Şeriat ve Tasavvuf Bağlamında Din-Çevre İlişkisi Üzerine Bir Değerlendirme (2.Bölüm)

ŞERİAT VE TASAVVUF BAĞLAMINDA DİN-ÇEVRE İLİŞKİSİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME[1] (2. BÖLÜM)

 Hür Mahmut Yücer[2], Sinan Yılmaz[3]    

 

2.3.İnsanın Bedenine Yönelik Davranışları ile İlgili Hükümler

İnsanın bedenine yönelik davranışlarının ilk bakışta çevre ile ilişkili olamayacağı düşünülebilir. Ancak üzerinde kısaca düşünüldüğünde, aslında insanın bedenine yönelik tutumlarının büyük oranda çevre ile ilişkili olduğu ortaya çıkmaktadır. Zira İslam ‘ben’ karşısında bedenin tüzel ve gerçek bir varlığı olduğunu kabul eder. Beden elbisesinin yalın olarak kendisine ait olmadığı, bedeni üzerinde istediği gibi tasarruf yapamayacağına dikkat çeker. Şayet bedensel organlarının üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunmaya kalkışırsa, organların son günde sahibinden şikayetçi olacağı vurgulanır. Bu durumda insan her hangi bir organını gerekçesiz olarak değiştiremeyeceği gibi varlığına son veremez, intihar edemez. Zira ne bedeni ne de canı (ruhu) kendisine ait değildir.

Bu durumda merkezdeki ‘ben’in, çevresi olan kendi organlarıyla ile ilişkisi neye göre ve nasıl şekillenecektir. Bu başlık altında bedene yönelik davranışlar ile çevre arasında ne tür bir ilişki olduğu ele alınacaktır.

Öncelikle, beden, insana geçici olarak teslim edilmiş bir emanettir. Bu sebeple insanın bu emaneti düzgün bir şekilde kullanması gerekir. Bir insanın bedenine karşı yapabileceği en büyük yanlışlık intihar ederek yaşamına son vermesidir. Bu tür insanların cehennemlik olduğu ve Hz. Peygamberin cenaze namazlarını kıldırmadığı ile ilgili çok sayıda rivayet mevcuttur.[4] Semavi dinlerin tümünde insan canı kutsaldır. Bu nedenle semavi dinler, haksız yere başka bir insanın canına kıymanın da hem dünyada hem de ahirette şiddetli bir şekilde cezalandırılacağı ile ilgili hükümler içerir.

Hz. Peygamber, insanın bedeniyle ilgili on şeyin, insanın fıtratının yani yaratılışının bir gereği olduğunu belirtir. Bunlar; Bıyık kesmek, sakal uzatmak, diş fırçalamak, burnu temizlemek, ağzı temizlemek, tırnakları kesmek, parmak aralarını yıkamak, koltuk altı ve etek tıraşı olmak ve tuvalete gittikten sonra uygun bir şekilde temizlenmektir.[5] Hadis metninde yer alan maddeler incelendiğinde, burada yer alan hükümlerin sadece bireysel temizlikle ilgili olmadığı, aynı zamanda insanların sosyal çevreleri tarafından da hoş ve zarif/naif görünmelerini sağlayacak hükümler ihtiva ettikleri görülecektir.

Burada yer alan hükümlere ek olarak Hz. Peygamberin beden üzerindeki tasarruflarla ilgili bazı yasakları bulunmaktadır. Bunlar arasında, dişleri törpüleyip inceltmenin, dövme yapmanın/yaptırmanın[6], kaşları inceltmenin, saç ekletmenin26, kadın ve erkeklerin birbirine benzemeye çalışmalarının yasaklanması[7] gibi hükümler yer almaktadır. Burada saydığımız maddeler incelendiğinde, aslında bunların diğer insanlara hoş ve güzel görünmek adına yapılan işlemler olduğu, ancak bunu yapan insanların güzel görünmek adına kendi bedenlerine acı çektirdikleri, diğer insanları aldatmaya yönelik işlemler yaptıkları ya da yaratılışlarına aykırı davrandıkları görülecektir. Yasağın nedeni işte bu tür fiziksel ve psikolojik olarak insan sağlığına zararlı durumlardır.

