Seyr-ü Süluk

Seyr ve süluk kelimeleri, lügatte gitmek, yürümek, girmek demektir. Tasavvuf ıstılahı olarak, tarikata giren bir salikin işin başından vuslat makamına ulaşmasına, yani tarikattaki gayesini gerçekleştirmesine kadar yapmış olduğu kalbi ve manevi yolculuk anlamındadır.

Süluk, yola gitmek, salik de yolcu demektir. İbnü’l Arabi’ye göre salik, makamlara haliyle yükselen kimsedir.

Seyr-ü süluk tamamıyla, psikolojik ve terbiyevi bir olaydır. Müridin, tarikat prensipleri çerçevesinde yapmış olduğu ibadet, dua, riyazet, mücahede, halvet, tefekkür, vb. uygulamalar vasıtasıyla, ruhunu tedrici olarak saflaştırması ve ilahi hakikatleri kavramasına mani olan perdelerin kalkıp asli berraklığını kazanması yolunda katettiği manevi merhaleleri ifade eder.

Tasavvuf ehline göre süluk, Allah Teâlâ’ya ulaşmaya (vusül) kabiliyet kazanmak için güzel ahlak sahibi olmaya çalışmaktan ibarettir.

Kaşani, süluku,’’Allah Teâlâ’nın cemalinin tecellisi için kalp evini ağyardan temizlemek’’ olarak tarif eder. Süluk cehaletten ilme, fena huylardan güzel ahlaka, kendi vücudundan Hakk’ın vücuduna harekettir.(fena ve beka)

Salikin Allah Teâlâ’ya ulaşmak için ahlaki olgunluğa ihtiyacı vardır. Kulun nefsini mevki hırsından, hasetten, kibir ve cimrilikten, yalandan, gıybetten, hırs ve zulümden, kısaca kötü davranışlardan temizlemesi, buna mukabil ilim, hilm, haya, rıza, adalet gibi güzel davranışlarla süslemesi gerekir.

Seyrin, yani bu manevi yolculuğun dört mertebesinden bahsedilir. Bu dereceler müridin tedrici olarak tırmandığı ve her yükselişte Allah Teâlâ ile kendi arasındaki hicapların ortadan kalkmaya başladığı bir tarzda devam eder.

SEYR-Ü SÜLUKÜN MERTEBELERİ

A) Seyr-i İlallah (Allah’a Seyr): Nefsin arzularına yüz çevirip kalben Allah’ın iradesine teslim olmaktır. Ameli bakımdan, kötü ve çirkin amelleri terk edip iyi amellere yönelmek, nihayet kalpten “kesret” perdelerini kaldırıp, “vahdet”in sırrına ermektir. Bu seyrin nihayetinde, “kalp” makamının sonu olan “ufuk-ı mübine” e ulaşılmış, en yüce ilimler elde edilmiş, kötü ahlaklardan eser kalmayarak donanılmış ve ‘’fena fillah’’makamına erişilmiş olur. Bu seyir sonunda salikte Allah’ın isimleri tecelli eder.

B) Seyr-i fillah (Allah’ta Seyr):Hakk’ın sıfatlarıyla sıfatlanmak, isimlerini tahakkuk ettirmek ve ahlakı ile ahlaklanmak, böylece “ufuk-ı a’la’ya” ulaşmaktır. Bu mertebeye ulaşan salikte beşeri sıfatlardan eser kalmaz.

 “Sen çıkınca aradan,  kalır seni Yaradan”                      

Seyr-i fillah’ın sonunda ilmi vecihlerden perdeler kalkar ve salike ledünni ilim keşfedilmiş olur. Seyr-i fillah, cezbe makamıdır. Bu seyre “Beka billah” ismi verilmiştir.

C) Seyr-i ma’allah(Allah’la seyr) : Bu mertebede zahir-batın, abid-mabud ikiliği ortadan kalkmış, salik “ehadiyyet” mertebesine ulaşmış olur. Buna “kabe kavseyni ev edna” makamı denir ki velilik mertebesinin sonudur. Bu makama ulaşan salikin nazarında her türlü zıtlıklar ortadan kalkar “aynü’l cem” hali hâsıl olur.

D) Seyr-i anillah (Allah’tan seyr) : Bu mertebede salik “vahdet” ten tekrar “kesret” e doğru seyreder. Yani talipleri terbiye ve irşat maksadıyla Hak’tan halka döner. Bu mertebeye “baka ba’de’l-fena”, “sahv ba’de’l-mahv” ve “fark ba’de’l-cem” gibi adlar verilir. Bu makama erişen salik, vahdeti kesrette, kesreti vahdette görür. Bu mertebede, mertebelerin en üstün olanıdır.

Bu seyrlerden ilk ikisi ile velilik makamına ulaşılır, son ikisi ile de davet ve irşada ehliyet kazanılır ki, peygamberlere ve kâmil velilere mahsustur.

Şu halde önce Hakk’a vasıl olmak için, O’ndan başka her şeyden yüz çevirmek, sonra yalnız O’na yönelmek, yani kalbi ve fikri yalnız O’nunla meşgul etmek lazımdır. Ancak, böylesine çetin bir yolculuğu salimen sona erdirebilmenin de bir takım şartları vardır.

Bu şartların birincisi, bu badireli ve tehlikeli yolu şaşırmamak için bir mürşide, bu yolun tecrübesini yaşamış olan bir rehbere tabi olmaktır. Bu yolculuğun başarıyla sona erdirilmesinde ikinci şart aşk-ı ilahidir. Bu aşk olmadan hiçbir maksada ulaşılamaz. Bir diğer şart da “ihlas” ve “ihsan” ile bütünleşmiş bir imandır. Bütün bunlar gösteriyor ki, sadece kuru ilimle bu manevi yolculuğu gerçekleştirmek mümkün değildir. Bu iş “hal” işidir. Yani, bir kimse bu makamları ilmen bilse, fakat “yakin” ilminden, “hal”den ve zevkten yoksun olsa ona “salik” denmez. Onun durumu balın tatlı olduğunu öğrenmiş fakat hiç bal tatmamış olan kimseye benzer.

  1. Dr. Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar
  2. Prof. Dr. Osman Türer, Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi