Şiirde Hz. Ali

DSC_0205

İslam Tarihinde olduğu gibi mü’min gönüllerdeki müstesna yerini yüksek ahlakî ve insanî vasıfları  ile elde eden Hz. Ali Efendimiz dini, ahlaki, içtimai ve edebi hayatımıza pek çok yerinden duhul etmiş ancak özellikle “kahramanlık, cömertlik, ilim, irfan ve velayet timsali” olarak bahis konusu edilmiştir. Düşünürler, mutasavvıflar, divan ve halk şairleri, ozanlar hasılı sünnisi alevisi ondan ilham almış, hayatının manası, gönül ateşi, nefes hevesi edinmiştir.

Resulullah Efendimizin Hz. Ali’yi “İlim şehrinin kapısı” olarak tanımlaması ile başlayan ilim yolculuğu kendisine biçilmiş bu görev ve Resulullah’In bereketli duaları sebebiyle sonradan gelenlere eşsiz misaller verecek zirvelere ulaşmıştır.

Dedi iki cihânın sevgilisi

Benim şehr-i ulûm oldur kapısı.[1]

Hz. Ali Efendimiz böylece İlim denilince akla gelen ilk kişi olmuş öyle ki bu vasfı onu Allah’ın Arslanı kılan kahramanlığının dahi önüne geçmiştir. Her ilim sahibi onun mertebesine erişmeyi murad etmiş Nabi gibi:

Bulagör öyle medîneye vusûl

Ki kapusı ola dâmâd-ı Resûl

Ancak her defasında kendisini onun dünunda bulmuştur. Hayretî gibi:

Zerreyiz kim Mustafânın mihr-i ser-gerdânıyız

Katreyiz kim Murtazânın ilmi deryâsındayız.

Nev’î ise böyle bir kapıda muradına ermiş nice sultanın dahi bir köpek sadakatiyle beklemeyi ve hizmet etmeyi kendilerine şeref sayacaklarını ifade söyler.

Nebî medîne-i ilm oldı bâbı şâh-ı Necef

O dergehin itiyem ol kapıda derbânem

O savaş alanlarında kılıç, ilim ve söz meclislerinde kalem ve kelam silahşörü olmuştur. Sözleri şiirleştirilmiş, şiirleri ciltlerle kitaplara işlenmiş, ismi duvarlara hâkk’edilmiş, sevgisi her mü’min sineyi kuşatmıştır. Onun için yazılan şiirler buram buram hasret, muhabbet ve hüzün rayihaları saçar, onun için söylenen sözler büyüklüğüne erişemeyen öykünmelerin çaresizliğini anlatır. Herkes eserlerine onunla kıymetlendirmek hevesindedir. Divan şairleri, onun ilâhî sırlara mazhariyetinden, irfan ehli oluşundan, velîliğinden, erdiği manevî hâl ve mertebelerden bahsederken “esrâr-ı ilâhîye mazhar, mahrem-i sırr-ı ilâh, mazhar-ı envâr-ı celî, mevrid-i vâridât-ı Sübhânî, esrâr-ı ceberûtîye mecma„, mugayyebât-ı eşyâya vâkıf, vâkıf-ı esrâr, vâkıf-ı hakîkat-i esrâr-ı kâyinât, râz-dâr-ı illet-i îcâd-ı ekvân, vâkıf-ı hakîkat-i esrâr-ı kâyinât, ser-i ârifân-ı dekâyık-ı rumûz-ı ulûhiyyet, server-i kâşifân-ı hakâyık-ı esrâr-ı Rubûbiyyet, server-i erbâb-ı irfân, şeh-süvâr-ı arsa-i pehnâ-yı irfân, der-i irfân, mahzen-i ma„ârif-i irfân, ma„rifet güherlerine kân, ârif-i ma„ânî-i Kur‟ân, kâşif-i remz-i hakîkat, kâşif-i ilm-i ledün, der-i ilm-i ledünnî, ârifin bürhânı, kâmil, kâmil-i ilm-i ledünnî, çâr-yâr-ı kâmil, velî, veliyyullâh ve kutb” gibi birçok isim ve sıfatı delil olarak kullanmışlardır.[2]

Şöyle der onun için Osmanlının mazlum şehzadesi Sultan Cem:

