SADİ’NİN DİYARI İRAN SİZİ BEKLİYOR

Gitmeyi çok istediği yerler olur insanın. Gözlerini kapatıp orada olduğunu hayal eder. Açıkçası İran öyle bir yer değildi bizim için. Neden İran sorusu bazı sırları aşikâr etmemek açısından cevabı verilemez bir soru:=)

18 kişi… On sekiz marjinal, meraklı, bilgin, cesaretli, atılgan, külfetsiz, sempatik, bir o kadar da hareketli ve zararsız kişi…
Havaalanında Sadık Bey’le buluştuktan sonra yol arkadaşlarımızla tanışmaya başladık. Başka bir ülke olsa neyse ama konu İran olunca insan hakikaten merak ediyor kimlerin olduklarını.
Gece 23.35 uçağıyla başlayan yolculuğumuz İran saatiyle 03.30’da Tahran’a inmemizle daha da heyecan kazandı.

Havaalanında namazdı, bavulların alınmasıydı derken gün ağardı. Bu arada İran bizden bir bucuk saat ilerde… Bütün gece yolculukla geçtiği için otele gelince yerlere seriliyorduk neredeyse fakat hızlı bir kararla odalar hazırlanana kadar şehir turu yapalım diyerek otelden çıktık.
Tahran İran’ın en büyük şehri… Meşet ikinci, İsfahan üçüncü büyük şehir. Tahranda ticaret yapanlar arasında Türkler de çok.
İran’a iner inmez önyargılarımızda bizimleydi:)Grubumuz iner inmez “aaa bizim ülkemizde bu böyle değil, bu yanlış vs vs” söylenmeye başladı.
Burası zaten İrandı aslında. Kendi ülkemizden sıyrılmak, o şartlarda, geçmişiyle bugünümüzle bir ülke vardı karşımızda.
Tahranda ilk ziyaret ettiğimiz yer Humeyninin Cemaran’daki eviydi. Çok mütevazı, gayet sade… Değişik bir havası var bu mekânın. Bizi çok sevecen karşıladılar. Müzeye dönüşmüş evin arka kısmında hayatından kesitleri anlatan resim sergisi var.
Ardından Sadabat Sarayını gezdik. Saraylar hiç çekici gelmemiştir oldum olası bana. Ne görmeye bir merakım vardır ne hikâyeleri dikkatimi çeker.
Saraylarda aklında ne kaldı derseniz sadece bahçesindeki ihtişamlı ağaçlar… Yoksa gerisi çok abartılıydı… Fotoğraf da çekmek yasaktı zaten:=)
Çevrede gördüğümüz insanlar bize, biz insanlara dikkatli dikkatli bakıp, gülümseyip durduk.
Tahran çarşılarına girdiğimizde bir hayal kırıklığı oldu hepimizde. Aşırı pahalı geldi. Ucuz Çin malları bile çok yüksek fiyatlardaydı. Sebebini aslında az çok tahmin edebiliyorduk. Ambargo!
ABD başta olmak üzere batılı ülkeler her şeye ambargo uyguladıklarından her şirket İrana ithalat yapamıyor, yapmadığından gelen mallar da yüksek fiyatlardan satılıyor. Mcdonald, Burger King vs bir tane bile yok. İnsanın hoşuna gitmiyor değil, küresel yabancı güçlerin yatırımı yok. Fakat! Çok ilginçtir Coca Cola ve Pepsi her yerde. Bir yerlerde tezat var ama hayırlısı…
Tahran çarşısında dolaşırken karşımıza herkesin teveccühü olan bir türbe çıktı. Seyyid İmam Zade Salih türbesi… İranda seyyidlerin türbeleri yeşil kubbeli. Uzaktan görünce hemen anlıyorsunuz. Türbeler de şeker haricinde küçük paketlerde tuz dağıtılıyor.
Tuzlar sonradan ekibimizdekilerin başına hafif bela oldu ama neyse:)) Havaalanında tuzları toz olarak algılayınca XRay cihazı, bavulları açmak zorunda kaldılar. Tecrübe oldu:=)
İlk akşam yemeğimizi Elburz dağlarının eteğinde olan ve dere kenarında bulunan Derbentte yedik. Arkanızı dağa veriyorsunuz ama ağaçsız bir dağ, huzur veren bir su sesi. Geniş sedir tarzı yerlerde oturuyorsunuz. Çok zevkli ve keyifli… İranda yemek kültürü çok gelişmiş değil. Kebab! Her tarafta… Pek lezzetliydi Allah için. Ayranları da bizimkilerden çok farklı. Nane ve ne olduğunu çözemediğimiz birkaç baharat vardı.
Tahranda düzgün denebilecek bir kapalıya rastlamadım, ayrıca kadınlar için söylenen baskı altındalar, geri plandalar gibi sözler hiçte gerçekçi değil. Gayet dominant gözüküyorlardı. Mecburi kılınan bir örtü var başlarında. Ama her taraf açık… Öylesine aksesuar gibi kullanılıyor örtü.
Tahranda dikkatimi çeken en önemli şeylerden bir tanesi de her tarafta banka olmasıydı. Sağ, sol her tarafta. İnsanların çok mu parası var demek oluyor bu acaba?
Tahranda bir gece kaldıktan sonra ertesi gün Arkeoloji Müzesini gezdik. Çok büyük bir müze. Sonrasında 13:30’da Şiraz’a uçmak üzere havaalanına geçtik.
Havaalanında asıl gideceğimiz yere gitmenin heyecanıyla içimiz de kıpır kıpırdı. Tabii İran iç hatlarının heyecanı da yok değildi:=) E malum İran uçakları çok düşüyor. Mahan air firmasıyla uçtuk. Şiraz uçağında problem yaşamadık. Uçakta yemek ikramı da vardı. Güzelce karnımızı doyurduk. İndiğimizde dikkatimi çeken bir şey vardı. Yolcularını karşılamaya gelenlerin ellerinde demet demet çiçeklerin olmasıydı. Çiçeklerle karşılama bir gelenek anlaşılan.
Şiraz İran’ın güneyinde… Bizim Antalyamız gibi. İran’ın dördüncü büyük şehri… Araplar ve Kaşgari Türkleri çok. Turizm ön planda… Etrafı çöl ve çok sıcak… İner inmez havanın sıcaklığını hissettik. İranda havaalanları iç ve dış olarak ayrılıyor ve mekânları farklı yerlerde. İç hatlar çok kullanılıyor. Uçak fiyatları otobüslerle hemen hemen aynı… Tabii İran’ın coğrafi özelliklerinden de kaynaklanıyor bu. Çok dağlık.
Şiraza gelince hemen otele yerleştik ve çıkış yaptık.

