Sabır Zırhını Kuşanan Kul Peygamber

Kâinatın efendisi, Rabbimizin yüce elçisi, Sevgili Peygamberimizin (sas) büyüklüğünü, üstün ahlakını ve örnek yaşayışını gerektiği gibi kısa satırlarda anlatmak şüphesiz mümkün değil.

Dünya neye sahipse O’nun vergisidir hep;

Medyûn O’na cem’iyyeti, medyûn O’na ferdi

Medyûndur O Masûm’a bütün bir beşeriyet;

Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.

 

Kur’an-ı Kerim’de Peygamber Efendimizin (sas) ahlaki yönü anlatılırken “Sen şüphesiz pek büyük bir ahlak üzerindesin” buyrulmuştur.[1]

Efendimiz (sas)’in vefatının ardından ikinci nesil Müslümanlarından birçoğunun Hz. Aişe (ra)  validemize sordukları bir sual vardır: “Hz. Peygamberin (sas) ahlakı nasıldı?” Hz. Aişe (ra)’ın bu türden sorulara verdiği cevap çok kısa, çok net ve her şeyi içeren mahiyette: “Siz Kur’an-ı Kerim’i okumuyor musunuz? O’nun ahlakı tamamen Kur’an’dı.” [2]

Kısa ama en geniş, en şümullü, en kapsamlı ve öz bir cevap. Kur’an-ı Kerim neyi emrediyor, neyi nehyediyorsa Allah-u Teâlâ neyi seviyor ise, O’nun yaşamında, hayatının her anında var. Allah-u Teâlâ cömertleri sever, muttakileri sever, tevbe edenleri sever, merhametlileri, adaletlileri, alçak gönüllü olanları, sabredenleri sever. Tüm bu sayılan övülen vasıfların hepsini şahsında bulunduran örneğimiz rehberimiz: Hz. Muhammed Mustafa (sas)Efendimiz.

Âlimlerin ittifakla söyledikleri bir söz vardır. “Allah’a giden yollar kapalıdır. O yollar sadece Muhammed (sas) kapısından geçenlere açılır.” Yani Rahman’a giden yol Muhammed (sas)’dir. Allah-u Teâlâ “De ki; siz Allah’ı gerçekten seviyorsanız hemen bana uyun ki, Allah da sizi sevsin, günahlarınızı bağışlasın”[3] ayetiyle tüm insanlığı Hz. Peygamber’e uymaya, onun gösterdiği şekilde yani  sünnet-i seniyye üzere yaşamaya davet etti ve ancak böyle bir yaşayışın, kendi  sevgisine ve mağfiretine alamet olduğunu bildirdi. Yine Habibine itaatin, kendisine itaat olduğunu bildirerek “ Kim Peygamber’e itaat ederse, muhakkak Allah’a itaat etmiş olur… “[4] Bir diğer ayette de: “…Allah’ın Resulü’nde, sizin için, pek güzel bir örnek vardır,”[5] buyurur.

Tüm delillerden anlaşılacağı üzere, O’nsuz ne dünyada ne de ahirette huzur olmaz, diyebiliriz. Sıkıntılı ve stresli bir hayat sürülen şu yeryüzü üzerinde tüm insanların özellikle Müslümanların her konuda olduğu gibi sabır ve metanet konusunda da Kur’an-ı Kerim’den ve Rasulullah (sas)’tan alacakları çok şey var. Nitekim ayeti kerimede “…sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir” buyrulur.[6]

