Ruhumun Gücünü Gör!

unnamed

Öyle akıllıydım ki azizem, ben doğduğumda… Konuştukça geliştim. Öğrendikçe daha da akıllandım. Her bilgiyi yudum yudum içtim. Bilmediğim öğreti, denemediğim tecrübe kalmadı bir gün. Tüm doğruları ve tüm yanlışları biliyordum işte. Çocukluğumdaki çizgi filmden miras kalan bir edayla ‘’Güç ‘Ben’de Artıkkk !’’ diyerek dolaşıyordum sokaklarında gençliğimin. Her şey kontrolümdeydi. “Akıllı” insandım çünkü. Hayvandan farklıydım elbette. Öyle miyim diye oturup düşündüm bir gün. Karnı aç bir kedim vardı. Bir tabak ekmek, üstüne de süt döküp verdim. Doyurdu karnını hayvancağız. Bu hâli hoşuma gitti. Sevdiği şeylerden biraz daha getirdim. Bir tabağa baktı bir bana, karnı doyduğu için yemedi, kaçıp gitti. Akşam acıkınca yine geldi. Şaşırdım kaldım. Tüm hayvanlar böyle miydi? Kuşların çoğu gece olunca uyur da güneş doğmadan nasıl uyanırlardı? Rızık için nasıl hemen çalışmaya başlarlardı. Karıncalar, arılar, büyük küçük tüm hayvanlar… Oysa ben karnım tok olsa da lezzetli yemeğe hayır diyemiyordum. Uyumam gerektiğinde uyumuyor, kalkmam gerektiğinde kalkmıyordum. Zorunluluklarım olmasa işte ben hayvanlardan daha ehl-i keyf değil miydim? Yapmamam gerektiğini bildiğim halde yapıyor, kendim için faydalı olan şeyleri yapamıyordum. Nasıl oluyor da biliyor ama uygulayamıyordum. Hayvanlar benden daha akıllı ya da daha mı iradelilerdi acaba? Günlerce bu soruyu sordum kendime. Hayır, elbette ki değildi. Hayvanlar da irade yoktu, içgüdüleriyle yapıyorlardı bunu. Ruh, nefs, kalp gibi sözler duymaya başlamıştım kitaplardan. Hayvanlarda bunlar var mıydı, bilmiyorum ama akıllı olan, okuyan, bilen, düşünen, çözen ve konuşan bendim. Öyleyse nasıl oluyor da, en basit işlerde bile iradem kayboluyor, aklım ürettiği çözümleri uygulayamıyordu.

Büyük hedefler koyuyor, planlar yapıyor ama hep yarı yolda kalıyordum. Planlarım panolarımı süslüyor, hedeflerim hayal olarak kalıyordu. Çalışmam gerektiği kadar çalışamıyor, sıkıntıya sabredemiyor, yorulmaya tahammül edemiyor, hazlarımdan vazgeçemiyordum. Bazen hazlarımın peşinde avare dolaşıyor, bazen de aklımın gücü bitiyor ve pişmanlıkla kıvranıyordum. Bazen taşı kadere, insanlara atıyor, bazen de öfkeme yenilip bir çuval emeği ziyan ediyordum. Bazen de fazlaca üzülüyor, anlamsız ve faydasız olduğunu bile bile, kalbimi hayal kırıklıklarının elinde eziyor, hasta ediyordum.

Neydi esrarlı tılsım, kaç tane ben vardı içimde konuşan? Aklımı ele geçiren irademi zapteden, benim  ‘hayır’ dediğime ‘evet’ diyen kimdi? Bir gün Hacı Bayrâm–ı Veli’nin bir şiiri geçti elime… Aradığım, bir mısrada gizliydi.

‘Bilmek istersen seni, Can içre ara canı, Geç canından bul anı, Sen seni bil sen seni…’

Evet, ben ‘’beni ‘’ bilmeliydim artık… Ve bu yolla tüm kâinâtı ve içindeki tüm mahlûkâtı yürüten ve yaşatan, bu bitmek bilmeyen enerjiyi bulmalıydım. Dediler ki, her şeyi Allah(c.c)  yarattı. Bak, O’nun planları hiç aksamıyor, kâinâtta koyduğu kurallar muntazam işliyor. O’nu bilen, O’na uyan her şey hedefine ulaşıyor. Sen de O’nu tanı, O’nu tanımanın anahtarı da, kişinin kendini tanıyıp, bilmesidir. Çünkü O (c.c.) Peygamberlerine  şöyle buyurmuştur: ’’Nefsini  (kendi hakîkatini) bilip tanıyan, Rabbini tanır’’.Başladım hakîkatimi tanımaya… Okudum ve düşündüm. İlim ve tefekkür. İmanı geliştiren ‘iki sırlı anahtar’ dediler. Bu iki anahtar açtı nefs haritamı önüme. Beni büyüten, geliştiren, yaşatan biricik ‘’ben’’im, nasıl bile bile zarara gidiyordu. Aklımla gelmiyor, onu zora sokuyordu. Aklım elinde bir soytarı, bir oyuncak olmuş, zavallı ve aciz mi kalmıştı? Nefsim (Ben) ,çok mu güçlüydü? Hayır, bu güç değil, eşkıyalık ve asilikti. Bedenimi ve ruhumu yok eden bir nefs nasıl güçlü olabilirdi ki…

Ve karar verdim, nefsimi terbiye etmeye… İki yolu var dediler: Birincisi, nefsin gücünü kırmak (kıllet-i taâm-az yemek, kıllet-i kelâm-az konuşmak, kıllet-i menâm-az uyku, uzlet-i enâm-uzlet, zikr-i müdâm-devamlı zikir ile), ikincisi  ise aşk ve muhabbettir dediler. Karar verdim önce, sonra azmettim. Ama gizli bir güçtü, bitmeyen bir enerjiydi azmimi çalıştıran, aklımı geliştiren. Ruhumun gücüydü bu. Nefsi küçülttükçe, ruhum büyüdü… Ruhum sonsuzdan esen bir rüzgârdı. Bedenim bir uçurtmaydı işte, bir türlü uçamamıştı istediği yöne. Bazen akıl ipim çürüdü, koptu gitti… Bazen uçurtmam takıldı otlara, dikenlere… Ne zaman ki ruhum esmeye başladı ılık ılık, yükseltti alçalmış uçurtmamı, kaldırdı çökmüş bedenimi. Yakaladı boşa geçmiş zamanımı, hiç geçmemişçesine… Uyandırdı nefs elinde yorulmuş gönlümü… Akıl ipim kemâle doğru yol aldı. Güçlendi, gelişti, ruhumun esintisine uydu…

Şimdi ey azizem, kesilmez bir hâkimiyet ve hiç bitmeyen bir efsun mu dilersin? Öyleyse ruhumun inanılmaz gücünü gör!  Sabrımın özünü gör! Şimdi, iradem ruhumun ellerinde özgür, mutlu… Güç ‘Ben’ de değil artık ne güzel! Aklım dertsiz, dingin çekiyor uçurtmamı… Uçurtmam keyifle selamlıyor aşağıları… İşte bir rüzgar gibi esiyor ruhum…Alıp götürüyor istediği yöne… Dilerse sonsuzluğa… Ruhumun gücünü gör…

Seyran Çağlar