Salihlerle Beraber Olmak

Allah Teâlâ, Kur’an’da; “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe, 119) derken, bizlerden imanımızda, ahdimizde, sözümüzde ve özümüzde doğru olanları ve hakikatten ayrılmayanları tercih etmemizi istemektedir.

Bu gerçeği ifade sadedinde Peygamber Efendimiz de hadis-i şeriflerinde şu tavsiyelerde bulunmaktadır: “İyi arkadaş yalnızlıktan, yalnızlık da kötü arkadaştan hayırlıdır. İyilerle dost olan, misk satanla beraber olan gibidir. Onun güzel kokusu diğerine bulaşır. Kötülerle beraber olan da demirci çırağı ile beraber olan gibidir. Onun kiri de diğerine yansır.” (Buhâri, Zebaih, 31, Buyû’, 38; Müslim, Birr, 146; Ebu Davud, Edeb, 16); “Kişi dostunun dini üzeredir. O hâlde kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin.” (Tirmizî, Zühd, 45); “Kişi sevdikleriyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165; Tirmizî, Zühd, 50, Da’avat, 98); “Mümin müminin aynasıdır.” (Ebu Davud, Edeb, 49); “Müminler bir binanın tuğlaları gibi birbirini destekler.” (Buhârî, Mezâlim, 5, Salât, 88; Tirmizî, Birr, 18)

 

Bir kimse iyi şahıslarla dost olursa, kendisi kötü bile olsa iyi olur. Çünkü onların himmeti ve sohbeti, onu hayırlı bir insan hâline getirir. Kötülerle dostluk kuran kişiler, kendi muhitinden kopup sefih zümrelerle düşüp kalkmaya, bayağı şahsiyetlerin etkisinde kalmaya başlarsa o zaman, kendisi iyi bile olsa, kötü olur. Erdemli şahsiyetlerin toplumun bilgi, ahlâk, karakter, meslek ve meşrep bakımından kendisinden alt seviyedeki kişileri ihmal etmesi düşünülemez. Onların içerisinde yer alıp kötülükleri iyiliğe tebdil etmelidir. Kendi yetilerini kaybedip kötülükler ve yanlışlıklar karşısında sessiz kalan şahsiyetler, zamanla bu durumu kabullenmeye, yanlışları olağan görmeye başlar ve onlarda olan kötülüklere rıza gösterirler. Kötülüğe rıza göstermekse, kişiyi iyi bile olsa kötü hâle getirir. (Hucvirî, Keşfü’l-Mahcûb, Dâru’t-Turâsü’l-Arabî, Kahire 1974, s. 405)

 

Dostluk ve arkadaşlığın esası; nefsin âdetleriyle sükûn bulması ve alışkanlıkları ile ülfet etmesidir. Bir kimse hangi topluluğun arasında bulunursa, onların davranışlarını kendi âdeti ve itiyadı hâline getirir. Çünkü ister hak, ister batıl olsun, bütün irade, arzu, muamele ve ameller esasen onda mevcuttur. Görmüş olduğu bütün muameleler, arzular ve meyiller kendisinde gelişir ve öbür temayüllere hâkim ve galip olur. İletişim ve birlikteliğin insan tabiatı üzerinde büyük bir tesiri vardır. Âdetlerin ise çetin bir saldırısı söz konusudur. O derecede ki, insan sohbetlerle âlim, papağan da ilimle nâtık olur. (Hucvirî, Keşfü’l-Mahcûb, s. 405)

 

Tasavvuf ehli, bireylerin başkaları ile birlikteliklerini dört grupta tasnif etmişlerdir:

  1. Gıda gibi gerekli birliktelikler.
  2. İlaç gibi gelen birliktelikler.
  3. Hastalık ve dert getiren birliktelikler.
  4. Helâk edici ve bitirici birliktelikler. (İrfan Gündüz, “Tasavvufî Bir Terim Olarak Râbıta”, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı:7-10, Yıl:1989-1992, İstanbul 1995, s. 257)

 