Şeyh Sadi Şirazi…İranlıların Mevlanası… Mübarek gönlümüze düşünce çekti buralara. Bostan ve Gülistan eseri şeker niyetine okunabilir. Ağızlarımızda olduğu gibi ruhumuzda da şeker tadı bırakıyor.
Kabrinde öyle bir hava var ki. Çiçek bahçesinin ortasında bir kabir… Esen rüzgâr ve farsça beyitler. İnsanın hiç gidesi gelmiyor buradan. Saatlerce kalabilir. Sanki bir şeyler söylemeye çalışıyor bize. Huzuru, iç huzuru, dünyanın faniliğini, başka güzellikleri. Bir süre kendimizden geçtik bu mekânda…
Sadi’den Hafıza geçtik. Âşıkların sultanı Hafız… Genelde sevenler gelirmiş buraya. Hakikaten de öyle. Çiftler buradaydı. Şirazı çok sevdik biz. Daha bir insani, duygusal, sevgi dolu:=)

Şiraz çarşıları da güzel… Tahrandan ziyade burası daha bir hoşumuza gitti. Çarşılarda tabii ekibimizdeki bayanları toplayana aşk olsun. Vekil Çarşısı ve Kervan Sarayı çok hoşumuza gitti anlayacağınız.
Şiraz gibi büyük şehirlerin giriş kapılarında Kur’an kapıları varmış. Uzak bir yere giderken altından üç kere geçiyorlarmış. Değişik bir adet geldi bize.
Akşam yemeğimizi şehrin dışında canlı müzik eşliğinde harika bir yerde yedik. O nasıl bir yerdi Yarabbi. Kebablar yendi. Ama ne kebab. Nasıl acıkmıştık. Önden ekmek istedik fakat porsiyonları görünce neden masalara ekmek koymadıklarını anladık. Bir porsiyon üç kişiye resmen yetebilir. Tepeleme safranlı pilavın altında kebablar. Görüntü bizi çok korkuttu. İçimizden bir kişi bile tamamını bitiremedi…
Ertesi sabah uzun bir yolculuk bizi bekliyordu. Passargad ve Persapolis şehirlerini gezdik.