Çü ehl-i beyti olmışdı Resûlün

Ol idi hem dahi zevci Betûlün

Severdi cân u dilden anı Ahmed

Anınçün buldı rahmetler mü‟ebbed

Resûlün dâ‟imâ sözin tutardı

Ne kim hükm etse ol anı ederdi

Resûlullâhın olmışdı mutî„i

Anınçün ehl-i beytindir refî„i

Peygamber‟in terbiyesi ve şefkatiyle yetişmesi sonucunda Hz. Ali, Hz. Peygamber‟in yüce ahlâkının ve mükemmel terbiyesinin tam bir numunesi olmuş, her kemâlin ekmeli ve her sıfatın efdali onda toplanmıştır. Esrar Dede şöyle der:

Olınca “rûhike rûhi” cenâb-ı unvânı

Kemâl-i Ahmed-i Muhtârdır kemâl-i Alî

Câmi„-i hulk-ı Mustafâdır Alî

Ma„ni-i hâs-ı “lâ-fetâ”dır Alî

Hz. Ali, hem âbid, zâhid, mütevekkil, hayırsever, yumuşak huylu, kanaatkâr, mütevazı, doğru, dürüst, adaletli, sabırlı, fedakâr, cömert, merhametli, vefalı, hünerli, akıllı, dirayetli ve bilgili bir kişi, hem de cesur, yiğit, gazâlarda en ön safta dövüşen ve varlığıyla düşmana korku salan bir kahramandır. SUbhi-zade Feyzi:

Biri de mihr-i felek-i adl ü dâd

Ya„ni Alî sâhib-i rüşd ü sedâd

Şîr-i Hudâ ma„den-i cûd u kerem

Mâh-ı fürûzende-i burc-ı himem

Şîr-i gazâ pâdişeh-i nâm-dâr

Tîg-i güşâyende-i Düldül-süvâr

Menba„-ı hilm idi o sâhib-sehâ

Mihr-i ziyâ-dâde-i burc-ı vefâ

Fâzıl u allâme o sâhib-hüner

Fahr-ı cihân bendesi âlî-nazar[3]

Hz. Ali‟ye Allah‟tan vasıtasız gelen ilâhî ilhamı, ilm-i ledünün yanı sıra, irfan ve marifet ile de belirtmişlerdir. Şairlere göre Hz. Ali, irfana mazhar olmuş ve marifet ummanı bir ârif olmuştur(Tulum, 2001:275). Kâinat sırlarının hakikatini keşfetmiş, marifet mücevherlerinin kaynağı, hidayet rehberi ve irfan hazinesi olmuştur:

Ey vâkıf-ı hakîkat-i esrâr-ı kâyinât

V‟ey ârif-i ma„âni-i Kur‟ân yâ Alî

Ey bâb-ı şehr-i ilm-i Hudâ hâdi-i Hüdâ

V‟ey mahzen-i ma„ârif-i irfân yâ Alî

Hem ma„delet dürerlerine bahr-i bî-kerân

Hem ma„rifet güherlerine kân yâ Alî[4]

Hz. Ümmi Sinan’a göre Hz. Ali, irfan kapısıdır ve marifetiyle âriflere delil olmuştur. O, âşıkların sultanı ve âriflerin mahbubudur. Onun sevgisi âriflerin kalplerini aydınlatmıştır:

Ârifin kalbine hubbün gün gibi verdi ziyâ

Fâsıkın gönline zulmet ü nifâkat Murtazâ

Sen şeh-i merdân-ı âlem ârifin bürhânısın

Sâki-i Kevser ü ebrâr-ı cemâ„at Murtazâ[5]

Leyla Hanım’a göre de Hz Ali iki alemin kılavuzu, mahşer gününde zayıfların yardımcısıdır. O ehl-i tarikin rehberi, feyz ve nur kaynağıdır. Leyla hanımın onun gibi bir şaha kul olması karşılığında kendisine Rafızi deseler de kaygısı yoktur.

İki alemde bize rah-nümâ Haydar’dır

Ruz-i mahşerde mu’in-i zuafa Haydar’dır.

Nar-i Aşkıyla anın sinemizi çak idelim

Merhamet itse nola Şah-ı Beka Haydar’dır.

Bu ne devlet ne şereftir ola damad-ı Resul

Rehber-i ehl-i tarik-i fukara Haydar’dır.

Didi hem “lahmüke lahmi” o Resulü’s-sakaleyn

Beden ü cana viren nur-i ziya Haydar’dır.