İslam, Safa tepesi üzerinden ilk tebliğ edildiği andan itibaren, Efendimiz (sas) maddeten ve manen birçok cefaya karşı durmuştur. Muteber kaynakların rivayetine göre müşriklerin eziyetlerinin iyice şiddetlendiği günlerden bir gün Habbab bin Ered, Kâbe’nin gölgesinde bürdesine bürünmüş oturan Rasulullah (sas) Efendimize gelip: “Ya Rasullallah (sas) bizim için Allah-u Teâlâ’dan yardım dilemez misin? Bizim için Allah-u Teâlâ’ya dua eder misin?” demişti. Bunun üzerine Rasulullah (sas) Efendimiz şöyle buyurmuşlardı: “Eskiden bir mümin adam yakalanır, kendisi için kazılan bir çukura konur, testere ile baştan aşağıya ikiye ayrılır, demir taraklarla etleri ve kemikleri taranırdı da bu iş onu dinden çeviremezdi. Allah (cc)’a yemin ederim ki Allah-u Teâlâ bu işi kemale erdirecektir. Hatta atlı bir kimse San’a’dan Hadramevt’e kadar gidecek, Allah-u Teâlâ’dan ve koyunlarına kurdun saldırmasından başka bir şeyden korkmayacaktır. Lakin siz acele ediyorsunuz sabırsızlanıyorsunuz.”

Ashab-ı Kiram sabırsızlanıyordu ama müşrikleri haklı çıkaracak menfi bir davranışa, kötülüklerine kötülükle karşılık verme gibi yanlış hareketlere teşebbüs etmiyorlardı. Hareket tarzlarını Rasulullah (sas) Efendimiz ’den alıyorlardı. Rasulullah (sas) Efendimiz ’den sabırdan başka bir işaret çıkmıyordu.

Abdullah İbni Mugaffel (ra) şöyle bildiriyor: Bir adam, Rasulullah (sas)’e: “Ey Allah’ın Resûlü (sas)! Allah’a yemin ederim ki, ben seni seviyorum, dedi. Rasulullah (sas) o kişiye: “Sen ne söylediğini iyi düşün?” buyurdu. Adam: “Allah’a yemin ederim ki, ben seni seviyorum,” dedi ve bu sözünü üç defa tekrarladı. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (sas): “Eğer beni seviyorsan, o halde fakirliğe karşı kendine bir zırh hazırla. Çünkü fakirlik, beni sevene yüksekten inen bir selden daha çabuk ulaşır” buyurdu.[7]

Hz. Peygamber (sas), kendisini sevdiğini açıklayan sahabeye, ne dediğini iyi düşünmesini söylemekle, sevginin gereğini hakkıyla yerine getirmenin zorluğunu ve bu yüzden başına gelecek güçlüklere, acılara, kederlere, birtakım belâ ve musibetlerin hedefi olmaya hazırlanmasını hatırlatmıştır. Peygamberler, her hususta olduğu gibi, belâ ve musibetlere karşı sabır ve direniş göstermede de insanlığa örnek şahsiyetlerdir.

Peygamber Efendimiz, o sahabenin başına gelecek ilk musibetin fakirlik olduğunu ve buna karşı bir zırh hazırlaması gereğini kendisine duyurur. Zırh, bilindiği gibi cephede düşmanla savaşan kimsenin, kendisini düşmanın darbelerinden korumak üzere giydiği çelik yelektir. Fakirlik, insanın başına gelebilecek musibetlerin en şiddetlisidir. Onun için fakirliğe karşı geliştirilecek irade, âdeta çelik bir zırha benzetilmiştir. Bu zırh ise sabırdır. Sabır zırhı sayesinde bütün musibetlere karşı konulup zafere ulaşılır. Sabır, bütün peygamberlerin kuşandığı ve ümmetlerine tavsiye ettiği bir zırhtır.

Yine Ümmü Seleme (ra)’dan rivayet edildiğine göre şöyle dedi:

Resûlullah (sas)’ı şöyle buyururken dinledim: “Herhangi bir kul sıkıntıya düşer de “Biz Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz. Allah’ım, başıma gelen musibetin ecrini ver ve bana bundan daha hayırlısını lutfet” diye dua ederse, Allah Teâlâ onu uğradığı sıkıntıdan dolayı mükâfatlandırır ve ona kaybettiğinden  daha hayırlısını verir.”