İnsanı insan yapan en önemli özelliği, aklını kullanmasını geçici de olsa engelleyen, sarhoşluk veren içkiler, uyuşturucular İslam dini tarafından yasaklanmıştır.28 İçki içerek sarhoş olan insan, bir taraftan kendi aklını kullanmaktan yoksun kalırken, diğer taraftan kaza ile başka insanların canına kıyarak, başka insanları rahatsız ederek ve komik durumlara düşerek insanlık onurunu zedelemek gibi durumlara sebebiyet verir.

Bütün burada anlatılan bedensel tasarruflara modern zamanlarda yeni şekiller eklenmiştir. Güzel görünmek için porselen diş yaptırmayı, estetik ameliyat olmayı, dil ve dudak gibi insanın mikrop kapmaya çok müsait yerlerine piercing taktırmasını, genç görünmek için kafa derisini gerdirmeyi, saç ektirmeyi, botoks yaptırmayı ve daha nice uygulamayı bunlar arasında sayabiliriz.[8] Tıbbî zorunluluklar dışında, burada yer alan maddelerin de yukarıdaki yasaklanan bedensel tasarruflarla mukayese edilmesi mümkündür.

Bir de modern zamanların tartışmalı konularından birisi olan ve artık kullanımı kanunlarla kısıtlanan sigaraya değinmemiz gerekmektedir. Sigara kullanımı, bir taraftan içenin kendi ciğerlerine ve sağlığına zarar vermesiyle bedensel bir tasarruf iken, diğer taraftan da etrafa yayılan duman nedeniyle üçüncü şahısların da zarar görmesine neden olan bir fiil olmaktadır. Kapalı yerlerde sigara içme yasağı ile birlikte bu konuda alınan kanuni tedbirler de üçüncü şahısları sigaranın zararlı etkilerinden tam olarak koruyamamaktadır. Bu nedenle sigara, içenin sağlığına zarar vermesiyle dünyada kişinin zarar görmesine neden olurken, beden emanetini hakkıyla koruyamama ve başkalarına zarar vererek kul hakkını ihlal etme yönleriyle de insanın ahireti için zararlı olmaktadır.

3. Tasavvuf Bağlamında Din-Çevre İlişkisi

Kâinatın merkezinde, hiçbir şeye muhtaç olmayan bir “akıl” vardır. Modern Batı düşüncesinde bu ‘akıl’ın diğer varlıklar ile bir bağlantısı yoktur. Yani deist; ötelerde, bağımsız ve hâkim bir akıl. Tabiat ise kendi başına bir ruhu ve değeri olmayan sadece insanın istediği gibi kullanacağı metadır. Heideger’in deyimiyle ‘Doğa yalnızca ihtiyaçlarımız için enerji sağlayan dev bir benzin istasyonudur.[9] Evren bu muhteşem ‘akıl’ için araçsal bir değere sahiptir. Kâinatın kendisi akıl sahibi olmadığı için özde bir değeri yoktur. Aklını çokça geliştirenin az geliştireni yok etme hakkı vardır.[10] Bacon’un deyimiyle ‘Tabiat, sadece yine tabiatın kurallarına uyulursa kontrol altına alınabilir.’[11] Bu düşüncelerin altında tabiatı mutlak kontrol altında tutma, onu sahiplenme ve istenildiğinde ondan yararlanma fikrinin bulunduğu görülecektir. Diğer taraftan tabiat üzerindeki tasarruflarımızda duygu ve his dünyamızı karıştırmamamız gerekmektedir. İnsanın kendini dıştakilerden ayrı tutması, kendisinden olmayanları denetim altına alması esas amaçtır. Bu anlayışın ulaştığı vahim nokta, ekolojik açıdan çok tehlikeli olan egemenlik kurma, bencillik ve aşırı tüketimdir. Sunderlal Bahuguna bunu şöyle tanımlar: ‘Artık iktisat dini, şimdilerde pazarı tapınak yapmış, teknotratlar rahipleri, dolar da tanrısı olmuştur.’[12]