PERSAPOLİS, Pers İmparatorluğu’nun başkenti. M.Ö. 6. yüzyıl sonlarına doğru Pers Kralı I. Darius (Dara) tarafından kurulmuştur. Aman Allahım nasıl bir yer, nasıl bir yerleşim alanı. Dünya’nın faniliği her taraftan anımsatılıyor. Ne Krallar gelmiş geçmiş, Büyük İskender bile 100 yıllık bir hükümranlık sürmüş. Ne acılar çekilmiş, ne işkenceler yapılmış, ne şaşaalar yaşanmış, ne sevenler olmuş… Bu alanda ne izler var ne izler. Yaşanmışlıklar mekanı sarmış adete asırlar geçse de… Yüzyıllar önce bile insanlar hala görüp de anlayabileceğimiz izler bırakmışlar. En dikkatimi çekenlerden bir tanesi Pers hükümdarına hediyeler getiren milletlerin duvarlara çizilmiş resimleri. Zenci olanlar, gözü çekik olanlar, Araplar… Şimdi bile anlayabiliyorsunuz. Aklıma şöyle bir şey geldi. Çok medeni olduğunu söyleyen bu çağ insanları onlara oranla ne kadar medeni, ne kadar gelişmiş…
Persolopolisten Passargad’a geçtik. 80 km. Ahameniş hanedanının ilk başkenti. Burası da özel bir yer. Zerdüşlerinde ibadethaneleri filan var.
Şirazdan neredeyse 130 km uzaklaşmıştık ve geri dönmemiz gerekiyordu. Yolda durup namaz ve yemek yedik. Çokta zevkliydi, koca koca karpuzlar kesildi, ekmeklerle peynirler yenildi. Grubumuzda çok tatlıydı maşallah:=)
Akşam geç saatte uçakla İsfahana geçtik. Resmen hayati tehlike atlatarak… İran uçaklarıyla o akşam tanıştık denilebilir. Düştü düşecek bir hal. İranlılar uçaklarda pek rahat, cep telefonuyla konuşuyorlar rahatlıkla. Aslında yasak ama dikkat etmiyorlar. Okumadığımız dua kalmadı. İnince şükrümüz dilimizdeydi. Apar topar otele yerleştikten sonra hızlıca Hacu ve Siyosepol köprülerinde gezmeye gittik.
Köprüler güzeldi, manzara harika ama hesaba katılmayan bir şey vardı: FARELER
Tam çay içereceğiz ki köprüden suyun çekilmesiyle açığa çıkan fareler merhaba dedi adeta. Ama lağım fareleri öyle böyle değil sürü halince geziyorlar. Sanki aramızda az mesafe var gibi. Çayımızı yudumlarken gördüğümüz beş altı fare sıçramamıza sebep oldu. Kim tutar bizi, çay may hikâye diyerek özellikle bayanlar hemen mekanı terk ettik. Yalnız halk nasıl alışmışsa hiç aldırış etmeden çay içiyor. Yok, benim bünyeme ağır gelir.
Ertesi sabah İsfahanda bizi bekleyen harika mekânlara gezimiz başladı. İsfahan dünya’nın en büyük şehirlerinden biri… İslam eserleri yoğun…

İmam Meydanında Şeyh Lütfullah Camii ve Ali Kapu Sarayını gezdik.
Şah Abbasın eğlence mekânıymış bu meydan ayrıca. Bu meydanda Alikapu Sarayı haricinde, Şeyh Lutfullah Sarayı ve İmam Sarayı’da var. Bu meydan İsfahan’ın en ünlü ve görülmesi gereken yerlerinden… Meydanın ortasında faytonlarla etrafı gezebiliyorsunuz. Sarayların alt kısımları kapalı çarşı… İsfahan’a has tatlılardan da alabilirsiniz. Tahran’a oranla Şiraz ve İsfahan hem ucuz hem çeşit daha çok.