Ümmü Seleme (ra) dedi ki: “Ebû Seleme öldüğünde ben, Rasulullah (sas)’in öğrettiği gibi dua ettim. Allah-u Teâlâ’da bana Ebû Seleme’den daha hayırlısını, Rasulullah (sas)’i verdi.[8]

Müslümanı sıkıntıya sokan her şey bir musibettir. Mala veya  cana gelen herhangi bir musibet karşısında “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn” diye rıza ve teslimiyet göstermeye  istirca’ denilir. Her ne kadar halkımız arasında sadece ölüm  haberi karşısında  istirca’ edilerek “innâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn” demek âdet olmuş ise de, bu ayetin hemen yukarısında “biz sizi, korku, açlık, mallardan, canlardan ve meyvelerden eksiltmek suretiyle elbette deneriz” buyruluyor. Buna göre her türlü sıkıntı ve musibete karşı istircâ  yapılabileceği yani “innâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn” denilebileceği, daha doğrusu denilmesi gerektiği anlaşılır.

Efendimiz (sas)’in buyurduğu gibi zaten “Asıl sabır, felaketle  karşılaşılan ilk anda gösterilen metanettir”. O halde başa gelen bir musibeti, daha ağır musibetlere vesile kılacak ani ve duygusal hareket ve sözlerden kaçınmak ve sünnetin öngördüğü şekilde davranarak hayırlı sonuçlara kavuşmaya bakmak gerekmektedir. İşte o anı, kadere rıza  çizgisinde geçirebilenler, sabretmenin mükâfatını hak ederler.

Unutulmamalıdır ki, insan için sevinç ve üzüntü halleri fevkalade kritik ve tehlikeli anlardır. Bu hallerden birincisini şükür, ikincisini sabır ile karşılamak yerinde bir davranış olur.

Cenâb-ı Hak tarafından Peygamberimiz (sas)’e, isterse yeryüzünün hazinelerinin verilmesi, dilerse Mekke’nin dağlarının kendisi için altın kılınması teklif edilmişti. Resul-i Ekrem (sas) bunları istemeyerek, şöyle dedi: “Bir gün aç kalıp sabreder, bir gün karnımı doyurur şükrederim. Çünkü iman, biri diğerini tamamlayan iki yarımdır: Bir yarısı şükür, diğer yarısı da sabırdır.” Allah-u Teâlâ da şöyle buyurur: “…Şüphesiz bunda çokça sabreden, çokça şükreden herkes için ayetler (ders verici işaretler) vardır.[9]

Rasulullah (sas) ümmetinin selameti için yıllarca Mekkeli müşriklerin dayanılmaz eza ve cefalarına göğüs gerdi. Lakin sadece tebliğ ve temsil görevini yerine getirdi. O sabrıyla zaman kazanmış, düşmanın kendisini daha iyi tanımasını beklemiş bu zaman süresi içinde İslam’ın hak ölçülerini, güzel esaslarını sunma imkânı yakalamış, düşmanlarını öldürerek onlardan kurtulmayı değil onları kazanmayı, onları huzura ve cennete kavuşturmayı hedeflemiştir.

Mâzâğâ’l- basardır nâ’t-ı şerifin

Bir nur-ı Hüda’dır, cism-i latifin

Ve’s-Şemsi ve’d-Duha hüsn-i zarifin

Ol Arş’ır Rahman-ı değer gözlerin

Mim-i muhabbetten ismin aşikâr

Cemal-i pakine Yusuf perdedâr

Dünya ve ahiret onda her ne var

Mahluk-ı Yezdan’ı değer gözlerin[10

 

Sultan Sönmez

 

[1] Kalem Suresi 4.ayet

[2] Şemail-i Şerif

[3] Ali İmran 31. ayet

[4] Nisa 80

[5] Ahzab 21. ayet

[6] Zümer 10.ayet

[7] Tirmizî, Zühd 36

[8] Müslim, Cenâiz 4

[9] İbrahim suresi 5.Ayet

[10] Yozgatlı Hüzni divanı