Ramazan Söyleşileri -1

jkl

Aziz ve sevgili dostlar! Ramazanınız hoş geçmeye devam etsin. Cenâb-ı Hak Ramazan’da bahşettiği hayırları, lütufları, feyizleri, mükâfatları cümlenize bol bol ihsan eylesin. Hepinizi sevdiği, razı olduğu kullar zümresine dahil eylesin. Ramazandan âzamî istifade etmiş olarak, Ramazanı bitirmeye muvaffak eylesin… Cümlenizi cennetiyle, Cemâliyle müşerref eylesin…[1]

Ramazan söyleşilerimize ramazanın asıl mahiyetini oluşturan orucun kelime anlamı-tarihi-farz kılınması ile başlamak istiyoruz.

Öncelikle içinde bulunduğumuz günleri daha iyi değerlendirmek adına bir hatırlatma yapmayı görev addediyorum. Araplar ayları kendi adetlerine göre ayı üç bölüme ayırırlar. Birinci on günlük bölüm, ikinci on günlük bölüm, üçüncü on günlük bölüm diye… [2]

Bildiğiniz üzere; “Ramazanın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennemden âzaddır” buyrulur.

İçinde bulunduğumuz şu günler de Ramazanın ilk on günlük “rahmet” kısmına denk geliyor ki bu günler içinde “Ya Erhamer rahimin” tesbihini bolca çekmemiz bildiriliyor.[3]

Bu küçük hatırlatmadan sonra, biliyorsunuz ki Ümmeti Muhammed’e Oruç ibadeti Bakara suresi 183-184. ayetleri ile farz kılınmıştır.

Allah-u Teâlâ Hazretleri şöyle buyuruyor:

“Ey iman eden kullar, ey iman edenler! Sizlerin üzerinize yazıldı.”

“Nedir farz kılınan?

“Oruç sizlerin üzerine de yazıldı, farz kılındı.” Oruç Arapçada Sıyâm ve savm kelimeleri ile isimlendirilir. Mana olarak da insanın kendisini tutması, alıkoyması anlamına gelen bir kelimedir. Tabii buradaki manası; ibadet maksadıyla belirli zamanda, yâni fecr-i sàdıkın tulûundan, güneşin batışına kadar; sabahın vaktinin girdiği imsak zamanından, imsak dakikalarından, güneşin battığı akşam vaktine kadar yemekten, içmekten ve ailevî, cinsî ilişkiden insanın kendisini tutması manasına geliyor. Zaten, imsak da yemekten, içmekten insanın kendisini tutması manasına olan bir kelimedir.

Oruç kelimesi, Farsça bir kelimenin Türkçeleşmiş halidir. Farsça’daki aslı rûze’dir. Farsça’da rûz, gün demek. Rûze; bir günde tutulan oruç, yani aç durma ibadeti demektir. Türkçede “r” ile başlayan Türkçe kelime yoktur. “R” ile başlayan kelimeleri, Türkler komşu milletlerden çeşitli sebeplerle almışlardır. Rûze kelimesi de Türkçeye geçmiş ama Türkçede r harfini kelimenin başında kullanma yok. Dilin âdetinde, dilin yapısında, alışkanlığında bu yok. Böyle bir kelime Türkçeye girerse, tabiî konuşmada bu kelimenin başına bir harf ekleyerek “r” harfini telaffuz ediyor Türk zevki. Ramazan demez, Iramazan der, Receb demez, İreceb der, köylümüz konuşurken.  Yâni bu işleri bilmeden, tabiî olarak konuşurken böyle yapar.

Bu “rûze” kelimesini de “urûze” olarak, başına u ekleyerek almış. Sonra o “urûze” de, oruç haline gelmiş. Oruç; yani bir günde yemekten, içmekten uzak durarak yapılan malum ibadet manasına gelmektedir.

“Sizden öncekilere; o kimseler ki sizden önce idiler, onların üzerine yazıldığı gibi, sizin üzerinize de yazıldı.”

Demek ki bizden önceki milletlere, ümmetlere, İslâm’dan önceki, Peygamber (sas) Efendimiz’den, önceki ümmetlere de oruç ibadeti yazılmış. Allah-u Teâlâ Hazretleri oruç ibadetini onlara da emretmiş, onlar da tutmuşlar.

Bizden öncekiler kimler?.. Tefsir kitaplarında, Adem (as) dan beri insanların oruç tuttuğu bildiriliyor. Bazı tefsir kitaplarında da, Nuh (as) dan itibaren oruç tutulduğuna dair kayıtlar var. Tabii bunların doğruluğunu, sıhhatinin ne kadar kuvvetli olduğunu Allah-u Teâlâ Hazretleri bilir. Ama buradan biliyoruz ki, bizden önceki milletler de bu oruç ibadetini emir olarak almışlar, tutmaları gerekmiş.