İslam tasavvufu açısından bakıldığında bu tecrübenin ekoloji açısından en önemli ayırıcı vasfı, Batı düşüncesi paradigması olan insan-doğa ikilemi ve gerilimi arasındaki ayrımı kaldırıp birliğe, bütünlüğe yaptığı vurgu olsa gerektir. İnsan, çevrenin mutlak hâkimi ve onu istediği gibi kullanan bir varlık değil, emaneten ve geçici bir süre için kullanımına tahsis edilmiş çevrenin bir parçasıdır. Zira kesret (görünen çokluk) arkasında hakiki bir birlik (tevhid) vardır. Zira sûfi anlayışa göre ‘Bütün âlem ve bütün insanlar bir beden gibidir.

Herkesin her şeyin başı da canı da sensin, hepimiz bir ağacın dalları gibiyiz. Senin aşkın ise onları sallayıp duruyor.’[13] ‘Bizim varlığımız hakikatte onun gölgesidir, ondan başka bir şey değildir.’[14]

Tasavvuftaki bu kozmik birlik fikri, Modern Batının ontolojik olarak ‘tözsel benden bağımsız varlıklar’ fikrine tamamen aykırıdır. Zira tanrı âlemi yaratıp kenara çekilmiş değildir. Aksine tanrı geçmişte de şu anda da faildir. ‘O her an bir şe’ndedir.[15] Diğerleri onun tezahüründen ibarettir. Olanlar da onun tecellisidir. ‘Dünya baştanbaşa onun sıfatlarıyla büyülenmiştir. Her madde, her şey kendi varlıklarında görünür ama aslında her madde O’nda yok olmuştur.’[16]

 

3.1. Tasavvuf Düşüncesinde İnsan-Fiziki Çevre İlişkisi

İslam düşüncesine göre, insan bu dünyaya gönderilirken kendisi dışındaki varlıkları istediği gibi ve sınırsız bir yetkiyle kullanmak üzere gönderilmemiştir. Bilakis o bu dünyaya farklı kategorilerde ve farklı sorumluluk havzalarında “diğerlerinden” belirli ölçülerle faydalanmak üzere gönderilmiştir. Yani kategorik olarak varlık basamağının en üstünde insan bulunsa bile, bu ona diğerlerini ölçüsüz olarak kullanma izni vermez. Bilakis ‘diğer varlıklar da şuurlu ve ne için gönderildiklerinin bilincindedir. Bu bilince ‘sünnetullah’[17] denilir ve kullanıcı onda haddi aşma yetkisine sahip değildir. Aşarsa ilk önce bundan kendisi etkilenecek, zarar yine kendisine dönecektir. Zira diğerleri kendisinden bağımsız ve ayrı varlıklar değil, kendisi gibi canlı, şuurlu, bilinçli varlıklar olup kendisinin bir parçasıdır.39

Evrende her şey canlıdır. Bu durumu Kuran “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. ” (İsra 17/44) âyetiyle ifade eder. Allah’ı tesbih etmek, bir akıla ve bir bilince işaret eder. Bundan da önce bir ruha ve canlılığa delalet eder. Kur’an’daki birçok ayet eşyanın canlı olduğunu destekleyen verileri sunar. Varlıkları canlı cansız ayrımına tabi tutmaz.[18]

Bir rivayette; “müezzinin sesinin ulaştığı her yerde bulunan kuru yaş eşyanın onun lehinde şehadet edeceği” bildirilmiştir.[19] Öte yandan ‘Her şey canlıdır. ’ ayetindeki açık ifadeyi dikkate aldığımızda, ayetin tevile müsait olmadığı bilinen bir husustur. Zira ayetin devamında gelen eşyanın hakkı teşbihi ‘hâl tesbihi’ değildir. ‘Hâl tesbihi’ olsaydı, ‘Siz anlayamazsınız.’ demenin anlamı kalmazdı. Bu durumda insana yakışan İbn Arabi’nin ifadesiyle; kendini âlemi keşfe ve onun hakikatlerini öğrenmeye ulaştıran şeylerde kullanıp ‘Her şey onu tesbih eder’ ayetinin anlamını kavramaya çalışmak olmalıdır.[20]

