Sûfî Yaşamın Gençliğin Ahlâkî Değer Yargılarının Gelişimine Katkısı (1. Bölüm)

Özet

Gençlik, bireyin gelişim aşamalarının merkezinde bulunan bir dönem olarak, bireysel ve toplumsal planda ahlâkî tutum ve davranışların yerleştiği ve karakter haline geldiği bir evredir. Bu nedenle genç bireylerin kişilik gelişimleri üzerinde özenle ve titizlikle durulması gerekmektedir. Yetişkin bireylerin model olma konusunda ciddi rol almaları gereken bu evrede, yetişkin-genç ilişkisinin karakter yapısı genç bireyin ahlâki karakterini doğrudan etkileyen bir durumdur. Bu çerçeveden bakıldığında genç bireyin çevresinin hangi karakter yapısıyla hareket ettiği önem arz eder. Modern Batı Medeniyeti’nin ağırlıklı olarak hâkim olduğu günümüz dünyasında yetişkinlerin ve dolayısıyla gençlerin kişilik gelişimi daha çok bedensel arzu ve isteklerin tatmini çerçevesinde oluşmaktadır. Bu durumda insanı diğer canlılardan farklı kılan ruhsal boyutunun arzu ve istekleri gündem dışına itilmekte ve dolayısıyla kişinin ahlâki gelişimine yansımamaktadır. Bu durumda günümüz şartlarında gençlerin ahlâki yozlaşmalarına engel olabilmek için çeşitli çareler aranmaya çalışılmaktadır. Bu noktada çare üretebilecek geleneklerden birinin de sûfî gelenek olduğu kabul edilebilir. Biz de bu tebliğimizde sûfî yaşam biçiminin bazı özelliklerini gündeme getirerek genç bireylerin ahlâki gelişimine katkısını sunmaya çalışacağız.

Anahtar Kelimeler: Ahlak, Değer, Gençlik, Mâneviyat, Tasavvuf.

Giriş

Bireyin yaşam modeli bizzat kendisinin zihinsel algılamasına bağlı olarak gelişme gösterir. Birey kendini nasıl değerlendirirse ona göre hayatını dizayn eder ve tutum ve davranışlarını kabul ettiği zihinsel eğilimlere yani değer yargılarına uygun şekilde düzenler. Buna göre değerler sistemi, birey ve toplumların kişilik ve kimliklerini belirleyen zihinsel algı ve yapıyla yakından ilişkilidir. Bu noktada değer kavramını tanımlamak yerinde olacaktır. Kısaca ifade edersek değer, ‘insan tutum ve davranışlarını yönlendirici bir karaktere sahip zihinsel eğilimler ve kabullerdir’ çünkü bir şeye doğru-yanlış, iyi-kötü, helal-haram gibi yargılar değer algılarımıza dayanmaktadır.[1] Değer algılarımızı neler yönlendirir diye bir soru soracak olursak, ‘inanç ve düşünce tarzları’ şeklinde cevap vermek mümkündür. Bu durumda, insanın fiillerinin gelişimi konusunda şöyle bir şema çizilebilir: İnançlar ve düşünceler/değer yargıları/tutum ve davranışlar. Buna göre, değer yargılarımızın yapısı ve içeriği inanç ve düşüncelerimizin yapısı ve içeriğine doğrudan bağlı olarak gelişmektedir. Bu nedenle ahlâki değer yargıları da bireyin inanç ve düşüncesine göre şekillenmekte ve ahlâki tutum ve davranışları da buna göre tezahür etmektedir.[2]