Rafızıdir diseler de ne gerek Leyla’ya

Yine evradı anın subh u mesa Haydar’dır.[6]

Şairlerin şahı Fuzuli  Divan’Inda Kaside Der Medhi Hazret-i Şah-ı Velayet başlığını taşıyan ve:

Gonca bağrı dehr-ı bî-dâd ile evvel kan olur

Sonra yüz lutf ile gönli açılır handân olur

matlaıyla başlayan kasidesinde Hz. Ali efendimizi şöylece anar:

Yüz meşakkat çekse kâm-ı dil bulur encâm-ı kâr

Her kimin âlemde mevlâsı Şâh-ı Merdân olur

Tâbe-i fermân eder hükmüne cümle âlemi

Murtezâ hükmüne her kim tâbi-i fermân olur .

Dem vuram evsâf-ı evlâd-ı Alî’den nitekim

Medh-i evlâd-ı Alî müstevcib-i gufrân olur .

Ol Şeh-en-şeh kim eger bir mûra kılsa iltifat

M’ur hükm eyler Süleyman üstüne Sultan olur.

Ol imam-i din ü dünya kim anun düşmenliği

Müşrikin dinine vü dünyasına noksan olur.

Taş olur aslan eger kahr ile kılsa nazar

Hükm kılsa düşmanı kastına taş Arslan olur.

Feyz-i lutfiylen eger insana kılsa terbiyet

Kadr ile insan melek-nisbet azimü’ş-şan olur.

Gerçi İsmaile kurban gökten inmiş kadr için

Hak bilir kadr için İsmail ana kurban olur.

Mu’cizi bir Gülşen-i pakizedir kim istese

Andelib ol gülşene Davud-i hoş-elhan olur.

Her kim ihlas ile hâk-i merkadinden zerreyi

Alsa anunla tababet eylese Lokman olur.

Dostu ger masiyet kılsa olur gufran-pezîr

Düşmeni bin taat etse mucib-i isyan olur.

Devri anun al ü ashabından almaz rüzgar

Devr anundur devr ilen her nice kim devran olur.

Var ümidim feyz-i lutfundan Fuzuli kim müdam

Ta dilimde kuvvet-i nutk ı tenimde can olur.

Dem uram evsaf-ı evlad-ı Alii’den kim müdam

Madih-i âl-i Ali müstevcib-i gufran olur.[7]

Fuzulî, Hz. Hüseyin’in Kerbela’da çok acıklı bir şekilde şehit edilişini anlattığı manzum-mensur karışık Hadikatü’s-Süedâ isimli ölümsüz eserinde de Hz. Ali Efendimizden bahseder, sayfalarca.. Çocukluğundan, konuşmaya başlamasından, kahramanlıklarından, lakaplarından ve tabi şahadetinden.. Ona göre Hz. Ali’Nin vefatı KErbela’dan bile daha büyük bir felakettir.

Şâhın himâyetinde iken hergiz etmedi

Gülzâr-ı hânedâna nesîm-i belâ güzer

Katlinden ol şâhın nem-i hunâbe çekmeden

Âl-i âbâya nahl-i belâ vermedi semer[8]

Hz. Mevlana ise Hz. Ali’yi eserlerinde türlü şekillerde anar. Ancak içlerinde en dikkate şayanı Hz. Al’yi yine onun dilinden medh ü sena ettiği bölümdür. Hz. Mevlana bir çatışma anını resmeder. Hz. Ali galebe çalar ancak hasmını öldürmekten imtina eder. Düşman şaşırı ve sebebini öğrenmek için diller döker:

İbadetteki ihlâsı Ali’den öğren, Allah aslanını hilelerden arınmış bil.

O,  Savaşta bir yiğiti atletti, hemen kılıcını çekip üstüne saldırdı.

O, her peygamberin, her velînin öğündüğü Ali’nin yüzüne tükürdü.

Bir yüze tükürdü ki ay, secde yerinde o yüze secde eder.

Ali, derhal kılıcı elinden attı, onunla savaşmadan vazgeçti.

O savaşçı er, bu işe, bu yersiz af ve merhamete şaşıp kaldı.

Dedi ki: “Bana keskin kılıcını kaldırmıştın, neden kılıcı indirdin ve beni bıraktın?

Benimle savaşmadan daha âlâ ne gördün de beni avlamadan vazgeçtin?

Ne gördün ki bu derecede kızgınken kızgınlığın yatıştı; böyle bir şimşek çaktı, sonra sönüverdi?

Ne gördün? O gördüğün şeyin aksi bana da vurdu; gönlümde, canımda bir şûle parladı.

