Şükür ve Nimet

“Hani Rabbiniz, (size) şöyle bildirmişti: ‘Andolsun ki eğer şükrü yerine getirirseniz elbette size (nimetimi) arttırırım. Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok çetindir.’ ”

(İbrahim Suresi 7. ayet)

İbrahim Suresi 4. ayet-i kerimede, her peygamberin Allah’ın kitabını apaçık anlatmak üzere gönderildiği ve kulların da sapıklık veya doğru yol olmak üzere iki tercihinin bulunduğu beyan edildikten sonra, 5. ayet-i kerimede örnek olarak Hz. Musa as’ın kavmine gönderilişi ve tebliği konu edilmiştir.

5. ayet-i kerimenin son kısmında geçen “çokça sabreden ve çokça şükreden” ifadesi dikkatimizi çekiyor. Rabbimiz, bu hatırlatma ve dikkat çekmelerden ibret alacak, ders çıkaracak olanların özelliklerini bu ifade ile beyan ediyor. Anlaşılıyor ki hatırlatma ve öğüt vermenin bu çeşidinden yararlanmak, ancak çokça sabreden ve şükreden kimseler için söz konusudur. Çünkü durum, ya bir mihnet ve imtihan hali, ya da bir ikram ve bolluk hali olur. Mümin, birinci durumda çokça sabreder; ikinci durumda ise çok şükredici olur. Bu ifadeler, müminin, her anında mutlaka bu iki durumdan birisi üzere olması gerektiğine dikkat çekmektedir. Böyle olmayan kimseler, bu ayetlerden yararlanamaz ve zaten onların ayetlere itibar etme ve ayetlerden istifade etme arzuları da yoktur.

Çokça sabreden ve şükreden kul olma arzumuzla, sonraki ayet-i kerimeleri okuyoruz. 7. ayet-i kerimede, hayatımızın en önemli ilkesi olması gereken, kulluk bilincimizin mihenk taşı olan bir duyguyu, daha derinden idrak etme çabamız başlıyor:

“Hani Rabbiniz, (size) şöyle bildirmişti”: Hz. Musa as’ın kavmine söylediği sözlerin içinde geçen bir hatırlatma cümlesidir. Şöyle anlamak gerekir: Rabbinizin size, içinde asla şüphe bulunmayan, çok net olan bildirisini hatırlayın.

“Andolsun ki”: Ayet-i kerime, Arapça dil bilimine göre çok net kesinlik ifade eden kalıpta nazil olmuştur. Yani bu ayet-i kerimede bildirilen durumun aksi asla söz konusu değildir.

“Eğer şükrü yerine getirirseniz elbette size (nimetimi) arttırırım.”: Ayet-i kerimenin maksadı, Allah’ın, nimetlerine şükreden kimseye, bu nimetlerini artıracağını bildirmektir. Bu bir şart cümlesidir. Şart, şükretmek; cevap/sonuç ise nimetlerin arttırılmasıdır.

Burada gerçek şükrün ne olduğunu biraz düşünmek gerekir:

Şükür, saygı ile ve nefsi bu davranışa alıştırarak, nimet verenin nimet verdiğini itiraf ve tasdik etmektir.(1)

Şükür, gizli ve açık bütün hallerde isyandan sakınmakla birlikte, gönül hoşluğu ile itaat etmek hususunda bütün gayret ve çabasını ortaya koymaktır.(2)

Allah’ın vermiş olduğu nimetleriyle Allah’a asi olmamaktır.(3)

Şükür, tevazu ve hasenatı muhafaza etmek, şehvetlere muhalefet etmek, bol bol itaatlerde bulunmak, göklerin ve yerin Allah’ın gözetimi altında olduğunu bilmektir.(4)

Senden daha üstün olana şükür itaat ile senin dengin olana karşı şükür mükafat ile senden daha aşağı durumda olan kimseye şükür ise iyilik ve lütufta bulunmakla olur.(5)

Şükrün hakikati şükürden aciz olmaktır.(6)

Şükür; nimet verene karşı şükretmekte kusurlu hareket ettiğini itiraf etmektir. Bir rivayette geçtiğine göre, Hz. Musa as. şöyle demiş: Elime vermiş olduğun en küçük nimetine, benim bütün amelim bir karşılık olamazken, ben sana nasıl şükredebilirim? Yüce Allah da ona: Ey Musa, işte şimdi bana şükretmiş oldun, buyurmuştur.(7)

Allah’a karşı şükrü yerine getirmek, emirlerine itaat, zikir ve verdiğinden vermekle gerçekleşir.(8)

Bütün bu görüşler ışığında anlıyoruz ki şükür, kulluk bilincidir, kul olduğunu idrak etmek ve bu idrak doğrultusunda Rabbe isyandan kaçınmak, Rabbin emri doğrultusunda hareket etmektir. Dolayısıyla bu dünya hayatı içerisinde istifade ettiğimiz, saymakla bitiremeyeceğimiz(9) nimetleri, hikmetli bir tarzda, yani veriliş amacına uygun olarak kullanmaktır.

Netice olarak diyebiliriz ki, şükür makamı, kulu Rabbini tanımakla meşgul ettiği için güzel bir makamdır. Kulu, aldanış yurdu dünyadan, ulvi âleme yönlendiren, hem dini, hem de dünyevi saadetleri gerektiren yüce ve kıymetli bir makamdır.

Şükrün kesin sonucu nimetlerin arttırılmasıdır. Hz. Cafer es-Sadık der ki: “Nimete karşılık şükür nimetini de işittin mi (yerine getirdin mi), artık daha fazlasının gelmesi için kendini hazırla.”(10)

Nimetin artması birkaç şekilde olabilir. Maddi ve manevi nimetlerin nasıl arttığını değerlendirelim. Maddi/dünyalık nimetlerin artması, zaten günlük hayatımızda tecrübe ettiğimiz, gözle gördüğümüz bir gerçektir. Hangi nimete gerçekten şükretme çabası içinde olmuşsak, o nimet daha da ziyadeleşmiş, güzelleşmiş, bereketli olmuştur. Manevi nimetlere gelince, bu, şükreden kimsenin istikrarlı olarak Allah’ın çeşitli nimetlerini, O’nun çeşitli ihsan ve ikramını düşünüp görmesiyle olur. Bir kimse, kendisine çokça iyilikte bulunanı, o nispette sever. Dolayısıyla nefsin, çeşitli ilahi ihsan ve ikramı düşünüp, görme ile meşgul olması, o kulun Allahu Teala’yı çokça sevmesini gerektirir. Sevgi/muhabbet ise sıddıkların en üst makamıdır. Sonra kul, bazan bu halden nimet verene karşı olan sevgisinin, kendisini nimetle oyalanmaktan bile alıkoyduğu bir hale yükselir. Saadetlerin ve bütün hayırların kaynağının, Allah sevgisi ve marifetullah (Allah bilgisi) olduğunda da şüphe yoktur.

Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok çetindir.”: İkinci bir şart cümlesi ile önceki durumun mukabilindeki durum da açıklığa kavuşturulmuştur ve ayet-i kerimenin bu kısmı tehdit içermektedir. Şart, nankörlük; cevap/sonuç ise çetin bir azaptır.

Nankörlük, şükrün zıddı olan bir davranış biçimidir ve bir nimete karşılık şükür duygusu hissedilmiyorsa, şükrü yerine getirecek davranışlarda bulunulmuyorsa, bu nankörlüğün başlangıcıdır. Yani kul, nimete karşılığında ya şükreder ya da nankörlük, başka bir ihtimal yoktur. Nankörlük, nimet verenin Allah olduğunu bilmemektir. Nankörlük ve küfür arasında, ince bir çizgi vardır. Küfür Allah’ı inkâr etmek; nankörlük ise nimet verenin Allah olduğunu inkâr etmek/görmemektir. Nankörlükte ısrar da küfre doğru yol almaktır.

İlahi azap, ahiret yurduna dair bir tehdit olmakla birlikte, bu dünya için de geçerlidir. Şöyle ki şükreden kulun kalbine bir nur var olur ve bu durum, Allah dışındaki her varlığın o kula hizmet etmesini gerektirir. Nankör bir kulun kalbi ise, bu nurdan boş ve uzak olduğundan, zayıflar ve değersizleşir. Bu durumda da Allah’tan başka her varlık, ondan hizmet bekler ve onu hakir görür. Bu şekilde bir hayatın da, insan için ne kadar çekilmez olacağı aşikârdır.

Bu ayet-i celile ile Hak ile meşgul olmanın, dünya ve ahirette bütün hayır kapılarının açılmasına; sırf dünyalık şeylerle meşgul olarak marifetullahtan yüz çevirmenin de dünya ve ahirette çeşitli afet ve korku kapılarının açılmasına sebep olduğunu ile bir kez daha fark etmiş olduk. Çokça şükreden ve çokça sabreden kullardan olarak, ibret almamız duası ile…

Zeynep Yaren

 

(1) Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb
(2) Kurtubi, el-Camiu’l-Ahkami’l-Kur’an, Sehl b. Abdullah’ın görüşü
(3) age, Cüneyd-i Bağdadi’nin görüşü
(4) age, eş-Şibli’nin görüşü
(5) age, Zünnun el-Mısri’nin görüşü
(6) ege, Cüneyd-i Bağdadi’nin diğer görüşü
(7)age, Bakara S. 52. ayet tefsiri
(8) Hasan Tahsin Feyizli, Feyzu’l-Furkan Tefsirli Meal
(9) “Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışsanız onu sayamazsınız…” Nahl S. 18. Ayet
(10) Kurtubi, el-Camiu’l-Ahkami’l-Kur’an