Yine evrenin canlı ve bilinçli olduğuna dair Kur’an-ı Kerîm’deki azabı hak edenler için ‘Yer Gök onlar için ağlamamıştır. ’ ayetini hatırlamakta zikretmekte fayda vardır. Bir başka rivayette ise, av hayvanlarının kıyamet günü gelerek “Rabbim bu adama sor, beni boş yere ne diye öldürdü. ’ (kaynak) diyeceklerdir. Gereksiz yere bir ağaç kesen veya Allah’ın yarattıklarından fayda vermeksizin bir taşı bir yerden başka yere taşıyan kimse de böyledir.

Hz. Peygamber, kendisine nübüvvet görevi verildiğinde Hira mağarası çıkışında yerdeki bitkiler, ağaçlar ve taşlar dile gelmiş kendisini tebrik etmişlerdi. Bu durum yeni yüklendiği görevle büyük bir heyecan duyan Hz. Peygamberin korkusunu daha da artırmıştı. Bitkilerin ve diğer cansız varlıkların konuştuğunu sadece Hz. Peygamber değil Ashab-ı Kirâm da duyuyordu. Bununla ilgili çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Mesela Sahabe-i Kirâm taşların tesbihini duyuyordu.

Bu anlamda dervişlerinden menekşe toplamasını isteyen Hüseyin Hamevî’nin elinde kuru menekşelerle gelen Eşrefoğlu Rumi’ye (ö. 889/1484)[21]  söyledikleri ilginçtir.

“Rumi, sen misafir olduğun için galiba menekşe bulamamışsın?”, Rumi şeyhine şöyle cevap verir; “Sultanım, buldum buldum ama hangi menekşenin başına varsam bana ‘Allah hakkı için beni koparma, tesbihimden beni ayırma. diye yalvardığını duydum, sonunda işte şu zikir ve tesbihi tükenmiş menekşeyi buldum ve onu alıp huzurunuza getirdim.” der. Yine benzer tarzda Üftade’nin, müritlerinden hiç kimsenin görmediği yerde tavukları kesip getirmeleri emri üzerine Aziz Mahmut Hüdayi’nin kesemeden getirmesi ve gerekçe olarak ‘Allah’ın görmediği bir mekân bulamamak’ olarak bu tavrı yansıtmaktadır.

Kaynağını Kur’an’dan alan İslam tasavvufunda da birlik (tevhid) anlayışı, âlemde canlıcansız kategorisine karşı çıkar. En küçüğünden en büyüğüne kadar her şey canlı ve bilinçli kabul edilir. İbn Arabi, âlemdeki her şeyin Allah’a muhtaç olduğunu ve her daim ufkun feleğinin hareketine ve mertebesine göre Allah’tan istekte bulunduğunu söyler.[22] Mevlana için de ‘Arş’tan kürsiye kadar, zerre zerre her şey konuşmaktadır. O şöyle der; ‘Sana kapılarını açtığım gül bahçesi, öyle bir bahçedir ki, oradaki ağaçların dalları da yaprakları da canlıdır. Birbirleri ile konuşup dururlar. Şunu da iyi bil ki, her şey canlıdır.”45

Bütün bu rivayetler insanın çevresiyle duyarlı, ölçülü, dengeli bir ilişki kurması gerektiğini gösterir. Zira onlara karşı muamelesinden de hesaba çekilecektir. İstediği kadar ve istediği şekilde tüketemez, ‘kullanıp atamaz’. Belki şükrünü eda edebileceği kadar yiyebilir, tüketebilir. Sahip olduğu hayvanlara ölçüsüz davranamaz, aç bırakamaz, haddinden fazla yük taşıtamaz. Nitekim bir devenin Hz. Peygamber’e gelerek sahibini şikâyet ettiği, Hz.

Peygamber’in de sahibini “Allah’ın sana bahşettiği bu hayvan hususunda Allah’tan korkman gerekmez mi idi! Çünkü o senin kendisini aç bırakıp yorduğunu bana şikâyet etti.”[23] diyerek uyardığı bilinmektedir.

