramayacağı iddiasında bulundurmaya çalışması ve onun hilelerinin kendisini etkileyemeyeceği düşüncesine inandırmasıdır. Şimdi bu ıstılahlar ehli olmayanın yanında iddia ve kandırmaca olur. Hatta bugün yapılan menfi çalışmalar, tasavvufu insana zararlı göstermekte, kötülerini öne çıkararak iyileri de gözden düşürmektedir. Es’ad Coşan Hocaefendi bir defasında “Tasavvufu kötü göstermeye çalışıyorlar, biz o isimlerin yerine başka tabirler kullanalım. Takva yolu, kitap- sünnet yolu, asr-ı saadet Müslümanlığı gibi tabirleri kullanılabilir.” önerisinde bulunur.

Yani isimlendirme önemli değildir, öz önemlidir. Öz ise kendi fikrimize göre, düşünce ve tasarrufumuza göre değil Hakk’a göre olmalıdır. Misdak/ölçü yeri orasıdır. Fertlerin kişisel tecrübeleri, zekâ ve akıl seviyeleri hakikati temsil edemez.
Tasavvufta bu işin sonu başındadır. Sâdâtımız böyle buyurmuşlardır. İşin sonundaki netice baştaki niyet ve ihlasa bağlıdır. Bugün için şuna daha fazla dikkat çekmek isteriz. Nitekim Nureddin Hocamız da, teferruattan ziyade işin özüne dikkat çeker, her işi Allah rızası için yapma niyetiyle hareket etmeliyiz, Allah’a vereceğimiz hesabı kendimiz düşünmeliyiz. Bakara 159. ayetinin şuuru ile hayatımızı düzenlememizi sahih kaynaklara yönelmemizi yani her mürşit kendi usulünü kendisi belirler. Mürşit, kitabî bilgilerden ziyade Peygamber (sav)’in hilafet makamına varis olup, sahih sünnetle görev ve irşat yetkisine sahiplerdir. Tasavvuf sosyal bir sektör değildir. Burada diğer sosyal ve siyasi görevlerdeki tayin ve atama gibi bir usul geçerli olamaz. Mürşid-i kâmiller irşat için müridine bazen ciğer sattırır, bazen odun toplattır.

Şimdi konumuza gelecek olursak fenâ kelimesi ıstılah olarak bekâ ile beraber kullanılmıştır. Bunlar seyr-u sülukta birer makamdır, tasavvufi eğitimde bir merhaledir. Kişinin ilim ve irfanına göre değişeceğini ifade etmiştik. Eşrefoğlu Rûmî mürşidi ve kayınpederi Hacı Bayram-ı Velî Hazretlerinin yanında halvete girmiş, bu işin sonu neresidir diye sormuş. Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri “evladım kullukta nihayet yoktur” diye cevap vermiştir. Ahlâkın kemâli ile alakalıdır. Mükemmel olunmaz, mükemmeliyet ancak Allah’a aittir. Ancak kemâl yolunda olunur. Bunun için İmâm-ı A’zam, “Sübhaneke ma abednake hakka ibadetik/Seni tenzih ederiz, hakkıyla sana ibadet edemedik.” şeklinde dua etmiştir.

Bu işin sonu fenâ hali değildir. Bunlar yaşanan halin sözlü bir ifadesinden ibarettir. Tasavvuf tarihinde uzman bilim adamları bile olsa hatta evliya bile olsa mürşid-i kâmil olmayabilir. Aksine ümmî bir zâta bu görev verilebilir. Anlam olarak fenâ, yokluk, geçip gitme gibi manalara gelir bekânın zıttıdır. Bekâ ise devam etme, sebat hali, bulunduğu hal üzerine kalma gibi anlamlara gelir. Istılahta ise fenâ, kişinin behîmî (nefsanî, şeytanî) sıfatlardan arınmasıdır. Bekâ ise kötü sıfatlardan arınan, nefsi tezkiye olmuş bir kimsenin güzel ahlakla ahlaklanmasıdır. Daha önce de ifade edildiği gibi tahkiye ve tahliyedir. ‘Huz ma safa da’me keder/kederi bırak mutluluğu al’ işte bu nefis terbiyelerine göre tahkiye nefs-i emmârenin oniki sıfatından (küfür, şirk, gaflet, cehalet, günahlara dalmak, kibir, hırs, cimrilik, gazap, hased, kin, şehvet) arındırmaktır. Bir insan bu kötü sıfatlarda fânî olursa yani terk ederse onda güzel haller belirlemeye başlar. Bunun akabinde de kötü sıfatlar arttıkça güzel haller kaybolur.

Bizim Nakşi sâdâtımız Gümüşhânevî Hazretleri Camiu’l-Usul’de olduğu gibi bu tür ıstılahlara dalmadan işin özünü icrâ etmişlerdir. Bunu cemiyet ve huzur olarak ifade etmişlerdir. Başkaları gibi kelimeler üzerinde durmamışlardır. Şekil ve suretlere itibar etmemişler. Diğer tarikatlarda olduğu gibi rüyaya, keşfe dalmamışlar. İşi şu dört şeye bağlamışlar: 1- Cemiyet 2-Huzur 3-Cezebât 4-Varidât.

Tasavvufi klasiklerde ise bunu benzeri ıstılahlar teferruatlı şekilde çeşitli yönleriyle ifade edilmiştir. Es’ad Hocamıza gelen kardeşlerimizden birisi kendisine, nasıl hizmet ve irşad ettiğini sorunca Hocaefendi; “Biz kardeşlerimize ibadetlerini yapmalarını günahlardan sakınmalarını ahlaklarını güzelleştirmelerini tavsiye diyoruz.” şeklinde cevap vermiş. Gelen zât devam etmiş, “Böyle tarikat olur mu? Tarikatın belli merhaleleri vardır.” Bu sorgulayıcı tavra Es’ad Efendi yine şöyle karşılık vermiş:

“Evet, belki böyle tarikat olmaz ama Allah’a sevgili kulu olunur.” Bu iş merasimle, tac ve hırkayla olacak mesele değildir.

Yunus ne de güzel özetlemiş:

Dervişlik olsaydı tâc ile hırka
Biz dahi alırdık otuza kırka

Mikdat Kutlu