Meydanda bulunan saraylardan Ali Kapu Sarayı 400 yıl önce yapılmış ve yapımı 47 yıl sürmüş. Sarayda ilginç yerlerde mevcut… Özellikle dikkatimi çeken musiki odası oldu. Akustik harikulade. Açıkçası ağzım açık kaldı. Şimdilerde milim milim hesaplayarak sağlamaya çalıştığımız akustik, o dönemlerde harika şekillerde yapılmış. Duvarları öyle oymuşlar ki enstrüman şekillerinde alçıbanlar. Görülmeye kesinlikle değer. Bazen geçmiş önümüze geleceğin çağrısını yaparak geliyor. Tabii biz ne kadar görebiliyoruz o kısmı ayrı.

Sarayları gezip, alışverişlerimiz yapıldıktan sonra yola koyuluyoruz. Minar Conban (titreyen minareler) doğru… Saat tam 13.00’de gösteriyi izlememiz için orda olmamız gerekiyordu.
Titreyen minareler oldukça ilginç. Birbirine ne uzak ne yakın iki minare. Birini iple sallıyorlar ve diğeri de sallanıyor ve yıkılma gibi hiçbir şey olmuyor. 715 sene önce Abu Abdullah’ın öğrencisi yapmış. Aynı zamanda minarenin alt kısmında Abu Abdullah’ın türbesi de var.
Titreyen minarelerden sonra İsfahan’dan ayrıldık ve Kum şehrine doğru hareket ettik. Kum İran’ın dini merkezi olarak kabul ediliyor. Molların yetiştiği, Şiilerin merkezlerinden. Gerçektende Kum Tahran gibi değil. Genelde kadınların üstünde boydan boya çarşaf var. Kumda Hz. Masume Camii ve kabri var. Hz.Masume oniki imam’ınn yedincisi olan İmam Musa Kazım’ın kızkardeşi…
Bu şehirde bir koku var ama çözemedim sanki taşlar konuyor. Parfüm gibi de değil. Bu İran’lıların namaz kılarken kullandığı taşlar. Her tarafta bu taşlardan var. Sanırım taşlar beni rahatsız ettiği için, koku da bilinçaltıma indi.
Hz. Masumeyi ziyaret ettik. Ziyaretçilerde girerken boydan boya çarşaf giymek zorunda. Bizler de öyle yaptık. İranlıların kabirlerinde dikkat çekici bir özellikte abartılı hareketler yapmaları. Yerlere filan yatıyorlar, yas havasında burası. Çıktıktan sonra biraz alış veriş yaptık. Ne alınabilir derseniz buraya has şekerlerden filan alınabilir.
Saat geç olmuştu otele gidip biraz dinlendikten sonra havaalanına doğru yola çıktık. Ve 01.00 uçağıyla Türkiye’ye dönük. Allahım sana şükürler olsun:=) Sağ salim geldik…

Sonuç;
-İran birçoğunun aaa İran mı? ne işiniz var orda dediği bir ülke. Çok güzel ve özel tecrübeler oldu kanımca. Çok şükür sağlam dostluklarımız pekişti, yeni arkadaşlar edindik. Kendimi daha bir özel hissettim. İranlıları sevdim, yolda sokakta bir hanım olarak hiç rahatsız olarak yürümedim, bakışlar rahatsız edici değildi. Tabii mezhep farklılıklarımız aşikar:=)
-Bir daha İran iç hatları uçağına biner miyim bilmiyorum:=) Hiç tavsiye etmiyorum.
-Kebab ve pilav haricinde yemek seçenekleri neredeyse yok
-Ekşiyi çok seviyorlar, hatta çerez gibi tüketiyorlar
-Rehberimiz Hüseyin Kardeşe ayrıca çok teşekkür ediyorum. Özverisi ve samimiyeti takdire şayandı.
-Turist çok yok, bizim haricimizde iki üç kişiye rastladık neredeyse…

Eee artık bu kadar doğu’dan sonra batı’ya doğru açılmanın vakti geldi:=)