Ramazan Ve Tasavvuf İlişkisi

Adsız

Şefkati gereği merhamet eden, azameti gereği bağışlayıcı olan, bağışlanma yollarını açan, gönülleri sevgisi sebebiyle nazargah-ı ilahi kılan, pişman olanların sevgilisi, abidlerin sevinci, yalnızların dostu, Mefahirimiz, Rabbimiz Allah Teala Hazretlerine hamd olsun.

Ta­sav­vuf ter­bi­ye­si, ruh ter­bi­ye­si, kalp ter­bi­ye­si, ah­lâk ter­bi­ye­si demektir. Bunlar ol­ma­dan iyi Müs­lü­man­lık ya­pı­la­maz, ya­pı­lan iba­det­le­rin mak­bul ol­ma­sı sağ­la­na­maz, Al­lah’ın rı­za­sı ve sev­gi­si ka­za­nı­la­maz.

Açlık, bütün sınırlara uymakta takvayı gözetme, tahammül ve sabır ayı olan Ramazanda yapılan ibadetler, bolca okunan Kur’an, şükürler, hamdler, tesbihler tehliller… tasavvvufi terbiye yöntemlerinin neredeyse bütününü içine alır. Ra­ma­zan ayı da Kur’an’ın em­ri olan nef­si tez­ki­ye, ah­lâ­kı teh­zib, re­za­ili tas­fi­ye ve fe­za­ili tek­mi­lin pra­tik­te­ki yo­lu ve ça­re­si­dir. Ramazan ayının, müslümanlar için hızla ilerleme, çabucak irtifa kat etme, nefsi bir çırpıda hem de müslümanların tamamı ile birlikte alt etmek için çok mü­na­sip ve çok mü­ba­rek bir mâ­ne­vî mev­sim­ olduğu anlaşılacaktır. Bu fır­sat­ta ken­di­mi­ze ye­ni­den çe­ki dü­zen ver­erek; gün­den gü­ne sâ­fî­le­şip yük­se­le yük­se­le, âri­fâ­ne hayata geçmeli; en so­nun­da da mad­dî, mâ­ne­vî ve rû­hî ba­kım­dan ger­çek bir bay­ra­ma er­me­li­. Ramazan ayında tavsiye edilen uygulamalar topyekün bütün ümmetin dervişane bir hayata yönlendirilmesi ve bu lezzeti hep beraber tatma fırsatıdır.

Ramazanın ilk özelliği açlıktır yani oruç. Açlık ise tasavvufun daha ilk mertebedeki adımıdır. Ruhların büyük dertlerinin tedavisi için, az yemenin, az uyu­manın, az konuşmanın, uzlet ve halvetin lüzumuna ihtiyaç meydandadır. Doktor bir hastasını nasıl yemeklerden men eder, perhiz verir ve çeşitli zehir gibi ilaçları yuttururken, ona bir şey denilmezse, Müslüman ruhunun tekâmülü ve yükselmesi, terakki ve tealisi için yemekten uzaklaşması, uykuyu azaltması, çok konuşmaktan sakınması niçin zor veya lüzumsuz görülsün. Günde bir öğün yemek, mümkün olmazsa ikiyi geçirmemek, ekseriyetle bir kap yemekle iktifa etmek, yemeği yer sofrasında ve sağ dizini dikerek oturduğu halde yemek ise yemek yemenin Peygambercesidir, asl olandır, uygun ve güzel olandır.

İnsanlar hep canlarını değil, cesetlerini beslemekle vakit geçirmekte­dirler. Yemekleri sevmek ve onlar için en kıymetli vakitle­rini zayi etmek, uykuyu sevmek, bunun için de o güzel ve baha biçilmez zamanları yok etmek demektir. İşte o zaman kasvet-i kalb tabiatiyle hâsıl olur.

Ra­ma­zan oru­cu­nu em­re­den âye­tin so­nun­da, bu­nun ga­ye­si­nin mâ­ne­vî, rû­hî ve ah­lâ­kî ol­du­ğu­na işa­ret­le, “Ta ki it­ti­ka ede­si­niz, ya­ni tak­va sa­hi­bi ola­sı­nız.” bu­yu­rul­mak­ta­dır.