Değer yargılarının mahiyeti insanın mahiyetinin ne olduğu sorusuna verilecek cevapla doğru orantılıdır. Bu durumda şu soruyu sormak önem arz etmektedir. İnsanın özü/mahiyeti nedir? İnsan özü itibariyle maddî bir varlık mıdır yoksa mânevî bir varlık mıdır? Bu sorulara verilecek cevap insan benliğinin nasıl şekilleneceği konusunu da doğrudan etkileyen bir unsur olacaktır. Genel olarak bakıldığında insanın özü konusunda iki temel yaklaşımın varlığından bahsetmek mümkündür: İnsan maddî bir varlıktır ve bu nedenle de maddî ihtiyaçları değerli ve önemlidir. İnsanın mutluluğu da bu maddî ihtiyaçların giderilmesine bağlıdır.[3] Buna karşın, ikinci yaklaşım insanın özü itibariyle mânevî bir varlık olduğunu savunur. Bu görüşe göre insanın mânevî ihtiyaçları değerlidir ve bu ihtiyaçları iradeli olarak gösterdiği ahlâki davranışlar sayesinde giderdiğinde ancak mutlu olabilir.[4]

Buna göre, bireyin mutluluğunu mânevî ihtiyaçlarını gidermeye ve dolayısıyla iradeli bir şekilde gösterdiği ahlâki davranışlarına bağlamak mümkün gözükmektedir.[5] Bu noktada kısaca ahlak kavramını tanımlamak yerinde olacaktır. Ahlak ‘insanın iyi veya kötü olarak vasıflandırılmasına yol açan mânevî nitelikleri, huyları ve bunların etkisiyle ortaya konan iradeli davranışlar bütünü[6] olarak değerlendirilebilir. Bu tanıma göre insanın bütün davranışlarının ahlakla doğrudan veya dolaylı ilişkisi söz konusudur. Çünkü davranış türü ne olursa olsun, sonuç itibariyle, davranışların özünde ahlâki ilkelerin etkisi ve yönlendirmesi söz konusudur.

İnsanın mutluluğunun ahlâki anlamda değer atfettiği davranışları gerçekleştirmekle mümkün olacağını dikkat çekmemizin nedeni, genelde bütün ilâhî dinlerin ve özelde de ilâhî dinlerin son halkası İslam dininin ahlâkilik konusuna dikkat çekmiş ve insan davranışlarında ilâhî ahlâka uygun olma şartı aranmış olmalarıdır. Bu çerçeveden bakıldığında, özünde rûhî bir yapıda olan insanın yeryüzüne maddî bir varlık olarak inmesinin ardından, Yaratıcı güç kendisini vahiy yoluyla uyarmış, maddî dünyanın ve maddî bir yapıya sahip bedeninin arzu ve isteklerinin rûhî ve mânevî yapısını tahrip edebileceğini çeşitli şekillerde vurgulamıştır. Söz konusu bu maddî isteklerden doğan hazların insanı materyalist bir bakış tarzına itebileceğine dikkat çekilmiştir.[7] Buna rağmen tarihe baktığımızda, insanı sadece maddî boyutuyla değerlendiren ve davranışlarını materyalist bakış tarzına göre şekillendiren insan ve toplum tipleri Hz. Âdem Peygamber’in çocuklarından itibaren varlığını sürdürmüş ve bugün de varlığını devam ettirmektedir. Bu perspektiften bakıldığında, tarihte maddî arzu ve isteklerin meydana getirdiği hazlara dayalı gelişme gösteren medeniyetler kurulmuş ve buna karşın rûhî ve mânevî istek ve arzuların oluşturduğu hazlara dayalı medeniyetler de var olagelmiştir. Aslında bu iki durum her zaman çeşitli şekillerde ve oranlarda var olmaya devam etmişlerdir. Fakat önemli olan ağırlıklı olarak hangisinin daha çok bireyi ve toplumu etkilemesi meselesidir.

