Riyâzetü’l-Beden ve Riyâzetü’n-Nefs

PANZEHİR DERGİSİ BAŞMAKALELERİ

Riyâzetü’l-Beden ve Riyâzetü’n-Nefs
Panzehir, sy. 22 (1992)

Mahmud Esad COŞAN

Çalıştırılan bir uzuv gelişir, adale kuvvetlenir; vücut çalışınca dinç kalır, güç kazanır. Atalarımız: “İşleyen demir ışıldar, işlemeyen pas tutar.” buyurmuşlar.

Bu gerçek sebebiyle, çeşitli sporlar yapıyor, koşuyor, terliyor, fazla enerjileri harcıyor, biriken yağları atıyoruz. Amerika’da, Avustralya’da yaşlı-genç tüm kuşakların, hayret edilecek kadar spora düşkün olduklarını gördüm. Biz sabahın alaca karanlığında camiye namaza yetişmeye gayret ederken, onlar eşofmanlarını giymiş yol boyu koşuyor, spor yapıyorlardı.

Vücuda sunî olarak çalıştırma hareketlerine “idman” (=jimnastik) veya “riyâzetü’l-beden” adını veren atalarımız da çeşitli sporlara büyük önem vermiş, özellikle güreş, binicilik, atıcılık gibi dallarda sistemli çalışmışlar, müsabakalar düzenlemişler, mükâfatlar vermişlerdir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem de bir hadîs-i şerîflerinde: “Çocuklarınıza yazı yazmayı, suda yüzmeyi ve ok atmayı iyice öğretiniz.”15 buyurmuş. İslâm’da “riyâzetü’l-beden”in yanısıra öbür milletlerde pek yaygın olmayan bir de “riyâzetü’n-nefs”, yani: ruhu ve nefsi terbiye ve ıslah çalışmaları vardır. Bu da çeşitli sıkıntı, yokluk ve mahrumiyetleri özellikle ortaya koyup, onlara sabır ve tahammül ettirerek iradeyi güçlendirme, kötülükleri arzu eden nefsi dizginleme, hırs ve sair kötü huyları frenleme egzersizleri ile yapılır.

Ramazan ayı, her sene, işte bu egzersizlerin yaygın olarak, tüm ümmet üzerine mecburî kılındığı çok ilginç bir dönemdir. Kişi bir ay gündüzleri yeme, içme, eşine yaklaşma gibi çok güçlü duygu, içgüdü ve arzularını cebren ve kasten terk etmeyi uygular. Bu, İslâm’ın önemli ve başta gelen esas ibadetlerinden biri olmuştur, gücü yeten, sıhhati müsait herkese farz kılınmıştır.

Ama halkın çoğunun sandığı gibi oruç sadece aç ve susuz kalmaktan ibaret değildir. Bilakis hadîs-i şerîflerde çok açık olarak belirtildiği üzere ahlâkî birçok hususlara da riayet etmek, tam bir orucun şartlarındandır, aksi takdirde orucun bir sevabı olmaz. Mesela, oruç tutan, kendisine birisi gelse, çatıp sataşsa, sövüp, saysa ona uymayacak, “Ben oruçluyum, ben oruçluyum.” diyecek, oruçlu, gözünü harama bakmaktan sakınacak; dilini dedikodudan, gıybetten (birinin arkasından konuşmak), nemimeden (laf taşıyıp ara bozmak), küfürden, kalp kırmaktan koruyacak; kulağıyla günahlı sözleri ve sesleri asla dinlemeyecek; eliyle kimseyi incitmeyecek, ayaklarıyla harama ve günaha gitmeyecek; kalbinden kötü duygular geçirmeyecek, nefse ve şeytana uymayacak, kötülüğe bulaşmayacak, gününü bir melek gibi geçirmeye çalışacak…

Gece de çok uyku uyumayacak; teravih namazı gibi nispeten zor ve uzun bir namazı sünnet-i seniye olarak kılacak, uykusunu tekrar bölüp gece sahura kalkacak, teheccüd namazı kılacak, çok Kur’an okuyacak, mümkünse ramazanda hatim indirecek, camilerde “mukabele”leri (hafızların Kur’an okumaları) takip edecek, vaazları dinleyecek; elinde tesbih, dilinde zikir, hiçbir anını boş geçirmemeye çalışacak… yani tam dervişâne bir hayat yaşayacak, derunî zevkleri tadacak, rûhen paklaşacak, mânevî bakımdan yükselecek, arifleşecek, evliyâlaşacak, melekleşecek, Rabbine yakın, mukarreb bir kul olacak…

Küçüklüğünden itibaren her yıl 29-30 gün böyle bir ruh eğitimi ve nefs terbiyesi gören bir müslümanın sonunda nasıl olgun, kâmil, salih, sevimli, tatlı, mübarek, hayırlı, feyizli, nurlu bir insan haline geleceğini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek.

Kanadalı bir dış politikacı ve gazetecinin; Güneydoğu Asya’da elçilikte çalışırken Budizm, Brahmanizm vs. gibi mahalli din ve inançları incelediğini, onlarda hiçbir mantık, hikmet ve güzellik bulamadığını; ama İslâm’ı öğrenince onun ibadetlerinde nice nice hikmetler, faydalar, güzellikler gördüğünü, bu yüzden büyük hayranlık duyup müslüman olduğunu… okumuştum.

Yâ Rabbi! Şu mübarek ayda bizi de İslâm’ın tüm güzelliklerine eren, tüm yücelik ve niceliklerini sezen, senin rızanı kazanan ve rahmetine mazhar olanlardan eyle. Bi-hürmeti habîbike Muhammedini’l-Mustafâ sallâ’llâhu aleyhi ve âlihî ve sellem.

________________________________________
Dipnotlar
15: Bk. Beyhakî, Şu’abu’l-îmân, VI, 401, hadis no: 8664.