Sahabe-i Kiram’da Ümmet Bilinci

Kur’an-ı Kerim’de Ümmet-i Muhammed’in gelmiş geçmiş en hayırlı ümmet olduğu ifadesi yer alır: “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz” [1].

Bu ümmet, Allah’ın seçtiği ve Müslüman diye isimlendirdiği ümmettir. Yine ayet-i kerime’de:

“… O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiç bir güçlük yüklemedi. Babanız İbrahim’in dinine uyun. Allah, sizi hem daha önce, hem de bu Kur’an’da Müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahit (ve örnek) olasınız…” [2]

Mü’minlerin birbirleriyle kardeş olmaları evvela ahlâki bir olgunluktur. Bu olgunluk vahyin eğitimden geçmekle zihin ve ruha vahyin nakşedilmesiyle kazanılan bir erdemdir. Bireysel anlamda ümmet olamayan, İbrahimî duruş sergileyemeyenler gerçek anlamda kardeş olamazlar. Resulullah (SAV)’ın sahabesinin kardeşlik anlayışının temelinde, Allah’ın dinine ve resulüne kusursuz bir itaatle bağlı olmaları, bunu yaparken de nefisleri ve aileleri dâhil herkesi ve her şeyi geri plana bırakabilmiş olmaları yer almaktadır.

İslam’da kardeşliğin önemi büyüktür. Kur’an-ı Kerim’de 100’e yakın sayıda uhuvvet kelimesi ve türevleri kullanılmıştır. Mukaddes kitabımızın ilk suresinin (Fatiha) ilk ayetlerinde bile birlik beraberliğe vurgu vardır: “Ancak sana ibadet eder ve senden yardım dileriz” mealindeki ayetlerde kulun Rabbine tek başına ve sadece kendisi için değil mü’min kardeşi ile birlikte yönelişi vardır.

Nitekim Medineli Müslümanlar (Ensar) muhacirleri Medine’ye daha ilk geldikleri gün, evlerine götürüp ağırlamak için birbirleriyle yarışmışlar; anlaşamadıkları, onları paylaşamadıkları için 2 okla kura çekilmedikçe muhacirlerden hiç biri onların evine gidememişti. Ensar, bu kadarla da kalmadılar:

“Ya Resulullah! Hurmalıklarımızı da muhacir kardeşlerimizle aramızda bölüştür” dediler. Peygamberimiz (SAV) onlara: “Hayır! Öyle olmaz!” buyurdu. Bunun üzerine Ensar, muhacirlere öyleyse tımar ve sulama zahmetini siz üzerinize alınız da sizi hurma mahsulüne ortak yapalım dediler. Bunu peygamberimiz de uygun gördü. [3]

Saadet asrını ve Sahabe-i Kiram’ı yakından incelediğimizde ümmet olma bilincine birçok örnek ile şahit olabiliriz.  Hakiki manada ümmet olabilmek için önce İslâm kardeşliğini iyi anlamamız, nefsimizden ödün verebilmemiz, özverili olmamız, fedakâr olmamız gerekmektedir. Bir gün Hz. Ömer bir kurban kesmişti, kurbanın bir kısmını bir fakire gönderdi. O sahâbî “Benim bugün yemeğim var” dedi ve almadı. Sonra başka birisine gönderdi, o da; “Durumu daha kötü olanlar vardır onlara götürün” dedi, almadı. Böylece bu et birkaç evi dolaştıktan sonra ilk götürüldüğü eve yeniden götürüldü.

Suffa Ashâbı’ndan dermanı kesilen birisi Resûlullah’a (SAV) gelip durumunu anlattı. Peygamberimiz (SAV) de onu zevcelerine gönderdi. Mü’minlerin anneleri, “Evimizde sudan başka bir şey yok” diye üzülerek durumlarını ifade ettiler. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas): “Kim bu açı yemeğine ortak eder?” diye ashâbına sordu. Ensar’dan bir kişi ayağa kalkıp: “Ben” dedi ve suffalı misâfiri alıp evine götürdü. Evinde eşinden, çocuklarının yiyeceğinden başka bir şey bulunmadığını öğrendi. Sofrayı kurup lâmbayı yaktıktan sonra yemeği sofraya koydular. Yemeğe başlayınca ev sâhibi kandili düzeltiyormuş gibi yaparak ışığı söndürdü. Sâdece misâfirin yemesi için ortamı kararttı. Karı-koca yiyormuş gibi yaptılar. Misâfir güzelce karnını doyurdu. Onlar aç sabahladılar. Sabah olunca ev sâhibi, Allah Rasûlü’nün (s.a.s) yanına gittiğinde ona buyurdu ki: “Bu gece Allah sizin hareketinizden memnun oldu ve hakkınızda şöyle buyruldu: Onlar kendilerinde yoksulluk olsa bile kardeşlerini öz canlarından üstün tutarlar.” [4]

İçinde bulunduğumuz çağda maalesef Müslümanlar olarak ümmet şuuru anlayışından çok uzaklaşmış vaziyetteyiz. Ümmet şuurunun ana eksenini oluşturan, “Mü’minler ancak kardeştir” düsturu bize ne kadar da uzak! İslam toplumunun en önemli kurumları olan ve Müslümanları bir araya getirmede kritik işleve sahip camiler bile – özellikle bazı ülkelerde ve şehirlerde – mezheplere göre ayrışmış durumdadır. Mübarek beldelerimizde, İslâm ile müşerref olmuş kadim şehirlerimizde ne kadar da çok kanayan yaramız var!

Tüm bu olan bitenlerden gereken dersleri çıkarmalı, işe en temel vazifemiz olan “iyilikleri yaymak, kötülükleri ortadan kaldırmak” ile başlamalı, fitnenin adam öldürmekten daha kötü olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Yalnızca Allah için, samimi ve önyargısız bir şekilde birbirimizi gerçekten sevmeye başlamamız, ümmet şuurunu yeniden kuşanmamızın başlangıcı olacaktır.

Sibel Yıldız
[1] Al-i İmran, 3/110
[2] Hacc, 22/78
[3] KÖKSAL, M. Asım: İslam Tarihi, Cilt III, s.82
[4] Haşr, 59/9