Kevinden, mekândan yüce, candan daha iyi neydi o gördüğün ki bize can bağışladı?

Yiğitlikte Allah aslanasın, mürüvvette kimsin, bunu kim bilir?

Ey baştanbaşa akıl ve göz olan Ali! Gördüğünden bir parçacık söyle.

Hilim kılıcın canımızı parça parça etti; ilim suyun toprağımızı arıttı.

Açıver; biliyorum, bu Allah sırlarındandır.

Çünkü kılıçsız adam öldürmek, ancak onun işidir.

Allah, aletsiz, uzuvsuz bir yapıcıdır. Artıp duran bu hediyelerin vericisi odur.

Akla yüz binlerce şarap tattırır ki onlardan ne iki gözün haberi vardır, ne kulağın!

..

Sen, tek başına bir ümmetsin, fakat yüzbinlerce er sayılırsın. Ey bu kulu, himmet doğanına av eden!

Kahır zamanında bu merhamet neden? Ejderhayı elden bırakmak kimin yolu?”

Ali dedi ki: “Ben kılıcı Allah için vuruyorum. Allah kuluyum ten memuru değil!

Allah aslanıyım heva heves aslanı değil… İşim, dinime şahittir. 3790. Ben “Attığın zaman sen atmadın, Allah attı” sırrına mazharım. Ben kılıç gibiyim, vuran o güneştir.

Ben; pılımı pırtımı yoldan kaldırdım; Allahdan gayrısını yok bildim.

Bir gölgeyim sahibim güneş… Ona hacibim hicap değil.

Kılıç gibi vuslat incileriyle doluyum; savaşta diriltirim, öldürmem.

Kılıcımın gevherini kan örtmez. Rüzgâr nasıl olur da bulutumu yerinden teprendirebilir?

Saman çöpü değil; hilim, sabır ve adalet dağıyım. Kasırga dağı kımıldatabilir mi?

Bir rüzgârla yerinden kımıldanıp kopan bir çöpten ibarettir. Çünkü muhalif esen nice rüzgârlar var!

Hışım, şehvet ve hırs rüzgârı, namaz ehli olmayan kişiyi silip süpürür.

Ben dağım; varlığım, onun binasıdır. Hattâ saman çöpüne benzesem bile rüzgârım, onun rüzgârıdır.

Benim hareketim, ancak onun rüzgarıyladır. Askerimin başbuğu, ancak tek Allahnın aşkıdır.

Hiddet, padişahlara bile padişahlık eder, fakat bize köledir. Ben hiddete gem vurmuş, üstüne binmişimdir.

Hilim kılıcım, kızgınlığımın boynunu vurmuştur. Allah hışmıysa bence rahmettir.

Tavanım, damım yıkıldı ama nura gark oldum. Toprak atası ( Ebu Turab) oldumsa da bahçe kesildim.

Savaşırken içime bir vesvese, bir benlik geldi; kılıcı gizlemeyi münasip gördüm.

Bu suretle “Sevgisi Allah içindir” denmesini diledim; ancak Allah için birisine düşmanlık etmeli.

Cömertliğimin Allah yolunda olmasını, varımı yine Allah için sakınmamı istedim.

3805. Benim sakınmam da ancak Allah içindir. Vermem de… Tamamı ile Allahnınım, başkasının değil.

Allah için ne yapıyorsam bu yapışım, taklit değildir; hayale kapılarak, şüpheye düşerek de değil. Yaptığımı, işlediğimi, ancak görerek yapıyor, görerek işliyorum.

Hüküm çıkarmadan arayıp taramadan kurtuldum. Elimle Allah eteğine yapıştım.  Uçarsam uçtuğum yeri görmekteyim, dönersem döndüğüm yeri.

Bir yük taşıyorsam nereye götüreceğimi biliyorum. Ben ayım, önümde güneş, kılavuzuyum.[9]

Divan Edebiyatının kadın üstadlarından Adile Sultan da şiirlerine Hz. Ali efendimiz anmakla revnak katmıştır. Şöyle der beyitlerinde:

Haydar-ı Kerrâr-ı gâlib şîr-i Yezdândır Alî

Sâhib-i ilm-i şecâ‟at şâh-ı merdândır Alî

Hz. Ali, âşıkların göz nuru ve âriflerin sultanıdır. O, irfan meydanının en iyi süvarisidir:

