“Ruhun Şifa Bulduğu Yer; Kütüphane” ve “Kütüphanecilik” | Kadın ve Aile

“Ruhun Şifa Bulduğu Yer; Kütüphane” ve “Kütüphanecilik”

Kütüphaneciliğin tarihi çok eski yıllara dayansa da üniversite düzeyinde kütüphanecilik eğitimi verilmesine 19. yüzyılın son çeyreğinde başlamış ve dünya genelinde yaygınlaşmıştır. Türkiye’de üniversite düzeyinde kütüphanecilik eğitimi verilmesine ise 1954 yılında başlanmıştır.[1] Kütüphanecilik mesleğinin temelini oluşturan kütüphanelerin tarihi ise ilk çağlara kadar uzanmaktadır. Kütüphane kelimesi; Arapçada “kitaplar” anlamına gelen “kütüb” ve Farsçada “ev” anlamındaki hane kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir.

Günümüzde toplumu tanımlamak için; bilgi toplumu, sanayi ve bilişim toplumları şeklinde ifadeler kullanılıyor. Bilişim teknolojilerinin kütüphanecilik alanında gösterdiği gelişme, kütüphane hizmet ve politikalarında da değişimlere neden oldu Değişimin boyutlarını görmek için ise kütüphanecilik tarihçesine bakmak gerekiyor.

Kütüphanelerin tarihi yazının varlığı kadar eskidir. İlk kütüphanelerin bilgi kaynakları arasında kil tabletler, papirüs ve parşömen vardır. Kil tabletler çok eski devirlere ait kitap ve kütüphanecilikle ilgili bilgiler vermektedir. Yazılı tabletlerin korunması, saklanması için odalar teşkil edilmiş böylece kütüphaneler oluşmuştur. İlk Çağ kütüphanelerini, MÖ 2600 yılında Sümerler’in tapınaklarında keşfedilen ve çivi yazısı tabletlerin bulunduğu arşivler oluşturmaktadır. Bilinen ve kütüphane olduğu kesinlikle kanıtlanabilen dünyanın ilk kütüphanesi, Asur İmparatorluğu’nun merkezi olan Ninova’daki krallık kütüphanesidir. Tarihteki meşhur kütüphanelerden biri olan İskenderiye Kütüphanesi, M.Ö. III. yüzyıl başlarında bir Yunan sömürgesi olan İskenderiye’de kurulmuştur. Pek çok Yunan âlimi İskenderiye’ye davet edilmiş ve bu âlimler de Grek literatürünün en iyi kopyalarından oluşan bir koleksiyonun meydana getirilmesini sağlamıştır. Kütüphane koridorlarında el yazmaları için raflar bulunmaktaydı. Efsaneye göre bu rafların hemen üzerine, taş duvarına “ruhun şifa bulduğu yer” yazısının oyulmuş olduğu söylenmektedir.[2]

Orta Çağ Avrupası’nda, dini kitapların yanında katedral kütüphanelerine hukuk, edebiyat ve şiir kitapları da eklenmiştir. Koleksiyonların artışıyla kitaplar çekmecelerden çıkartılıp raflara dizilmiş ve çalınmalarını engellemek için zincirlerle bağlanmıştır. Kullanıcılarının çoğunluğunu kilise mensuplarının oluşturduğu katedral kütüphanelerinin kaynakları türüne göre sınıflanmış ve kütüphane işlerine ilişkin yönetmelikler hazırlanmıştır.

Rönesans ile birlikte Antik Çağ’da yazılan metinler yeniden keşfedilmeye başlandı. Bilime karşı ilgi arttı. Matbaanın icadı ile kitaba ulaşımın eskiye nazaran biraz daha kolay olması ve okuryazarlığın yaygınlaşması neticesinde, kitapların korunmasından ziyade okunması gerektiği fikri ağırlık kazandı. Böylece kütüphaneler çoğalmış ve koleksiyonlarda ciddi artışlar olmuştur.

İranlılar ve Araplar, 8. yüzyıldan itibaren, Çinlilerden kâğıt yapımını öğrenmeye başlamışlardır. M.S. 794’de Bağdat’ta kurulan ilk kâğıt fabrikası ile kâğıt üretimine başlamışlardır.