Mağrib sûfîlerinin öncü şahsiyetlerinden Ebû Medyen Şuayb el-Ensârî (ö. 594/1198)’ye göre, safiyeti kaybetmenin delili, kirli ve bozuk tabiatlı kişilerle beraber olmak ve sohbet etmektir. Değersizliğimizin delili, beş para etmez kişilere bel bağlamamızdır. Vahşetimizin delili, kaba saba şahsiyetlerle ünsiyet peyda etmemizdir. Çünkü bid’at ehli ile sohbet, dinî duyarlılıktan yoksunluğu gösterir. (Kadir Özköse, “Ebû Medyen Şuayb el-Ensârî’nin Tasavvufî Düşüncesi”, Cumhuriyet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Sivas 2007, c. XI, sy.2, s. 175-176)

 

Sâlih ve sâdıkların anılıp hatırlanmasını, bireyin terbiyesi açısından gerekli gören İmam Gazâlî (ö. 505/1111), insan tabiatının çevredeki iyi veya kötü her türlü söz, davranış ve eylemlerden etkilenişini şu şekilde değerlendirmektedir: “Aklı başında fazilet sahibi insanlar bile çevre faktörünün olumsuz etkilerinden kendilerini zor kurtarabilir. Nerede kaldı ki gafiller. Bundan dolayı insan, içinden hareketlerini benimsemediği hâlde, kötü kimselerle fazla düşüp kalkmamalıdır. Eğer bu gibilerle fazla düşüp kalkarsa, kendinde büyük değişiklikler hissetmeye başlar. Önceden hoşuna gitmeyen bu çirkin hareketlere yavaş yavaş alışır ve artık onlara aldırış etmez olur. Zira kendini bu kötülüklerden alıkoyan şey, onları kendisinin büyük bir suç sayması idi. Bunun için zenginlerle düşüp kalkan, kendi varlığını küçümser ve hiç mesabesinde görür. Yoksullarla düşüp kalkanlar da ellerindeki nimetlerin kadrini bilir. Bu fıtrî bir tesirdir. Ashâb-ı kiram ve tebe-i tâbiinin taat ve ibadetlerini düşünenler, kendi ibadetlerini küçümser, itaatini az bulurlar. Kendi ibadetlerini küçümseyenlerse, elbette onlara uymak için gayret sarf eder. Kendisine çeki-düzen vererek ibadetlerini artırmaya çalışır. Aksine dünya adamlarına bakan, onların Allah’tan yüz çevirip isyana daldıklarına nazar eden kimsenin de iyilikleri kendi gözünde büyür ve kendisini beğenmeye başlar. İşte o zaman helâk olur. Tabiatın değişmesindeki iyilik ve kötülükleri dinleyip duymak da yeterlidir. Nerede kaldı onları göz ile görmek. Bu inceliğe dikkat etmek sayesinde Hz. Peygamber de, ‘Sâlihler hatırlandığında, ilâhî rahmet iner.’ (Aclunî, Keşfü’l-Hafa, II, s.70.) hadisinin sırrı anlaşılmış olur. Sâlihler hatırlandığı zaman şüphesiz böyle bir rahmet inmez. Ancak gönülden onlara uyma ve onların izinden gitme arzusu ile kusurlarını giderme isteğinin uyanması hâsıl olur. Rahmetin sebebi iyi işlerdir. İyi işlerin sebebi de onlara heves etmektir. Onlara heves etmenin âmili de sâlihleri iyi hâlleri ile anmak ve hatırlamaktır. Bu hadisin mefhum-ı muhâlifi de, kötüler anıldığında lânetin inmesidir. Çünkü kötüleri ve kötülükleri çokça anmak, insana kötülük yapmayı kolaylaştırır. Bu da lâneti gerektirir. Lânetse Allah’tan uzak kalmak demektir. Rahmetten uzak kalmanın başlangıcı isyana dalıp, Allah’tan yüz çevirmek ve meşru olmayan bir yolda dünyalık peşinde koşmaktır. İsyanın kaynağı da onu küçümsemektir. Küçümsemenin sebebi ise, onu çok dinlemek yüzünden onunla ünsiyet peyda etmektir. İyileri ve kötüleri anmanın ve hatırlamanın neticeleri bu olursa, ya onları görmek ve aralarında bulunmanın sonuçları ne olur?” (İmam Gazalî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Dâru’l-Cîl, Beyrut 1412/1992, c. II, s. 332)

 