Server-i erbâb-ı irfân nûr-ı çeşm-i âşıkân

Zevc-i pâk-i Fâtıma binti Nebiyy-i pür-safâ

şâh-ı evliyâ, şeh-i serîr-i velâyet, sâhib-kerâmet, Sâki-i Kevser, Haydar-ı Kerrâr, Sâhib-i Zülfikâr, Şâh-ı Merdân, Hz. Ali kültürümüzü öylesine etkilemiştir ki, bu topraklarda doğan ve büyüyen herkes Hz. Ali’ye olan sevgi ve vefa borcunu onun gibi olmak emeli ile öder. Onun adına hususui Cengnameler yazılmış, gazavatnameler okunmuştur. Dini, tasavvufi, destani, didaktik bir özellik taşıyan Haver-name bunlardan biridir. Havername Hz. Ali için “Hazret-i Ali heybetlidir”. Der. Kanber ile Ukab’ı kurtarmak için Haver-i Zemin’e Hâverân’ın yanına gider. Hâverân, Hazret-i Ali’nin heybetinden korkar. Hazret-i Ali’nin heybetini tamamlayan en önemli unsurlardan birisi de na’rasıdır. Hazret-i Ali’nin na’rasını duyanlar yerin ve göğün birbirine dokunduğunu zannederler:

“Heman derun-ı dilden öyle bir nâ’ra urdı kim yer gök birbirine tokındı sandılar. Kâfirler gice içre na’ra eşitdiklerinde serasime olup birbirine girüp ve birbirine öyle kılıç urdılar ki vasfolunmaz. Na’ra heybetinden ol gice ol kâfirin ödi sındı… Hazret-i Ali derun-ı dilden öyle ra’dvari öyle bir na’ra urdı kim zemin ve asumanlar zeya gelüp Havaristan Dağları nice zaman sa’da virdi…. “Ol gün yüz bin kâfire karşu yüridi. Tamamı leşkere karşu gelicek sağ elini sol böğrüne ve sol elini sağ böğrüne koyup ve yüzüni Hak dergâhına tutup can-u gönülden öyle bir nara urdı kim nara şiddetinden Havarsitan Dağları harekete gelüp bir zaman tağ, sahra çini tas gibi avazlar virüp güm güm gümledi. Hâverân tahtından yüzi üstüne düşüp bir iki saat aklı başına gelmeyüp bihûş yatdı.”[10]

Hâverân Hazret-i Ali’nin üzerine adamlarını saldığında Hazret-i Ali’nin atı ve kılıcı yanında değildir. Buna rağmen Hâverân’ın adamlarını yenmeyi başarır. Hazret-i Ali bu gücüyle yedi başlı ejderhaya benzetilir:

“Derhal yüz kişi alet-i harbe müstağrak olup Ali’nin katına geldiler. Nice nâsöz söyleyüp heman yüz kişi birden hamle kıldılar. Hazret-i Ali ahvali gördükde gazaba geldi. Kılıcı da yok. Heman ilerü vardı kâfirin birini başından kavrayup ol kâfirlere hamle kıldı. Bir saat içinde yetmiş adem öldürdi ve canını cehenneme gönderdi. Bu sözden Hâverân kakıyup tiz bin adem daha gönderdi. Bunlar tiz gelüp Hazret-i Ali’ye na’ra urup hamle kıldılar. Birdem içinde bunlardan yüz kâfir toprağa bırakdı. Yine Hâverân’a gelüp ayıtdılar: Şahım ol kişi bazergan değilmiş. Yedi başlı ejdeha imiş dediler.”