İlk Müslüman Kütüphaneci “Sa‘d”

İslam kütüphaneleri için 7. ve 14. yüzyıllar arası oldukça önemlidir. Bu dönemde kitaplar konularına göre sınıflandırılmış ve raflara ilişkin bilgiler; her rafın sonunda iliştirilen kâğıtta yazılmıştır. Bu kütüphaneler; dönemi içinde, halkın erişimine en uygun kütüphaneler olma özelliğini de taşımaktadır. Akademik, özel (şahıs) ve cami kütüphaneleri oldukça rağbet görmüşlerdir. Bilgi; yöneticiler ve zenginler dışındaki insanlar içinde ulaşabilecekleri bir şeydi. Emevîler Dönemi’nde ulemaya ve talebeye açık ilk kütüphanenin, Şam’da Beytülhikme’de kurulduğu kabul edilmektedir. Bu müessesede hadis, tarih ve biyografiye dair bazı kitaplarla; bu kitapların muhafazası için görevliler bulunmaktaydı. Emevî halifelerinden Velîd b. Abdülmelik’in bu kütüphaneyi teşkilâtlandırdığı ve bir kütüphaneciyle bir müstensih tayin ettiği kayıtlarda geçer. Hatta burada görevli kütüphanecinin adının Sa‘d olduğu kaydedilmiştir. Görevi “sâhibü’l-mesâhif” olarak belirtilen Sa‘d, adı günümüze ulaşan ilk Müslüman kütüphanecidir. Ömer b. Abdülaziz’in kütüphanede mevcut kitapların yeni bir tasnife göre kataloğunu hazırlattığı rivayet edilmektedir.[3]

  1. Yüzyıldan itibaren pek çok İslam şehrinde zamanının halk kütüphaneleri olarak söyleyebileceğimiz yerler vardır. İslam’ın “oku” emrinin etkisiyle kitap merakı; pek çok kütüphane kurulmasına ve bir kütüphanecilik geleneği oluşmasına sebebiyet vermiştir. Bu gelenek Emeviler, Abbasiler, Endülüs Emevileri, Selçuklular vs. Türk ve İslam devletlerinde gelişerek yaygınlaşmıştır. Maalesef Orta Asya’dan Endülüs’e kadar olan memleketlerdeki kütüphanelerin pek çoğu Moğol istilası sırasında yok edilmiştir. Zamanın bilim ve kültür merkezi olan Bağdat şehrini işgal eden Moğollar şehri harap ederek kitapları ya yakmış ya da Dicle Nehri’ne atmışlardır.

Tarihin en kıymetlilerinden; Kurtuba Saray Kütüphanesi

Müslüman İspanya’da kurulan en önemli kütüphane Kurtuba’daki saray kütüphanesidir. Doğu’daki kültür merkezlerine gönderilen adamlar vasıtasıyla, birçok kitap satın aldırılarak saray kütüphanesi zenginleştirilmiştir. Zenginlerin şahsi kütüphaneleri de mevcuttur. Saray kütüphanesinde kütüphaneciler dışında, satın alma yoluyla sağlanamayan kitapları el yazısı ile çoğaltan yazıcılar, tercümanlar ve ciltçiler de görevlendirilmiştir.[4]

Türklere ait ilk kütüphane Orta Asya’da Uygurlular Dönemi’nde kurulmuştur. Karahoça ve Turfan kazılarının sonucunda 30 bin adet yazma ortaya çıkarılmıştır. Gazneli Mahmut’un Büyük Saray Kütüphanesi ise döneminin önemli kütüphanelerindendir. Büyük Selçuklu Devleti döneminde başkent Merv’de cami içinde bulunan Aziziye ve Kemaliye kütüphaneleri ve Medrese-i Amidiye içindeki Medrese ve Hatuniye kütüphaneleri gibi 10 tane daha kütüphane kurulmuştur. Nizamülmülk’ün Bağdat ve Nişapur’da kurduğu Nizamiye Medreselerindeki kütüphanelere ait yazma eserler günümüze kadar korunmuştur. Tekkelerin ve camilerin kitap koleksiyonları olduğunu biliyoruz. Dergâhların hususi kütüphanesi ve derviş hücrelerinde de raflarda kitaplar vardır. Anadolu Selçuklularında ise kütüphaneler daha çok Konya’da toplanmıştır. Konya’da ilk Selçuklu Kütüphanesi, Şemseddin Altunapa tarafından yaptırılan medresenin içinde kurulmuştur.

