Tahta Gıcırtısına Hasret Ruhlar…

Screenshot_2014-03-07-10-45-49-1

Özellikle yoğun çalışan, iş hayatının içinde olanların emeklilik hayalleri genelde “yaşlandıktan sonra köye taşınmak, şehirden uzaklaşmak, toprağa yakın olmak” istiyorum gibi olur, duyarız hepimiz.

Özellikle İstanbul’da oturanların hasret kaldığı toprak… Bir keşmekeşin içinde yitik malımız gibi duruyor.

Hayallerimizde kurduğumuz site içinde en azından 3 +1 ev şekilleri ne kadar hapsedildiğimizin resmi değil midir?

Taşa, binaya, inşaat malzemesine sığdırdığımız hayatımız ne kadar doğal?

Yediklerinde içtiklerinde sağlıklı beslenmeyi öne çıkaranlar girdikleri evlerin sağlığını hiç düşünmüş müdür?

Caddenin ortasında durup etrafı seyredin. Ne görüyorsunuz? Çarpık kentleşmenin yanında yükselen binalar. Kutu kutu, santimetresi hesaplanmış. Modern hapishaneler…

İnsan ruhu estetiği sadece giyimde, hediyede, çiçekte vb aradığı gibi yaşadığı mekânlarda da aramalı. Belki de şimdiki hissiz, duygudan uzakta, düşünmeyen, sorgulamayan aciz hallerimizin bir sebebi de yaşadığımız mekânlardır.

Özgür olmak ne ile olur? Para, mal, mülk, kariyer… Bu saydıklarımız belki de özgür olacağız diye köle ediyor… Eski’nin duman tüten sobası, yanan ahşabı, maydanoz, kıvırcık yetiştirilen bahçesi… O kestanelerin, ekmek kızartmalarının tadını unutan var mı? Ayaklarımız bastıkça gıcırdayan yerleri hissetmeyen var mı?

Şekilsiz, taş yığını binaları gördükçe sanayi dönemindeki Avrupa evleri geliyor aklıma. Yığın yığın insanların toplama kampı misali yerleştirilmiş mekânları.

Bu yapılarda huzuru yakalamak geçici mutluluklar veriyor. Kaşık kaşık sunuluyor huzur bize. Doğal olan malzeme, tüketilen, eriyen, yaşlanan, kurtlanan malzemeler bize kendimizi, insan olduğumuzu, özümüzü hatırlatıyor. Tükendiğimizi, deveran ettiğimizi toprağa yaklaştıkça daha bir hissediyoruz. Toprağa yaklaştıkça topraktan geldiğimizi daha bir hatırlıyoruz. Ahşap binalar ruhumuzu daha bir dinlendiriyor…

Güzel görmek, doğala bakmak, doğalı solumak, ruhun estetiği görme arzusu ne kadar sınırlandırılırsa o kadar bunalıyor insan… Kaçacak yerler arıyor…

Camlarında dantelli tülleri, güneşlikleri, adım atınca tahta gıcırtısı sesini özleyenler emekliliği beklemeden bu hayallerini gerçekleştirebilir yeter ki tüketim ve zamana uyma derdi olmasın, Kapitalist sistemin mabetlerine (AVM) akın olmasın…

Tülay Arsal