Şah-ı Merdan dahi ahşama kadar küffar ile cenk eyledi ve Ebu’l Muhsin’i çok gözetti. Bir dürlü görmedi. Ziyade Melûl oldı ve bir yerde karar idemeyüp gice içre saray yanına gelüp kapuya el urdı. Öyle bir silkti kim divar harekete gelüp saray içine zelzele düşti. Padişah Ak otururken ayıtdı: Ey şah ne yavuz zelzele oldı? Şahin Şah ayıtdı: Korkarım Ali saray kapusın kopara. Padişah Ak ayıtdı: Ey şah ne aceb ahmak olmışın. Bu saray kapusını iki yüz adem depredemez ve hem bu sarayı Kahraman katil bina itmiştir. Ali ne kişidir. yalnız bunı kopara didi. Şahin Şah ayıtdı: Sen Ali’yi bilmezsin hele bir kapuyı gör didi. Bunlar bu sözde iken Şir-i Hüda bir kere Ya Allah diyüp bir zor eyledi. İkinci defa kapuyı koparup yana attı. Lakin saray içinde bir hareket oldı ki nice divarlar çatladı. Sarayın içinde olanlar öyle kıyas ittiler ki saray yere geçti. Pes Şah-ı Merdan, Zülfikar’ı üryan idüp içerü girdi ve tahta yüridi. Ol gice Ali’nin heybetinden kimin canı var? Kim üzerine gele. Şah-ı Merdan gördi kim Şahin Şah Ak ile taht üzerinde oturmışlar. Sarayın çevresine bakup şurası burası çatlamış deyu bakup tururken Hazret-i Ali can-ı gönülden na’ra öyle urdu kim sarayin içi çini tas gibi sa’dalar virdi. Bu na’radan Şahin Şah’ın aklı başından gidüp yüzi üzerine düşti. Ak dahi serâsime olıp nideceğin bilmedi. Etrafına hayvan gibi bakarken Şah-ı Merdan yakasın alup ellerini kafasına bağladı…. Eli bağlu, ciğeri dağlu, siyaset meydanına iki dizi üstine çökerüp ayıtdı: Ey mel’ûn ben senin ettiğine kalmam. Bilür misin sen bana ne azap eyledin? Amma yine ben sana merhamet iderim. Gel Müslüman ol. Tac u tahtından ayrılma ve hem yarın cehennemden halas olursın. Gel Müslüman ol. Yohsa seni it gibi tepelerim didi. Ak mel’ûn nasöz söylemeye başladı. Heman Ebu’l Muhsin bir kılıç urup iki pare eyledi. Başı kırk adım yere fırladı. Leş-i murdarı yere düşüp kanı ırmak gibi akmağa başladı, canı cehenneme gitti. Ol mahalde Hazret-i Ali Şahin Şah’ı tutup eli bağlu taşra çıkardı ve ayıtdı: Ey şah gel Müslüman ol. Canını cehennem odından halas eyle ve yine seni iklimine padişah idelim. Uş gözünle gördün. Şah-ı Ak inat sebebiyle ne hale uğradı. Yok yere can u başından geçti ve yarın ruz-i cezada tamudan kurtulmasa gerektir didi.”

Hz. Ali’nin kahramanlıklarını hayli öğelerle birleştirerek insanların hayalinde canlandırılan kahraman, hakiki kahramanların yetişmesinde çok mühim tesirleri icra etmiştir. Bu hikayelerle büyüyen Müslüman Türk gençlerinin fetihlerden fetihlere Hz. Ali neşvesi ile koştuğunun en gerçek delili tarih sayfalarına geçmiş zaferlerden başkası değildir.

Osmanlının en temel askeri birliği, ordusunu meydana getiren en geniş topluluk Yeniçerilerdir. Fetihten fetihe koşan Yeniçerilerin çoğu ise ehl-i tarik olmakla Bektaşi tekkesi mensubudur. Yeniçeri saflarının en önünde Hz. Ali’nin hayali gezer. Tuğlarında  “Allah, Muhammed, Ali” isimleri ile birlikte, kahramanlığın ve yiğitliğin bir ifadesi olarak “lâ fetâ illâ Ali lâ seyfe illâ Zülfikâr” (Ali gibi yiğit Zülfikâr gibi kılıç yoktur) yazmaktadır. Yeniçeri Ocağı’nda “post Ali’si” olarak isimlendirilen Ali’ler on iki ortadan seçilen Ali’lerin arasından belirlenmiştir. Her bir Yeniçeri için ideal kahraman, yürekli cengâver, korkusuz serdengeçti Hz. Ali’dir.[11]

Halk masallarımız ve ezgilerimiz Hz. Ali medhiyeleri ile dolu Alevi türküleri ona duyulan coşkulu sevginin şahitleridir. Alevi semahları Bektaşi Nefesleri Hz. Ali sevgisinin şaheser ifadeleridir.

Alevî-Bektâşî geleneğinde, Hak-Muhammed ve Ali sevgisini dilinden düşürmeyen Yemînî Hz. Ali’nin Fazîletnâme’sini niçin yazdığını şöyle açıklar:

“Hz. Muhammed’e ümmet olanlar ve Ehl-i Beyt’i sevenler bu fazîletleri dinlerler. Bu sözleri şüpheyle karşılayanlar, cihânın övüncü olan Hz. Peygamber’e inanmamışlardır. Buradaki açıklamalarda zan ve taklit bulunmaz. Hz. Peygamber’e övgü ve Allah’ın birliği konu edilmektedir. Okuyanlar son Peygamber’e salavât getirirler. Rûm’daki gâzîler on iki imâmı severler. Din yoluna canlarını, başlarını koyarlar ve gönülden Ehl-i Beyt’i severler.”

Yemini’ye göre Her kim Hz. Peygamber’e dost olduğunu söylüyorsa, Hz. Ali’ye bir arpa danesi kadar kin tutmamalıdır. Hz. Peygamber’in “Ey Ali! Mü’min olanlar seni severler; münâfık olanlar sana düşman olurlar” hadîsinden hareketle kişinin mü’min ve müslüman, âlim ve fâzıl olduğunun ispatı Hz. Ali’ye duyduğu sevgidir. Bu sebeple “Allah, Muhammed, Ali” isimlerini hep birlikte anarlar.

Şiirleri zikir meclislerinde söylenegelen, “Güzel aşık cevrimizi çekemzsin demedim mi, bu bir demdir gelir geçer doyamazsın demedim mi” sözleri ile Sünni aşıkların gönül yangınlarını harlandıran Pir Sultan Abdal’ın şu şiiri Alevi kültüründe bu üçlemenin yer alış biçimini izaha kafidir:

Allah birdir Hak Muhammed Ali’dir

Anın ismi cümle âlem doludur

Bu yol Hak Muhammed Ali yoludur

Gel Muhammed Ali dergâhına gel.

Ali sevgisine kurban edilmiş Seyyid Nesimi sevgisini şöyle dile getirir “Gel gel yanalım Âteş-i aşka! Şule verelim Âteş-i aşka! Aşk ehli ölmez, Yerde çürümez, Yanmayan bilmez Âteş-i aşka!”… Onun Peygamber Efendimiz, Hz. Ali ve EHl-i beyt aşkını dile getirdiği şiiri ise akla ziyan gönle şifadır:

Alem yüzüne saldı ziya âli Muhammed

Seyfin çak edip geldi yine âli Muhammed

Nadan ne bilir dâna bilir âli Muhammed

Vesalli alâ seyyidina âli Muhammed

Vesalli alâ mürşidina şahı velâyet

Kemter kuluyum ben Alinin şahı keremdir

Hasan başımın tacı Hüseyin gözümde nemdir

İmamı Zeynel a’ba, Bakır mihri haremdir

İmam Caferi Sadık gibi bir dahi irfan

İmamı Musa Kazım gibi olmaya sultan

Cihan yüzünü görse değer şahı Horasan

Çün Mehdi zuhur ede nihan kalmaya perde

Şol zalimleri kese gerek tiğ ü teberle

Seyyid NESİMİ medhin okur şan ü seherde

Bir Bektaşi Nefesi şöyle der:

Şahım Ali Abaya,

Erenlere Aşk olsun,

Meydan-ı Murtazaya,

Girenlere aşk olsun.

Koç kuzulu bir koyun,

Olup deri’nden soyun,

Anda Mürşid’e boyun ,

Verenlere aşk olsun

Mürşid Haydar Alidir,

Hakk anda müncelidir,

Eli Hakk’ın elidir,

Bilenlere aşk olsun.

Bu yol inceden,ince,

Kılıçtanda keskince,

Mürşid nasihatince,

Gidenlere aşk olsun.

Tevellayı gönülden,

Getirdim FAHİR elden,

Mürşidi can-ı dilden,

Sevenlere aşk olsun.

Yavuz Sultan Selim’İn ezeli rakibi Safevi hükümdarı Şah İsmail’İn adı Türk edebiyatına adını Şah Hatayi olarak geçmiştir. Kudretli bir hükümdar olmasının yanında, son derce zeki bir stratejist, Sünni dünyanın başını çokça ağrıtan, sebep olduğu sorunlar hala konuşulan ve devam eden Şah İsmail son derce sade ve etkileyici üslubuyla da kuvvetli bir şairdir. Onun:

Ela gözlü pirim geldi

Duyan gelsin işte meydan

Dört kapıyı kırk makamı

Bilen gelsin işte meydan

Dörtlüğü ile başlayan şiirini bilmeyen var mıdır? Yine onun şu dörtlüğünü bilmemek bir mahrumiyettir:

