Şehr-i İstanbul

Ülkü Bozkurt

Bundan yıllar yıllar önce şehri İstanbul’u Megaralılar görmüşler ilk. Ne güzel memleket deyip yerleşmişler. Arkasından bir dönem Yunan şehir devleti olarak gelişmiş serpilmiş, kısa zamanda dikkat çeken bir merkez haline gelmiş.

Günlerden MS. 330 yılında I. Konstantin bu şehir Roma İmparatorluğuna yakışır demiş ve kendine başkent yapmış. İmparatorun ölümüyle onun adı yaşamasın mı demişler, şehrin adını Byzantiumdan Konstantinopolis’e çevirmişler.

Erken ortaçağın en gözde, en zengin, en parlak şehri ve herkes tarafından istenilen olmuş Konstantinopolis. Bir dönem Latin İmparatorluğu bir dönem Bizans İmparatorluğu biraz da bizim başkentimiz olsun demişler ve hayrını görmüşler.

Bu arada dedem Osmanlı emin adımlarla ilerliyormuş. Biraz aşağıdan biraz yukardan derken Konstantinopolis’i Müslüman denizinde ada yapıvermişler.

Malumunuz buralar bizim için peygamber hedefi. Dedem Beyazıt, dedem Murat ben olsam o komutan demiş niyet etmiş yola çıkmış. Fakat şehri İstanbul’un süper kahramanı olmak, bu niyetle yaşayan babanın oğlu ile O’nu bu hedefle yetiştiren Ak Hocaya düşmüş.

Bir çocuk yedi yaşında, bu topraklar onların elinde ziyan oluyor deyip o topraklara Allah’ın adını götürmeyi hayal edebilir mi? Şimdilerde çocuk dediklerimiz bu hayalde zorlanır tabi. Ama adı II. Mehmet olana bu hayal değil yavaş yavaş ulaşılacak bir hedef sadece.

Bu hedef için çalışmış, çabalamış, yetiştirmiş kendini. Akıllıca, fedakârca hazırlanmış fethe kadar. Hisar dikmiş, ilk kez kullanılan toplar döktürmüş, gemileri denizden yüzdürmek yetmez bu şehre demiş karadan yürütmüş. Ya sen beni alırsın ya da ben seni demiş sürmüş atını.

Kimilerine bu ne hırs dedirtebilir belki bunlar. Ama bu hırs değil RUH. Sevgiyle, halis niyetle dolu bir ruh. Osmanlı kavuğunu tercih ettirecek, kim olursa olsun hakkını sahibine veren, birbirine ne şeklen, ne dinen, nede yaşantı olarak benzemeyen koca bir şehir dolusu insanı bir arada yaşatan, sanat, hassasiyet, adalet kısacası medeniyet getiren ruh…

CAAANIM HİSAR

Dedem Mehmet’i süper kahraman fatih yapan, fetih ruhunun en önemli parçalarından biri Hisar. Ben sadece hisar demekten hoşlanıyorum ama Rumeli Hisarı, Boğazkesen Hisarı, Yenice Hisarı onun için kullanılan isimler.

Bundan on küsur yıl öncesine kadar uzaktan severdim İstanbul’u. Şükür duamız yerine ulaştı da buralı olduk. O on küsurun ilk yılı, keşif arkadaşım belediye otobüsü ile orası senin burası benim adımladım güzelim memleketi. Bu adımlardan biri de hisara düştü.

Girişte aşağıdan yukarı doğru baktığımda çok heyecanlanmıştım. İçeri girdiğim zamansa sanki boyut değiştirmiştim. Heybetliydi, sakindi, güven veriyordu aynı zamanda ulaşılmaz hissettiriyordu aynı akıl edeni gibi. Hayal ederek dolaşıyordum. Surlardan birine çıktım ve aşağıda yaşadığımın heyecan olmadığını anladım. O anda sanki Hazarfendim. Boğaza karşı kanat açmamak için kendimi zor tutuyordum.

Fatih’in şehri bu surlardan bir başka görünüyordu. Karşı komşusu Anadolu Hisarına takıldı gözüm. O yalnız kalmasın aynı zamanda da boğazın en dar yerinde güvenliği sağlamak daha kolay olur düşüncesiyle dede hisarının karşısına yeni bir hisar yapmayı düşünmüş Fatih.

İş bölümü yapılmış paşalar ve on parmağında on marifet sultan arasında inşaat paylaşılmış, deniz tarafının sorumluluğu Fatih’e düşmüş ve kendide bizzat çalışmış.

Sadece taşı toprağı altın İstanbul’un malzemeleri kullanılmamış, İznik ten Karadeniz Ereğlisinden kereste, Anadolu’nun değişik yerlerinden kireç, taş getirilmiş hatta hatırı kalmasın diye harap Bizans yapılarından da malzeme alınmış.

15 Nisan 1452 de bismillah deyip ilk kazmayı 300 usta 700 işçi 200 arabacı, kayıkçı, nakliyeci, paşalar ve sultan vurmuş. O malum ruhla 31 Ağustos 1452 de üç büyük kulesi, dünyanın en büyük kale burçlarına sahip 60000 metrekarelik hisar tamamlanmış.

Bunca yıl sonra gökdelenlerin, vızır vızır geçen arabaların, suyun üzerinde nasıl duruyor diye hâlâ çaktırmadan kendime sorduğum devasa gemilerin arasında heyecanlandıran hisarın sebebi de RUH…