Şeriat ve Tasavvuf Bağlamında Din-Çevre İlişkisi Üzerine Bir Değerlendirme (3.Bölüm)

ŞERİAT VE TASAVVUF BAĞLAMINDA DİN-ÇEVRE İLİŞKİSİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME[1] (3. BÖLÜM)

 Hür Mahmut Yücer[2], Sinan Yılmaz[3]    

3.2.Tasavvuf Düşüncesinde İnsan-Sosyal Çevre İlişkisi

İslam mistiklerini, olumlu sosyal çevre oluşturmaya götüren en etkin yönlendirmenin yine Kur’an’dan ‘Ey İman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun[4] ayetiyle geldiği görülmektedir. Ayet diğeriyle dayanışmayı, beraber hareket etmeyi istemektedir. Ancak bu ‘diğeri’ sıradan birisi değil, önceden verdiği söze sâdık birisi olmalıdır. Çağrı hiç şüphesiz doğrudan sözü ve özüyle vadini unutmayan ve ihmal etmeyen kişi etrafında toplanmayadır. Burada çağrının gücünü azaltan şey, insanların yöneldikleri şahsın bedensel ve maddî suretine bakarak değerlendirmeye gitmeleri, kendileri gibi birisine yönelmeyi kendi varlıkları açısından tehlikeli görmeleridir. Hâlbuki ‘diğerine’ yönelmek kendi varlıkları için bir tehlike değil varlıklarını daha da güçlendiren bir olgu olmalıdır. Zira yönelinen nesne ‘diğerinin maddî varlığı’ değil, ‘sâdık olma’ sıfatıdır. Bu özelliği kazandıktan sonra zaten amaç hâsıl olmuş, aynı kulvara girilmiş, aynı davranışlar üzerinden yine cemiyet, grup oluşmuş olacaktır.[5]

Burada mutasavvıfların insan-sosyal çevre ilişkisinde önceledikleri hususun ‘özel kardeşlik’ (ihvan) hukuku ve bunun oluşturulmasına yönelik yöntemler olduğu açığa çıkmış olur. Bunun başında belli zaman dilimlerinde ve belirli ortamlarda oluşturulan ‘sohbet’ konusu ve ‘sohbet halkaları gelir. İkincisi ise manevî görevler içerisinde müride (tâlib) yüklenen ‘özel kardeşlerine’ dua etme görevidir. Birincisi maddî grubu oluşturma için gerekli iken ikincisi maddî grubun mânen (psikolojik) devamını sağlamak ve beraberliğin süresiz olduğu şuurunu kazandırmaya yöneliktir. Özel ve gizli dualar ‘zorlu günde’ toplu kurtuluşu beraberinde getirecektir. Öteki için yapılan dua aslında ötekine değil öncelikle ve kesin bir kabulle kişinin kendisine dönecektir.[6]

Hemen hemen bütün tasavvuf klasiklerinde ‘sohbet’ konusunun önemine vurgu yapılırken özel başlık altında ‘sohbet’in manevî eğitimde bir metot olarak yer ayrıldığı görülür. Sohbetin burada üç fonksiyonu ortaya çıkmaktadır. Birincisi sohbetle bilge bir kimsenin konuşmasına ya da vaazına iştirak edilmekte, pratik hayata, gündelik yaşama ilişkin olumlu davranışlar kazanılmaktadır. İkincisi bir araya gelen grubun ilmi bir mesele temelinde oluşturacakları dostluk ortamı, yüksek ve benzer idealler çerçevesinde inşa edilecek yaşam tarzı, kardeşlik halesidir. Üçüncüsü ve en önemlisi katılımcıların manevî yolculuk (seyr-u süluk) tecrübelerini paylaşmaları, bu yolculukta karşılaşılan tehlikeler veya müjdeli, tatlı hallerin söz konusu edilmesiyle kaynağını dinin gerçek amacından alan cevap verme tarzının ve davranış kalıplarının oluşmasıdır. Bu haliyle sohbet, olumlu davranışların zihinsel olarak öğrenilmesi ameliyesi üzerinden bunun bir hâle çevrilmesi ‘görerek, yaşayarak’ pratik hayata aktarılması ameliyesidir. Sonuçta olumlu çevre oluşturmak için, sohbet (dostluk ve arkadaşlık) gerekli kanaatine ulaşan özellikle Nakşibendi müntesiplerinin konuya özel önem verdiği görülmektedir.