Dünyâdan elin çek divâne gönlüm

Ulaş bir üstâda er ile görüş

Mürşid nazarını yâd ederse dil

İkilikten geçüb bir ile görüş

Er eteğine yüz sürmek dilersen

Aslına zâtına ermek dilersen

Hakk’ın Cemâl’ini görmek dilersen

Nûr ile nûr olup sırr ile görüş

Hz. Ali söz konusu olduğunda ise elif bayı da şiirne katarak Şöyle de Şah Hatayi:

Elif ânı bilmişem ben lâ fetâ illâ Ali

Ye yalanı silmişem ben lâ fetâ illâ Ali

Be bekâ mülkünde hâkim Mustafâ vü Murtezâ

Lâm elif lâ dimezem men lâ fetâ illâ Ali

Te temennâ eyledim sırrında ızhâr eyleyüb

He hilâl levhinde gördüm lâ fetâ illâ Ali

Se sebâtım od u su toprâk u yeldendir benim

Vav vücûdun şehriyem ben lâ fetâ illâ Ali

Cim Cemâl’inle Celâl’in isteyüb kıldım taleb

Nun nihâyet buldu cânım lâ fetâ illâ Ali

Hâ hayâl eyler zebânım âlini yâd etmeğe

Mim Muhammed Mustafâ’dır lâ fetâ illâ Ali

Hı haber verdi Hasen hulk-ı Rızâ etbâına

Lâm letâfet mülki içre lâ fetâ illâ Ali

Dal dilimde Şah Hüseyn-i Kerbelâ’nın mehdi var

Kef kerem kânı Ali’dir lâ fetâ illâ Ali

Zel zelîl et nefsini Zeynel-Abâ’nın aşkına

Kaf karibdir Hakk yolunda lâ fetâ illâ Ali

Rı riyâ etti havâricler Muhammed Bâkır’a

Fe Furât akub dedi kim lâ fetâ illâ Ali

Ze ziyâde kıldı gönlüm Ca’fer’in mahabbetin

Gayn gayrı dimezem ben lâ fetâ illâ Ali

Sîn serhûş eyledi Mûsî-i Kâzım bil meni

Ayn-ı aynımda ayandır lâ fetâ illâ Ali

Şîn Şâh-ı Horâsan İbn-i Ali Mûsâ-er-Rızâ

Zı zuhûr oldu cihanda lâ fetâ illâ Ali

Sad safâ ehli Takî’dir âlem içre gerçi kim

Tı tarîkı gösterir hem lâ fetâ illâ Ali

Dad zamîrim mülküne server Nakî’dir bilmişem

Askerî’nin zikridir hem lâ fetâ illâ Ali

Ya Muhammed Mehd-i Sâhib Zaman Sırr-ı Resûl

Tesbîhim zikrim dilimde lâ fetâ illâ Ali

Ey Hatâyî ger hayât-ı câvidan bulsan nola

Gönlüne mihmân olubdur lâ fetâ illâ Ali

Ayrılığı gönülleri dağ dağ eriten, hasreti bir tükenmez sahra gibi yürekleri yakan, sevgisi bedenleri serapa tutuşturan Hz. Ali Efendimizin muhabbeti anlatmakla nihayet bulamaz. Onu en güzel şairler, ve ozanlar anlatmış, herkesten çok sevenleri hakkıyla tarif etmiştir. O tariflere sığınarak sözlerimiz bağlayalım. Bir güzel beyittir ki Leskofçalı Galib’in şu beyti sinelerde silinmez izler bırakır:

Bağ-ı sinem Gülşen-i hubb-ı Ali’dir tâ-ezel

Hep Hüseynî’dir nevâsı andelîb-i zârımın[12]

Serpil Özcan



[1] Tebrizli Ahmedî

[2] Hüseyin Güfta, Divan Şiirinde İlim ve İrfan Timsâli Hz. Ali

[3] Güfta, agm.

[4] Güfta, agm.

[5] Güfta, agm.

[6] Leyla Hanım Divanı, s. 256-257

[7] Fuzuli Divanı, s. 40-42

[8] Alim Yıldız, Fuzulî’ye Göre Hz. Ali, Hz. Ali Sempozyumu, 24-25 Ekim 2007, İzmir

[9] Mesnevi, 3722-3809

[10] Hülya Yaşar, Hazret-İ Ali’nin Hâver-Nâme Cenkleri, CÜ, Ylt, 2007

[11] Osman Eğri, Yiğitlerin Pîri Hazreti Ali Ve Karakter Eğitimindeki Yeri

[12] Leskofçalı Galip, s. 102