De­mek ki oruç­tan he­def tasavvufunda hedefinde yer alan tak­va­dır. Al­lah (cel­le ce­lâ­lüh) Kur’ân-ı Ke­rîm’in 150 ka­dar ye­rin­de tak­va­yı zik­re­dip öv­müş­tür. O, bi­zim gi­bi es­ki üm­met­le­re de em­ro­lun­muş­tur. Al­lah in­din­de en mak­bul kim­se en tak­va­lı olan­dır; Al­lah’ın ev­li­yâ­sı müt­ta­kî­ler­den baş­ka­sı de­ğil­dir; on­lar dün­ya ve âhi­re­tin ger­çek ulu­la­rı­dır; Al­lah ta­ra­fın­dan se­vil­mek, bü­yük mad­dî, mâ­ne­vî ni­met­le­re er­mek, ila­hî yar­dı­ma maz­har ol­mak, hüsn-i akî­bet, eş­siz ve ebe­dî sa­adet, müj­de ve büş­ra, cen­net ve ce­mal… on­la­rın mü­kâ­fat­la­rı­dır.

Her işin, ame­lin ve uz­vun ken­di­ne gö­re bir tak­va­sı var­dır. Me­se­la, oru­cu if­sat ede­cek hal ve dav­ra­nış­lar­dan uzak dur­mak; na­ma­zı, ze­kâ­tı, hac­cı ve sa­ir amel­le­ri if­sat ve ip­tal ede­cek şey­ler­den ko­run­mak; ima­nı el­fâz-ı kü­für­den ve bo­zuk iti­kat­lar­dan ko­ru­mak; fe­na huy­lar­dan kur­tul­mak; kal­bi kö­tü ni­yet­ler­den ko­ru­mak; her aza ve ce­va­ri­hi, her çe­şit gü­nah­lar­dan ve ya­sak­lar­dan ko­ru­mak… gi­bi. He­men an­la­şı­lır ki bu­nun için de ya­sak­la­rı, ha­ram­la­rı, he­lal­le­ri, mü­bah­la­rı, se­vap­la­rı, gü­nah­la­rı iyi­ce bil­mek, ya­ni fı­kıh il­mi­ne ve ta­sav­vu­fa vu­kuf şart­tır. Den­miş­tir ki:

“İba­det ve iyi kul­luk, in­ce bir sa­nat­tır; onun dük­kâ­nı hal­vet (ten­ha­lık), ana ser­ma­ye­si ilim ve tak­va, ka­zan­cı da cen­net­tir.”

Her ke­ma­la­tın te­me­li olan rû­hî ve vic­da­nî ol­gun­lu­ğun, ne­fis tez­ki­ye ve ter­bi­ye­si­nin, ah­lâk tas­fi­ye­si­nin pra­ti­ği olan şu Ra­ma­zan ayı­na ve oruç iba­de­ti­ne bir ba­kı­nız; mi­de din­le­nir, be­den in­ce­lir, akıl ber­rak­la­şır, ira­de güç­le­nir, in­san, şey­ta­nı ve nef­si yen­me­yi öğ­re­nir, ah­lâk dü­ze­lir, mer­ha­met ge­li­şir, yar­dım­se­ver­lik ar­tar, şey­tan ye­ni­lir, ne­fis üzü­lür, kalp nur­la­nır, ruh yük­se­lir, ni­yet­ler ha­lis­le­şir, yüz­ler ak­la­nır, gü­nah­lar pak­la­nır, mâ­ne­vî en­gel­ler aşı­lır, per­de­ler açı­lır, mer­ha­le­ler ge­çi­lir, son­suz ila­hî lez­zet­ler se­zi­lir, mâ­ne­vî zevk­ler ta­dı­lır…

Ha­dîs-i şe­rîf­ler­de be­lir­til­di­ği­ne gö­re Ra­ma­zan’da, zah­met­ler­le ya­pı­lan iba­det­le­rin Al­lah ta­ra­fın­dan ka­bul edi­lip edil­me­di­ği­nin alâ­me­ti kalıcı olup olmadığıdır. Eğer gü­zel hal ve du­ru­mu­muz de­vam et­mek­te ise gay­ret­le­ri­miz ka­bul gör­müş; du­ru­mu­muz men­fî­ye dön­müş ve ge­ri­le­miş­se, iba­det ve ta­at­le­ri­miz mak­bul ol­ma­mış, red­de­dil­miş de­mek­tir.  Bunça çabadan sonar arzu edilen hedefe ulaşamamak, başlangıç noktasında kalmak hüsranların en büyüğüdür. Tasavvuf ehli

“İki günü aynı olan, her gün ilerlemeyen, yeni bir şey öğrenmeyen ziyan etti.” Hadisini her dem göz önünde bulundurur. Bu sebeple her Ramazan sonunda, bu mübarek aya girmeden evvelki hale düşmekten sakınmak daimi bir yükselme faaliyetidir.

Al­la­hu Te­âlâ cüm­le­ye ihsan buyursun.

Serpil Özcan