Ruhu Selamete Erenler

Screenshot_2014-04-22-18-42-34

Bismihi Subhan..

Yargı…

Pozitif duygular ifade eden hiçbir cümlenin içinde yer vermediğimiz bir tanım. Bize suçu, cezayı, en iyi ihtimalle herhangi bir suçtan beraat etmeyi çağrıştırır. Her durumda sıkıntılı bir süreci anlatır.

Ön yargı…

Yani henüz hakkında hiçbir fikrimiz olmayan bir konudaki olumsuz fikirlerimiz. Sonradan, aklımızdan geçirdiğimiz bu yargısız infazdan belki de pişman olacağımız vesveseler… Dünyada yakalayabileceğimiz belki de en iyi dostun önüne ördüğümüz duvar… Bizi mutlu edecek, maddi-manevi kazanç sağlayacak bir meşguliyetle aramızdaki bağları kesen acımasız bir duygu… Üstelik fıtratımızda var. Biz onu beslediğimiz miktarda da hayatımıza hâkim durumda. Ya alternatifi?

Zan!

Kişinin edindiği göreceli bilgiden, emin olamadan çıkardığı sonuç… Değerlendirmelerinin hasılatı. Yanlışlık payı olmakla beraber, duygularımıza yön verecek kadar güçlü. İki çıkışı var bu zan köprüsünün. Biri, doğruya isabet etmiş bile olsak, bundan mutlu olamadığımız sû’i zan! Diğeri hata etsek bile, üzüntümüzü hafifletecek hüsn-ü zan…

Bize bu köprüyü ve bu iki çıkışı öğreten o büyük öğretmen, mübelliğ, Rasûl-ü Zîşân’ın zamanına bakalım. O’na (s.a.v) iman eden ashab ile iman etmeyen zalim kavmi arasındaki bu fark uçurumunun sebebini bulalım.

Rasul-ü Ekrem (s.a.v), ilk olarak kelime-i tevhid inancını anlattı insanlara. Onlara Allah-u Teâlâ hakkında sû’i zan etmemelerini (1), ortak koşmamalarını tavsiye etti. Buna tabi olanlar, Rasulullah Efendimizin bu davetine uyanlar, kendilerini dünya hayatında imtihan eden Allah-u Teâlâ’ya karşı besledikleri hüsn-ü zan ile –zorluklara- rağmen hayata tutundular. İmtihanlara, “cenneti kazandıracak ameller” gözüyle bakıp, Rablerinin kendilerine vadettiği cennet ümidine sarıldılar. Onlar, bu imtihanlara sabretme karşılığında ebedî huzuru verecek olana hiç isyan etmediler. “Sana iman etmiş olan bu kulunu neden böyle ağır imtihanlarla imtihan ediyorsun?” demediler. Allah’tan geldiğini bildikleri halde bir musibete karşı bile “Bize vekil olarak Allah yeter” diyerek O’na (c.c) iltica ettiler(2). Yüreklerinde O’nun (c.c) affedeceği zannını taşıdılar, affa mahzar oldular…

Zalimlere gelince… Kendilerine “la ilâhe illallah”ı teklif eden el-Emin’in bu sözünü reddettiler. İlahları reddederlerse, dünyalık çıkarlarını kaybedeceklerini zannettiler. El-Ğani, el-Muğnî olanın, onları, asıl zenginliğe ulaştıracağına iman etmediler. Bu yüzden onlara ne malları, ne de evlatları fayda vermedi(3). Hem dünyada kaybeden oldular, hem ebedî âlemde hüsrana uğrayacak zümre oldular… Allah hakkında sû’i zanda bulundular. “Eğer sizin Rabbiniz hak olsaydı, içinde meyve yüklü ağaçlar olan bahçeler vermez miydi?” dediler(4). Gönül zenginliğini göremediler.

Sahabe-i Kirâm hazerâtı, Rablerine besledikleri bu hüsn-ü zannı, yaratılmış bütün kullara karşı beslemeyi de öğrendiler. Ne kadar zalim olsa da, bir kimse Müslüman olunca, ona dair içlerinde hiçbir şüphe, kin, öfke bırakmadılar. Kelime-i Şahadet tacı ile taçlanan, iman zırhını kuşanan hiç kimse hakkında olumsuz bir duyguyu gönüllerinde barındırmadılar. Mevlâ’nın affettiğini affetmemek düşüncesini akıllarına bile getirmediler.

Güçlünün zayıfa zulmettiği, zayıfın zalime kin beslediği bir toplumda “hüsn-ü zan” sahibi olma hali, “zulüm devrini” asrısaadete çevirdi. İnsanlar huzurla uyuyup şükürle uyanmaya alıştılar. Her türlü darlıktan, yokluktan, yalnızlıktan kurtuldular.

Yazarken, kalemin bile istemediği bu “önyargı” duygusunu kalbinden çıkaran insanın ruhu selamete erer. İçinden çıkaran toplum, korkudan emin olur. Dünyamız ma’mur, ahiretimiz kurtuluş olur.

Melahat Güngör

(1) H. Tahsin Feyizli, Feyzü’l- Furkan, 28/62
(2) H. Tahsin Feyizli, Feyzü’l- Furkan, 3/173
(3) H. Tahsin Feyizli, Feyzü’l- Furkan, 111/2
(4) H. Tahsin Feyizli, Feyzü’l- Furkan, 25/8