Nakşibendiye’de bir süreliğine de olsa insanlardan uzaklaşmak, halvete çekilmek kabul edilmemiş, bunun yerine insanlarla sohbet (celvet) önem kazanmıştır. Gücdüvânî, “Halvet kapısını kapat sohbet kapısını aç” derken Bahâeddin Nakşibend “Yolumuz sohbet yoludur, halvette şöhret, şöhrette âfet vardır. ” demektedir. Sohbetin önemine vurgu yapmak isteyen Muhammed Parsa’nın “Namazın kazası olur ama sohbetin kazası olmaz. dediği nakledilir. Ali Râmitenî’nin de “İyi arkadaş iyi işten daha önemlidir. ” sözü de aynı anlamda kullanılmış olmalıdır.[7]

3.3. Tasavvuf Düşüncesinde İnsan-Beden İlişkisi

İslam düşüncesinde ve şeriat mertebesinde ‘ben’ ve ‘beden ayrımı’ olduğunu yukarıda söylemiş ve ‘ben’in asıl, bedenin ise kendine ait hükmi şahsiyetiyle insana emanet olarak geçici bir süreliğine verildiğini belirtmiştik. Ancak tasavvuf düşüncesi, asıl olan bu ‘ben’in çok katmanlı ve iç içe geçmiş varlıkları olduğunu, merkezinde Zât-ı Müteâl’in bulunduğu şeklinde ifade eder. Nitekim Yunus Emre, ‘Bir ben vardır benden içeru’ dizeleriyle bu fikri ifade etmektedir. Genelde Rus kültürüne ait iç içe geçmiş ahşap oyma insan figürlerinden oluşan matruşkaya benzetebileceğimiz ‘bu varlık katmanları’ birbirinden bağımsız değildir. Hal, şekil, davranış hukuku birbirinden farklı olan bu varlık katmanları bir şekilde birbiri ile ilintilidir. Merkez, içerden dışarıya bütün katmanları oluşturmakta, özde çevreyi şekillendirmekte, genel işleyiş kurallarıyla onu hükmü altında tutmaktadır. En dıştaki fizik (beden) katmanı ise istek/ihtiyaçlarına göre dışarıdan içeriye doğru yapay bir etki alanı oluşturmakta, gerçekte kendisini aldatmaktadır. Öyleyse en dış katmandan içeriye doğru kişinin kendi ‘hâl’ine dikkat etmesi gerekir.[8]

Kadim hadis kaynaklarımızda yer alan bazı rivayetlerde insan bedeni bazen bir şehre bazen bir ülkeye benzetilir. Bu ülkenin sınırları, bekçileri ve orduları bulunmaktadır. Ülke sürekli saldırılara, taarruzlara muhatap olmaktadır. Sınırları sürekli ihlal edilmek istenmekte, hükümdarın bir anlık gafleti gözetilmekte ve işgal için fırsat kollanmaktadır. Ancak ülke sürekli teyakkuz halinde ve cihad-ı ekber ile ayakta durmaktadır. Kalp ise en güzel kıvamda yaratılan bu harikulade ülkenin sultanı mesabesindedir. “Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki, o iyi/doğru/düzgün olursa bütün vücut iyi/doğru/düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.”[9]

Konuyu destekler mahiyette bir başka hadiste Rasul-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Kalp (bedenin) sultanıdır ve onun orduları vardır. Sultan düzgün/iyi olursa askerleri de düzgün/iyi olur. Sultan bozuk/kötü olursa orduları da kötü olur. Kulaklar bu sultanın habercileridir. Gözler bekçileridir. Dil sultanın tercümanıdır. Eller (tebaasını kuşatan) kanatlarıdır. Ayaklar postacılarıdır. Ciğer şefkat ve merhamet kaynağıdır. Dalak ve böbrekler (kendisine yönelen tehlikeleri bertaraf eden) tuzaklarıdır. Akciğer (hayatın kaynağı) nefestir. Sultan iyi olursa askerleri de iyi olur, sultan kötü olursa askerleri de kötü olur. ”[10]

Bütün bu anlatılanlara göre, bedendeki bütün organlar farklı kişiliklerden oluşan, sadece görevlerini yapan yine farklı gruplardan oluşmaktadır. Sessiz ve uyum içinde çalışan bu toplumların vazifesi, padişahın vereceği emirleri yapmaktan ibarettir. Padişah olan ‘kalp’ ise kararlarını akıl, iyi dostlar/örnekler, kötü dostlar/örnekler gibi farklı gruplara göre almaktadırlar. Tüm gruplar padişah üzerinde etki alanı oluşturarak isteklerinin yerine getirilmesini talep etmekte, bu nedenle sultanlık makamı üzerinde sürekli bir çatışma sürüp gitmektedir. Amaç ülkenin başkentini ele geçirmekten ibarettir.  

Sonuç:

Şer’î ve tasavvufi düşünce, çevre konusunda birbirinden farklı argümanlar üretmez. Belki konuya farklı perspektiflerden yaklaşarak, onu derinleştirerek anlamlı ve bütünlükçü bir bakış açısı oluşturur. Dini kaynaklarda, şeriat penceresinden insan-fiziki çevre ilişkisine dair çok sayıda rivayet ve buna bağlı olarak yorum bulmak mümkündür. Yine insan-sosyal çevre, insan-beden ilişkisine dair yoruma gerek bırakmayacak deliller bulmak mümkündür. Din bu alanları net olarak düzenlemiştir.