Yakın dünya tarihi dikkate alındığında, kısa bir değerlendirme yapacak olursak, modern çağın öncesinde Batı ve Doğu toplumlarında daha çok mânevî boyutun, oranları farklı olsa da, birey ve toplumların yaşamlarında ağırlıklı olarak bulunduğunu söylemek mümkündür. Söz konusu dönemde toplumda hâkim olan değer yargıları inanç ilkelerine uygun mânevî ve ahlâki değer yargılarına dayanmaktaydı. Bu da bireylerin çoğunun – içselleştirsin veya içselleştiremesin – bir şekilde mânevî değer yargılarına göre yaşama durumunu doğurmaktaydı. Buna karşın, Batı’da ‘aydınlanma ve rönesans’ ile birlikte, zaten kısmen varlığını öteden beri devam ettiren maddî hazlara dayalı yaşam biçiminin daha da çok artmasına ve Batı toplumlarının gündemine oturmasına yol açmıştır. Batı’da meydana gelen teknolojik gelişme de maddî yaşama yönelik hayat algısının daha yüksek bir noktaya çıkmasına neden olmuştur, çünkü teknoloji daha çok maddî boyutlu bir yapıya sahip olduğu için, mânevî ilkelere göre dizayn edilmediğinde, materyalist bakış tarzını besleyen bir unsur olmaktadır. Bu çerçeveden bakıldığında günümüzde, Batı tarzı modernizmin ve onun doğurduğu postmodern bir anlayış çerçevesinde gelişen modern Batı ve Doğu toplumları daha çok seküler bir yaşam tarzına kaymış durumdadırlar.[8] Dîni yaşamın hala varlığını ciddi bir şekilde koruduğu Doğu toplumlarında ve özellikle de İslam toplumlarında seküler yaşam yer yer kısmen yer yer de daha baskın olarak yaşanmaktadır. Bu anlayışa paralel olarak, ahlâki değer yargıları da seküler yaşam tarzına uygun olarak materyalist bir boyutta gelişme göstermektedir.

Seküler Batı Medeniyeti’nin etkisinde yaşanan günümüz dünyasında ortaya çıkan ahlâki problemler mânevî geleneklerin tekrar gündeme gelmesini gerektirmektedir, çünkü günümüz insanı inanç değerlerini içselleştirip karakter yapısına yerleştirmede sıkıntılarla karşı karşıya kalmaktadır.[9] Bundan da en çok gençler etkilenmektedirler çünkü kişilik ve kimliklerini oluşturma aşamasında olan gençler, içinde yaşanılan durumdan direk etkilenen gruptur. Bu çerçeveden bakıldığında, içinde yaşadığımız modern dünyanın materyalist bakış tarzının etkisiyle günümüz gençliğinin ahlâki değer yargıları daha çok alt benliğin hazza dayalı arzu ve istekleri çerçevesinde gelişmekte ve bu nedenle birçok genç mânevî değer yargılarından yoksun bir yaşam tarzı sürmektedir. Müslüman kimliği çerçevesinde yaşadığını iddia eden birçok genç bile inancının değer yargılarından uzak bir yaşam modeli içinde hayatını idame ettirmektedir. Bu nedenle birçok resmi ve sosyal kurum değerler eğitimi konusuna eğilmiş ve dîni ve sosyal bilimlerden istifade ederek çeşitli önerilerde bulunmuş ve bulunmaya da devam etmektedir. Gençlerin ahlâkî değer yargılarının gelişimi konusunda birikiminden istifade edilebilecek geleneklerden biri de İslam düşüncesi içerisinde gelişme göstermiş sûfî gelenektir. Şimdi tebliğimizin ana konusu olan bu konuyu incelemeye geçebiliriz.

Sûfî Yaşamın Gençliğin Ahlâkî Değer Yargılarının Gelişimine Katkısı

Tasavvufun ‘nefs tezkiyesi/benliği temizleme ve kalp tasfiyesi/kalbi arındırma[10] olarak da tanımlanması ahlakla ve ahlâki değerlerin oluşumuyla çok yakın ilişkili olduğunu göstermektedir. İyi ve faydalı ahlâki değerlerin kazanımı, kötü ve zararlı olanların da terk edilmesi sûfî hayat felsefesinin temel amaçlarındandır. Bu amacın gerçekleşmesi için sûfî gelenek alt benliğin hazza dayalı arzu ve isteklerine karşı mücâhede etmeyi öngörür[11]. Söz konusu bu mücâhede algısı, ahlâki değerlerin oluşmasında kişiye içsel ve ruhsal bir dinamik kazandırır ve ilâhî ahlâka uygun davranışlar sergileme konusunda başarı sağlatır. Dîni emirleri azimetle yerine getirme, istikamet ve itidal üzere bir yaşam sürme ve daha ileri aşamada rûhî ilham ve keşifler kazanma amacıyla gerçekleşen sûfî mücâhede tarzı bireye sağlam bir irade yapısını kazandırabilir ve mânevî değer yargılarının kolaylıkla kişilik yapısına yerleşmesine yol açabilir.[12]