Gazâlî’nin bu tespitleri ile güçlü isimlerin zayıf karakterli kişileri motive ettiğini, güçlü şahsiyetlerin mıknatısın demiri çektiği gibi çevresindekini etkilediğini öğrenmekteyiz. Dolayısıyla zihinsel bulgularımız, derin hislerimiz, davranışlarımız ve benliğimiz, tesir halkası güçlü şahsiyetlerin etkileri ile şekillenip biçimlenmektedir. Kendi benliğimizi inşa edebilmemiz için örnek şahsiyetlere ve kendi prototiplerimize muhtacız. Bireyler olarak yaşadığımız toplum ve çevrede, iyi veya kötü mutlaka bir hâl transferi yaşamaktayız. Üzüm üzüme baka baka karardığı gibi, bizler de çevremizdekilerin hâlet-i ruhiyelerinden fazlasıyla etkilenmekteyiz. Kişi, neşeli şahsiyetlerin yanında neşeli; bilge isimlerin yanında kültürlü; güçlü bir ressamın yanında sanat inceliklerine meraklı; mahir ustanın yanında kendi cevherini ortaya çıkaracak kadar liyakatli şahsiyet olmaya başlar. Uzlete çekilip toplumdan uzak yaşayamayacağımıza göre, örnek almamız gereken seçkin isimleri belirlemek ve onlarla kaynaşmak zorundayız. Bir erdemliler topluluğu vücuda getirip ilmen, ahlâken ve mânen bizden yüksek durumda bulunanların üstün hasletlerinden istifade etmeliyiz. Hz. Peygamber, ashabını sohbetle, birliktelikle, paylaşma kültürü, feragat ve hasbîlik duyguları ile yetiştirdi. Kendisindeki mana güzelliklerini ashabına sundu. O güzellikler kartopunun yuvarlanarak büyümesi gibi, ashab tarafından paylaşılarak sahip çıkıldı. Bugün bizler de bedenlerimizi gıdalarla beslediğimiz kadar; ruhlarımızı güzel bir çevre, seçkin şahsiyetlerle birliktelik ve güzel hasletlerle bezenmek sureti ile beslemeliyiz. Zira kişi, kiminle ise onunla anılır. Mevlânâ, Mesnevî’sinde şöyle der.

 

“Getirdi evliyayı Hak zemîne

Ki rahmet olsun onlar âlemine

Eğer kasvetle kalbin olsa mermer,

Olursun sohbet-i arifle gevher.

Lahzacık arif-i Hakk’la sohbet,

İyidir yüz senelik takvadan.”

(Mevlânâ, Mesnevî, çev. Veled İzbudak, haz. Abdülbaki Gölpınarlı, MEB yay., Ankara 1998, c. I, b. 722-726; Ahmed Avni Konuk, Fusûsu’l-Hikem Terceme ve Şerhi, haz. M. Tahralı-S. Eraydın, İstanbul 1989, s. 287)

 

Mevlânâ’ya göre kişi, kaskatı bir taş veya mermer parçası da olsa, bir gönül sahibine eriştiğinde cevher hâline gelmektedir. Gönlümüze temiz erlerin sevgisini yerleştirmemiz ve âriflerin muhabbetinden başka bir şeye gönül vermememiz gerekmektedir. Gönül, kişiyi gönül ehlinin ve âriflerin mahallesine doğru çekerken; ten de onu su ve çamur hapsine koymak istemektedir.

 

İman edip salih amel işleyenleri seven Allah Teâlâ, bizden takva azığını hazırlamamızı, kendi yolunda olmamızı, salihlerle beraber olup hayır yarışına katılmamızı, güzel ahlâkı şiar edinmemizi istemektedir. Biz de toplumumuzda hayır cemiyetlerini güçlendirmeye, erdemli şahsiyetlerin temayüz etmesine ve güzellikleri paylaşmaya gayret sarf etmeliyiz. Çünkü Müslüman, güvenilir şahsiyettir. Müslümanla birliktelik, pişmanlık doğurmaz. Müslüman, serapa iyiliğe aşinalık demektir. Müslüman, hayatı sanat hâline getiren insandır.

 

*Bu yazı, Diyanet Avrupa Aylık Dergi 2008 Haziran sayısında yayınlanmıştır.

Doç. Dr. Kadir Özköse Cumhuriyet Üniv. İlahiyat Fak.