Din, ‘tanrı merkezli’ toplum tasavvuru önerir. Bu tasavvurda Müslümanlar mutlaka topluluk halinde yaşamalılar, din merkezli şahıslar etrafında ve ibadet merkezli mekânlarda çevrelenmelidirler. Ya da yaşadıkları mekânı cami merkezli bir hayata, ‘sadık kul’ etrafında bir birliktelik üzerine dönüştürmelidirler. İslam düşüncesine göre de insanın bedeni, yakın çevresi olan ailesi, akrabaları ve komşuları, uzak çevre olarak sahip olduğu hayvanlar, bitkiler vb. hepsi kendisine verilmiş geçici zenginliklerdir. Hepsi kendisinden bir parça taşımaktadır. Bütün bunlar geçici bir süreliğine kullanım hakkı kendisine verilmiş emanetlerdir.

Tasavvuf düşüncesinde insanın çevresi öncelikle kendisini ‘hak yoldan çıkaracak olan’ nefsi/egosu/benliği ile başlamaktadır. Her insanın nefsi farklı tabiatta var edilmiştir. Onun yanıltıcı tabiatını bilmeli ona göre önlem almalıdır. Her birinin hastalığı ve zafiyeti farklıdır. Bu durumda her fert kendi hastalığını tanımalı, nefsi ile ilişkilerini düzenlemelidir. Hastalığa göre kalbini, (başkenti/padişahı) etkileyecek olumsuz tutumlardan kaçınmalıdır. Zira başkent düşer ve padişah kaybedilirse, ülke elden çıkar. Diğer organlar da hastalanır. İnsan önce kendini temiz tutmaya çalışmalıdır.

İnsanın kendini temiz tutmasının bir yolu da, ‘sâdık’ kimselerin rehberliğinde, olumlu örneklerden oluşacak, kirlenmekten kaçınan bir çevreyi tercih etmesidir. Kısacası ‘sohbet’ yolunu tercih etmesidir.

Tasavvuf-çevre ilişkisine değinen bazı araştırmacılar onun temelde edilgenliği, pasifliği kabul ettiği yanılgısına düşerler. Onlara göre tanrısal özdeşliğe erişen bir kişi için iyi-kötü ayrımı kalmaz. Bu da kendilerinin, her şeyi mubah görme yoluna sapacak kadar olguları birbirlerine karıştırmalarına neden olur. Şurası bir gerçek ki İslam dışındaki mistik tavırlar ile İslam tasavvuf düşüncesini reel anlamda birbirinden ayırmak gerekmektedir. Diğer tecrübelerde tanrısal özdeşliğe erişen bir kişi için iyi-kötü ayrımından belki bahsedilemeyebilir ama söz konusu İslam tasavvufu olunca “hiç kimse akıbetinden emin olamaz”.

Sufi ‘korku ve ümit arasında’ olacaktır. Her nihayetin bir bidayeti vardır ve bütün niyahetler bidayete racidir. Mutasavvıfın en son varacağı yer yine şeriat makamıdır. En yüce makam da ‘ubudiyyet/kulluk’makamıdır.

İnsanın kâinat ve tanrı hakkındaki kanaatleri oluşurken İslam tasavvufu diğer dinlerin mistik tavırlarının aksine ona bir ‘pasiflik ve kayıtsızlık’ yüklemez. Şeriatsız bir tasavvuf olmayacağı için sonuçta mutasavvıf şer’i normlara göre bu ilişki düzenini koruyacaktır. ‘Vahdet-i vücud düşüncesinin kayıtsızlığa sürüklediği de temelsiz bir iddiadır. Zira vahdet-i vücud bir yaşam biçimi önermez. Yaşam biçimini Hz. Peygamber zaten önermiştir. Belki hayata bir bakış açısı ve anlam katar, üstün bir zevk hali verir. Kişinin çevresine karşı davranışı ise daha alt düzeyde İslam hukuku/Şeriat çerçevesinde gerçekleşir.

 

Kaynaklar  

Bacon, F., Novum Organum, çev. Sema Önal Akkaş, Ankara 1999, 8-9.

Buharî, Muhammed b. İsmail, el-Camiu’s-sahih, (nşr. Muhibbuddin el-Hatib, M. Fuad Abdülbaki, KusayMuhibbuddin el-Hatib), I-IV, Kahire: 1980

Cebecioğlu, Ethem, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ankara, 1997, Rehber.

Charles Guignon, On BeingAuthentic, Routledge, Newyork 2005

Demirli, Ekrem, Sûfilerin âlem ve Tabiat Görüşü: Her şey Tanrı’ya İşaret Eden Canlı Bir Ayettir’, Çevre ve Din Uluslar arası Sempozyum, İstanbul 2008, c. II.