Bu sebeple, yukarıda ifade edildiği gibi, mânevî karakter eğitimi konusuna vurgu yapan ve bu konuda uygulamalı bir şekilde eğitim modeli öneren sûfî geleneğin birikiminden istifade ederek günümüz gençliğinin ahlâkî ve mânevî gelişimine katkı sağlamak mümkündür. Genç bireyin alt benliğin hazza dayalı arzu ve isteklerine karşı durmada en çok zorlandığı durum iradesinin henüz yeterince güçlü olmamasıdır. Bu durumda sûfî yaşamın mânevî içerikli mücâhede tarzının – yukarıda söz konusu ettiğimiz – ruhsal dinamik sağlaması sayesinde genç birey iradesini kuvvetlendirebilecek ve alt benliğin dayattığı fizyo-psikolojik isteklere sınır koyabilecektir. Yukarıda ifade edildiği gibi, değer yargılarının inanç ve prensiplere göre şekillendiğini göz önüne alırsak, sûfî mücâhede tarzının öngördüğü mânevî ilke ve prensipler nelerdir ve bu ilkeler gençliğin ahlâkî değer yargılarının mânevî karakterde gelişmesine nasıl katkıda bulunabilir sorularına cevap aramak konumuz açısından önem arz etmektedir.

Sûfî gelenek, hayatı mânevî ölçüler çerçevesinde yaşama ilkesine bağladığı için, nefsin bedensel hazlara dayalı arzu ve isteklerinin mânevî gelişimin yeri olan kalpte güç oluşturmasına engel olmayı prensip olarak kabul eder ve bunu yaşamın gayesi haline getirir. Buna göre birey sürekli olarak bencil isteklerine karşı durmalı ve evrensel olan değer yargılarına ulaşma gayretinde olmalıdır. Kendine sınır koyabilme iradesini geliştiren bu karşı koyma durumu, yukarıda ifade edildiği gibi, genç birey için de iradeyi güçlendirici bir motivasyon olarak kullanılabilir. Fizyo-psikolojik değişimlerle çocukluk yaşamından ve dolayısıyla naiflikten çıkan genç birey çoğunlukla ikilemde kalmakta, iyi olan davranışları gerçekleştirme konusunda kuvvetli bir iradeye sahip olamamaktadır. Bu durumda genç bireye sûfî yaşamın öne çıkardığı iyi olanı gerçekleştirme/ihsan duygu ve düşüncesiyle hareket etme motivasyonu kazandırılabilir; kalbinde iyi ve güzel olan tutumlara sahip olma eğilimi genç bireyi olumlu anlamda güdüleyebilir ve iradesini olumlu yönde kullanmasını sağlayabilir.[13]

Sûfî geleneğin en temel ilkesi tevhidi/Allah’ın varlığını ve birliğini görerek ve müşâhede ederek yaşama dönüştürmektir. Sûfîler içselleşmemiş ve bireysel anlamda hazmedilmemiş tanrı inancına ilgi duymazlar ve inanç değerlerini benlik yapısına tutum ve davranış olarak yansıtarak yaşamak isterler. Bu arzu, değer yargılarının pratikte uygulanması gereğini doğurmaktadır. Çocukluğundan itibaren kendisine Yaratıcının bir ve tek olduğu söylenen genç Müslüman bireye sûfi bakışın öngördüğü müşâhede yoluyla Rabbini tanıma motivasyonu yüklenebilir ve böylece Allah inancının bireysel aşamada yeniden canlanması ve tazelenmesi sağlanabilir. Bu şekilde kimlik arayışı içerisinde bulunan genç birey, taklidi olarak kabul ettiği tanrı inancını içselleştirme boyutuna geçebilecektir.[14]

Sûfî geleneğin inanç konusundaki bu içselleştirme motivasyonu mücâhedeyi gerektiren bir durumdur. Bu nedenle sûfî algıya göre mücâhede olmadan müşâhede gerçekleşmez.[15] Çünkü inandığımız Yaratıcıyı O’na kulluk yapmadan tanımak mümkün değildir. Mârifetullah/Allâh’ı tanıma kavramıyla sûfî düşüncede ifadesini bulan bu durum, kendini tanımadan da gerçekleşmemektedir. Tasavvuf literatüründe ‘Kendini bilen/tanıyan Rabbini bilir/tanır’ önermesiyle ortaya konan bu algı tarzı, bireyi bütün varlığı tanıma gayretine yönlendirir. Bu durum hem teorik hem de pratik anlamda ciddi bir gayretin/mücâhedenin yapılmasını gerekli kılar. Bu nedenle sûfî yaşam tarzı bireyin nefsinde bulunan menfi algı ve huylara engel olmak için gerekli mücâhede yollarını ortaya koymaya çalışmaktadır. Söz konusu ettiğimiz bu mücâhede tarzının şahsiyetini geliştirme sürecini yaşayan genç bireye kişiliğini mânevî yapıya göre şekillendirme fırsatını verebilecektir. Genç bireyin, içinde bulunduğu dönem gereği, kendini gerçekleştirme motivasyonuna açık olması bu mücâhedeyi yapabilme cesaretini göstermesine yol açacaktır.