 

[1] Bu makale, Karabük Üniversitesi tarafından düzenlenmiş olan “Tüketim Toplumu ve Çevre” konulu Ulusal Sempozyumda sunulan tebliğin geliştirilmiş şeklidir.

[2] Karabük Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü.

[3] Karabük Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü.

[4] Müslim, Cenaiz, 107; Tirmizî, Cenaiz, 68; Buharî, Tıp, 56; Müslim, iman, 175, Tirmizî, Tıp, 7.

[5] Ebu Dâvud, Tahâret, 29; Tirmizî, Edep, 14; Nesâi, Zinet, 1.

[6] Ebu Dâvud, Libas, 11; Nesâi, Zinet, 20; İbn Mâce, Libas, 47.  26 Ebu Dâvud, Tereccül, 5.

[7] Buharî, Libas, 62; Buharî, Hudud, 33; Ebu Dâvud, Edep, 61; Tirmizî, Edep, 34.  28 Kur’an, 5/3.

[8] Bu benzeri soruların cevapları için bak. http://kurul.diyanet.gov.tr/sorusor/sorusor.aspx

[9] Charles Guignon, On BeingAuthentic, Routledge, Newyork 2005, 33.

[10] Abdüllatif Tüzer, ‘Mistik Birlik ve Ekoloji’, Uluslararası Çevre ve Din Sempozyumu, İstanbul 2008, s. 87.

[11] F. Bacon, Novum Organum, çev. Sema Önal Akkaş, Ankara 1999, 8-9.

[12] Vasudha Narayanan ‘One Tree is Equal to ten sons’: Hindu Responses to the problems of Ecology Population and Consumption, Journal of the American Academy of Religion, Vol. 65, No. 2, (Summer 1997) s. 320’den nakleden Abdüllatif Tüzer, a. g. e, s. 87.

[13] Mevlana, Divan, Haz. Şefik Can, İstanbul 2000, c. 121, 287.

[14] İbn Arabi, Füsus, Trc. Nuri Gencosman, İstanbul 1990, 72, 99, 124, 152, 191, 268.

[15] Rahmân, 29.

[16] Mevlana, a. g. e, I, 142.

[17] Sünnetüllah tabiri Kuran’da birçok yerde geçer ve ‘Allâh’ın kanunu’ ‘Allâh’ın sünneti veya uygulaması’ gibi anlamlara gelir. Örnek olarak bk. Kuran, Ahzâb, 33/62; Fâtır, 35/43; Ğâfir, 40/85; Fetih, 47/23. 39 Benzer bir değerlendirme için bak. Cavit Sunar, Bergson’da Cansız Madde ve Canlılar Âlemi, Ankara

Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1958-1959, cilt: VII, s. 89-95

[18] Konuyla ilgili olarak bk. Mehmet Bayraktar, Davud el-Kayserî, Seha Neşriyat İstanbul, 1989.

[19] “Müezzin, sesinin gittiği yer boyunca mağfiret olunur. Yaş ve kuru her şey onun lehinde şehadet eder, namaza katılan kimseye yirmi beş kat namaz yazılır ve iki namaz arasındaki (günahları) affedilir. ” Ebû Dâvud, Salât 31; Nesâî, Ezân 14; İbnu Mâce, Ezân 5.

[20] Ekrem Demirli, Sûfilerin Âlem ve Tabiat Görüşü: Her şey Tanrı’ya İşaret Eden Canlı Bir Ayettir’, Çevre ve Din, Uluslararası Sempozyum, İstanbul 2008, c. 2, 68.

[21] Eşrefoğlu Rumi ve hocası Hüseyin Hamevî için bak. Mustafa Kara, Eşrefoğlu Rumi,  Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı, 1995.

[22] İbn Arabi, Risaleler, çev. Vahdettin İnce, İstanbul, ts. 128.  45 Mevlana, Divan, I, 91.

[23] Müslim 342 ve 2429, Ebû Dâvûd 2549, Müsned 1/205, Beyhakî Delâil 6/26, İbni Mâce 340.