14 Üniversitede Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü var

Kütüphanecilik bölümünün adı ise Yükseköğretim Kurulu kararıyla 2002 yılında “Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü” olarak değiştirilmiştir.[5] Günümüz Türkiye’sinde artık üniversitelerimizde 14 tane “Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü” var. 4 yıllık lisans eğitimi almak gerekiyor. Kütüphanecilik, Arşivcilik ve Dokümantasyon bölümleri bir araya getirilmiştir. Değişen ve gelişen ihtiyaçlara göre ders programı da yenilenmiştir. Bilişim teknolojileri, veri tabanı yönetim sistemleri, müze yönetimi, Osmanlıca belge türleri, elektronik belge yönetim sistemleri, bilgi merkezlerinde teknoloji kullanımı, kitap yayıncılığı gibi dersler verilmektedir. 8. yarıyılda eğitimlerini başarı ile tamamlayanlar “Bilgi ve Belge Yönetimi Lisans Diploması” almaya hak kazanmaktadır.

Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümünü tercih edeceklerin kişisel özellik olarak; güler yüzlü, insanlarla iyi iletişim kuran, araştırmayı seven, meraklı, Türkçeyi iyi okuyup yazabilen, analitik düşünme gücü yüksek, ayrıntı ile ilgilenmekten ve sistematik çalışmaktan hoşlanan kimseler olmaları, mesleği yaparken kendilerine kolaylık sağlayacaktır.

Özel sektörde çalışan mezunlar genelde uzman kadrolarında, kamu sektöründe çalışanlar ise teknik hizmetler sınıfında istihdam edilmektedir. Devlet kadrolarında genel olarak şu unvanlara göre KPSS’den alım yapılmaktadır; Kütüphaneci, memur, enformasyon memuru, bilgisayar işletmeni, veri hazırlama ve kontrol işletmeni, arşiv memuru.

Bilişim Çağında Kütüphaneler Yeniden Yapılandırılıyor.

Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü mezunları için iş imkânlarına bakacak olursak; özel sektöre ait kütüphanelerde, gazete ve özel kurumların arşivlerinde, bilgi merkezlerinde ve müzeler gibi alanlarda çalışabilirler. Kültür Bakanlığı’na ve üniversitelere ait kütüphaneler, kamu kesiminde bulunan en geniş iş alanıdır. Bunların haricinde bir de ticari ve endüstriyel kuruluşlarda evrak takibi, araştırma ve dokümantasyon merkezlerinde kendilerine iş alanları bulabilirler. Bir yabancı dil bilmek, iş bulma şansını arttıracaktır.

Ülkemizde olduğu kadar gelişmiş birçok ülkede de, bilişim toplumuna geçiş sürecinde kütüphaneler ve kütüphanecilerin yeniden yapılanırken adaptasyon sorunları yaşadığı görülmektedir. Bu süreçte elektronik kitap ve dergilerin kullanımı artmakta, tam metin veri tabanları yaygınlaşmaktadır.  Bu durum; basılı kaynakların zamanla ortadan kalkması, bilgi ağları aracılığıyla elektronik belge aktarımlarının gerçekleşmesi sonucu ne olacak sorusunu zihinlere getirmektedir. Herhalde zamanla göreceğimiz, kütüphanelerin dermeye dayalı hizmet ve politikalardan, erişime dayalı hizmet ve politikalara yönelmeleri biçiminde gerçekleşeceğidir. Teknolojinin gerekleri ve kuralları ile şekillenen bilişim çağı, kendini yenilemeyi zorunlu kılar. Bilgiye dayalı olarak sürekli gelişim içerisinde olunmalıdır. Kütüphaneler ve kütüphanecilerde, yaşanan köklü ve hızlı değişime ayak uydurarak devamlılıklarını sürdürmelidirler.

Kütüphaneci Perihan Ürkmez

[1] Atılgan; Doğan: Türkiye’de Kütüphanecilik Eğitimi ve Yeni Bin Yılda Hedefler https://core.ac.uk/download/pdf/11879409.pdf

[2] https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/134100/mod_resource/content/1/TSU256%20TIP%20K%C3%9CT%C3%9CPHANEC%C4%B0L%C4%B0%C4%9E%C4%B0-sayfalar-9-73.pdf

[3] Erünsal; İsmail: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi; Kütüphane maddesi

[4] Erünsal; İsmail: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi; Kütüphane maddesi

 

[5] https://bilgibelge-edebiyat.istanbul.edu.tr/tr/content/bolumumuz/bolumun-tarihcesi