İbrahim Işıtan’ın bu bildirisi Sinop Üniversitesi Uluslararası Gençlik ve Ahlâk Sempozyumu’nda sunulmuştur.
[1] Değer kavramı ve tanımı için bk. Hamdi Kızıler ve İlyas Canikli. (2015). Değerler Eğitimi. Karabük: Deneme Yayınları, s. 15-52.
[2] İnanç ve değerler konusunda bilgi almak için bk. Hasan Tutar. (2012). Sosyal Psikoloji. Ankara: Seçkin Yayınları, s. 157-185.
[3] Bu anlayış materyalizm bakış tarzından kaynaklanmaktadır. Materyalist bakış tarzı madde-ruh ayrımına gitmez, birbirinden bağımsız varlık-düşünce düalizmine karşı çıkar ve böylece maddeyi tek gerçeklik kabul eder ve her şeyi ona indirger. Bu anlayışın tabii sonucu olarak metafizik reddedilmiş olur ve dolayısıyla da spiritüalizm, idealizm, rasyonalizm vb. gibi disiplinlere yer kalmaz. Bu nedenle, materyalist bakış tarzında Tanrı inancı, ibadet, melek, vahiy, peygamber, kutsal kitap ve ahiret gibi inançlar yanılgı olarak kabul edilir çünkü tabiatüstü varlıklar ve fizikötesi kanunlar yoktur. Buna göre, tabiatta determinizm esastır ve varlığı metafizik sebeplere bağlamaya da gerek yoktur (Aydın Topaloğlu. (2003). ‘Materyalizm’, DİA. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, c. 28, s. 137).
[4] Bu anlayış mistik/ruhî bakış tarzından kaynaklanmaktadır. Mistik bakış tarzına göre insan, ruhunda mevcut daha derin ve üstün bir idrakle, tabiatının normal sınırlarını aşarak Tanrı ile bir olabilir ve yücelebilir. Bu anlayışa göre insanda iki ‘ben’ vardır: suflî ben ve ulvî ben. Sûflî/egoist ben ulvî benin oluşmasına engeldir ve bundan dolayı da aşılmalıdır. Ulvî ben ise suflî âlemdeki yaşantıların ürettiği hayalî benden ayrılarak evrenin iç yüzündeki birliği kavramayı ve mutlak varlıkla bir olmayı ister. Bu çerçeveden bakıldığında, ruhu gerçek yolundan alıkoyan, onu suflî benin ya da dünyevî hayatın hâkimiyeti altına sokan ve Tanrı’dan ayıran bütün niteliklerden arınmak gerekmektedir (İlhan Kutluer. (2005). ‘Mistisizm’, DİA. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, c. 30, s. 189).
[5] Bk. Mustafa Çağrıcı. (2008). Saadet, DİA. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, c. 35, s. 320.
[6] Bk. Mustafa Çağrıcı. (1989). Ahlâk, DİA. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, c. 2, s.1.
[7] Bu konuda geniş bilgi almak için bk. Mustafa Çağrıcı. (1989), s. 1-9.
[8] Bk. Alan Aldridge. (2015). Sekülerleşmenin Yükselişi ve Dinin Toplumsal Önemini Kaybetmesi, çev. İhsan Çapcıoğlu ve Sinan Yılmaz, ‘Sekülerleşme, Klasik ve Çağdaş Yaklaşımlar’ içinde, ed. M. Ali Kirman ve İhsan Çapcıoğlu. Ankara, Otto, s. 75-117.
[9] Bu konuda örnek olarak bk. Grace Davie. (2015). Yeniden Kutsallaşma, çev. M. Ali Kirman, ‘Sekülerleşme, Klasik ve Çağdaş Yaklaşımlar’ içinde, ed. M. Ali Kirman ve İhsan Çapcıoğlu. Ankara, Otto, s. 253-276.
[10] Bk. Reşat Öngören. (2011). Tasavvuf, DİA. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, c. 40, s. 119.
[11] Tasavvufta cihad ve mücâhede denilince genellikle kötülüğü emreden nefse (Yûsuf 12/53) ve şeytana karşı verilmesi gereken savaş akla gelmektedir. Mcâhede kavramı hakkında daha geniş bilgi almak için bk. Süleyman Uludağ. (2006). Mücâhede, DİA. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, c. 31, s. 441.
[12] Tasavvuf literatüründe ‘irade’ kavramı alışkanlıkları terk etme ve Hakk’a giden yola girip bunun gereklerini yerine getirme anlamında kullanılmıştır (Süleyman Uludağ. (2006). Mürid, DİA. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, c. 32, s. 48).
[13] Sûfî gelenekte ihsan kavramı iyilik ve lütufta bulunmak, bir işi en güzel şekilde yapmak, Allah’a ihlasla kulluk etmek anlamlarında kullanılan bir terimdir. Daha fazla bilgi almak için bk. Mustafa Çağrıcı. (2000). İhsan, DİA. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, c. 21, s. 544-546.
[14] Sûfîler kendilerine has tevhid anlayışına ‘tevhîd-i sûfiyye, tevhîd-i hâlî, hakîkat-i tevhîd, tevhîd-i amelî’ gibi isimler vermişlerdir. Bu ifadeler onların tevhidi sadece bilgi ve sûretten ibaret görmediklerini ortaya koyması bakımından önemlidir. Sûfîlere göre tevhid duygu ve sevgi ağırlıklıdır, keşif ve ilhama dayanır ve sülûkü gerektirir. Bu konuda daha çok bilgi almak için bk. Süleyman Uludağ. (2012). Tevhid, DİA. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, c. 41, s. 41-42.
[15] Sözlükte ‘görmek, şahitlik etmek, gözlemlemek, bir nesnenin hakikatine vâkıf olmak’ anlamlarına gelen müşâhede kavramı tasavvufta Allâh’ın zuhur ve tecellilerini görmeyi, seyir ve temaşa etmeyi ifade eder. Müşâhedenin gözün müşâhedesi, kalbin müşâhedesi, ruhun müşâhedesi ve sırrın müşâhedesi gibi mertebeleri vardır. Daha çok bilgi almak için bk. Süleyman Uludağ. (2006). Müşâhede, DİA. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, c. 32, s. 152-153.