Ebû            Dâvud,            Süleyman           b.          Eş’as            es-Sicistânî,              es-Sünen(nşr.                 Muhammed

MuhyiddînAbdülhamîd), I-V, İstanbul: 1992.

Güler, İlhami (1999). Sabit Din Dinamik Şeriat. Ankara: Ankara Okulu Yayınları.

İbn Arabi, Füsus, Trc. Nuri Gencosman, İstanbul, 1990.

İbn Arabi, Risaleler, çev. Vahdettin İnce, İstanbul ts. 128.

İbn Mâce, EbûAbdillah Muhammed b. Yezîd el-Kazvînî, es-Sünen, I-II, İstanbul: 1981.

Işıtan, İbrahim, Halvetiyye Geleneğine ve bir Halvetiyye Şeyhi olan Sofyalı Bâlî Efendi’ye Göre Sülûkün Yedi Evresi, Marife, yıl. 10, sayı. 1, bahar 2010, Konya, ss. 91-106.

Mâlik, Mâlik b. Enes EbûAbdillah el-Esbahî, Muvatta (nşr. Muhammed FuâdAbdulbâkî), I-II,

Mısır: ts.

Mevlana, Divan, Haz. Şefik Can, İstanbul 2000, s. 121, 287.

Müslim, Ebu’l-Hüseyn b. Haccâc el-Kuşeyrî, el-Câmiu’s-Sahîh, I-III, İstanbul: 1981.

Nesâî, Ebû Abdurrahman Ahmed b. Şuayb b. Ali (v. 303/915), Kitâbü’s-Süneni’l-kübrâ(nşr. Abdulğaffâr el-Bendârî), I-VI, Beyrut: 1991.

Tirmizî, EbûÎsâ Muhammed b. Îsâ, es-Sünen(nşr. Ahmed Muhammed Şâkir), I-V, Beyrut: ts.

Tosun, Necdet, BahâeddinNakşbend, İstanbul 2003.

Tüzer, Abdüllatif ‘Mistik Birlik ve Ekoloji’, Uluslararası Çevre ve Din Sempozyumu. İstanbul 2008, c. II.  

VasudhaNarayanan ‘OneTree is Equal to ten sons’: Hindu Responses to the problems of

EcologyPopulation and Consumption, Journal of the American Academy of Religion, Vol. 65, No. 2, (Summer 1997).

[1] Bu makale, Karabük Üniversitesi tarafından düzenlenmiş olan “Tüketim Toplumu ve Çevre” konulu Ulusal Sempozyumda sunulan tebliğin geliştirilmiş şeklidir.

[2] Karabük Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü.

[3] Karabük Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü.

[4] Tevbe 9/119.

[5] Sıdk doğruluk demektir. Tasavvuftaki anlamı, mânevi yolcunun/sâlikin söz ve işlerinde doğruluğu öne geçirerek tutum ve davranışlarında hakkı öne çıkarması anlamına gelmektedir; Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ankara, 1997, Rehber, s. 238.

[6] Tasavvufta kardeşlik konusu için bk. Ramazan Muslu. (2005). Mustafa Kemâleddin Bekrî ve Tasavvufî Görüşleri. İstanbul: Erkam Yayınları, ss. 143-147.

[7] Nakşibendilikte sohbet konusu için bk. Necdet Tosun, Bahâeddin Nakşibend, İstanbul, 2003, İnsan Yayınları, s. 321.

[8] Tasavvufta benlik dönüşü olarak adlandırabileceğimiz bu konu, benliğin en dıştan en içe doğru dönüşmesi ve bedensel arzu ve isteklerin psiko-ruhsal gelişmeyle ruhsal arzu ve isteklerin egemenliğinde yaşamayı öğrenmesidir. Tasavvufta kalbin makamları ve nefsin mertebeleri gibi kavramlarla bu psiko-ruhsal dönüşüm kastedilmektedir. Atvâr-ı seb’a diye de adlandırılan kalbin en dıştan içe doğru makamları genelde sadr, kalp, ruh, sır, sırrü’s-sir, hafî ve ahfâ şeklinde adlandırılmaktadır. Bu konuda bilgi almak için bk. İbrahim Işıtan, Halvetiyye Geleneğine ve bir Halvetiyye Şeyhi olan Sofyalı Bâlî Efendi’ye Göre Sülûkün Yedi Evresi, Marife, yıl. 10, sayı. 1, bahar 2010, Konya, ss. 91-106.

[9] Buharî, İman, 39.

[10] Abdurrezzak, el-Musannef, XI. 221; Beyhakî, Şuabu’l-îman I/122; Ebu Dâvud 2/18. Münavî, Feyzu’l-Kadir 4/704.