Mûsâ (as)’ın kavmi, Aşûre orucu tutarlarmış. Tabii Aşûre orucunu ne maksatla tutuyorlar?.. Firavun’un gözlerinin önünde helâk olduğunu görüp, Firavun’dan kurtuldukları gün olduğu için Aşûre günü oruç tutmuşlar. Ama ondan önce de oruç ibadeti varmış. Hristiyanlarda da oruç ibadeti varmış.

“Onlara yazıldığı gibi”. Bu benzetme ne yönden? Acaba oruçlarımız aynı zamanda mıydı, aynı miktarda mıydı, aynı sıfatta, aynı şekilde miydi? Bazı rivayetlerde geçiyor ki, Allah-u Teâlâ Hazretleri, daha önceki ümmetlere de farz kılmış.

Bu Ramazan orucu hristiyanlara da yazılmış, farz kılınmış. Hicri aylar, güneşe değil ayın hareketlerine göre hesaplandığı için, zamanla oruç tutulan mevsimler değişir. Meselâ, şimdi Ramazan kışlarda tutuluyor, gerileyecek son bahara doğru gidecek. Ondan sonra 15 – 20 yıl geçince tam yazın çatır sıcaklarında oruç tutulacak. Çünkü her yıl on bir gün daha erken başlayacak ay takvimi. Böylece 33 yılda, bir sene fark edecek, mevsimleri değişecek.

Orucun tutulduğu mevsimler değiştiği için, onların alimleri oturmuşlar, “Mevsimin çok sıcak olmadığı, orucun zor tutulmadığı, çok soğuk olmadığı, üşünülmeyen, terlenmeyen bir zamana nakledelim!” diye ilkbahara nakletmişler. Bu değiştirmeden dolayı da, keffaret olsun diye Ramazan orucunu kırk güne çıkartmışlar.

Sonra, hükümdarlarından bir tanesi rahatsızlanmış, ağzı yara olmuş. Orucu tutamayınca demiş ki:

“–Bu orucu ben tutamıyorum, ama iyileştikten sonra bir hafta fazlasıyla tutacağım!” demiş.

Böylece 47 gün olmuş. Ondan sonra bir başka hükümdar gelince demiş:

“–Bu yedi gün ne oluyor? Bunu ona tamamlayalım!” demiş.

Üç gün daha ilavesiyle 50 gün olmuş, hamsîn diyorlar. Sonra bu oruç tutmayı da, perhize çevirmişler. Bilmem yumurta yemeyecekler, hamur yemeyecekler vs. haline getirmişler, yani değiştirmişler.

Zaman bakımından aynıymış, miktar bakımından aynıymış demek oluyor bu rivayetlere göre. Ama eski ümmetler ibadetlere böyle ekleyerek, ibadetlerin vasıflarını değiştirip, bozdular.

“Oruç tutmak size farz kılındı. Oruç tarih olarak ne zaman farz kılındı?.. Medine-i Münevvere’de farz kılındı. Hicretten 1,5 sene kadar sonra, Şa’ban ayında farz kılındı.

Peki Peygamber (sas)  Efendimiz Mekke’de oruç tutmaz mıydı?.. Rivayetlere göre, Hazret-i Aişe-i Sıddîka Vâlidemiz’in bildirdiğine göre, Mekke’de Kureyş,  Aşûre orucunu tutarlardı. Peygamber (sas) Efendimiz de tutardı. Medine-i Münevvere’ye gelindiği zaman da, daha oruç ayetleri –bu okuduğumuz ayetler– inmeden önce, eyyâm-ı biyz oruçları denilen, Arabî ayların on üç, on dört ve on beşinde oruç tutardı.

Yani mehtabın en büyük olduğu, ayın en yuvarlak olduğu zamanlar. On dördü en yuvarlak, on üçü biraz az, on beşi biraz az… Bunların gündüzlerine eyyam-ı biyz deniliyor. Biyz kelimesi ebyaz kelimesinin veya beyzâ kelimesinin çoğuludur. Ebyaz beyaz demektir.

Ramazan orucu gelinceye kadar, Eyyâm-ı biyzde, gecelerin mehtaplı olduğu zamanda kalkıp, sahurunu yedikten sonra oruca niyetlenip, ertesi gün oruç tutulurdu. Sonra Ramazan orucu gelince, Ramazan orucu farz oldu.

Ramazan orucu esas alındı. Eyyâm-ı biyz oruçlarını yine tavsiye ediyoruz. Büyüklerimiz, şeyhlerimiz, mürşidlerimiz tavsiye ediyorlar. Peygamber (sas) Efendimiz o oruçları hiç bırakmamış.

Hatta hadis kitaplarını okuyorsanız karşılaşmışsınızdır, her hafta pazartesi-perşembe oruç tutmayı da, Ramazanın dışındaki zamanlarda Peygamber (sas) Efendimiz tavsiye etmiş.

Bu oruç size farz kılındı. “Ama bütün sene değil, sayılı günlerde. Farz kılındı ama belli günlerde, her zaman değil.”

Burada tabii iki tane husus var dikkat etmemiz gereken:

Bir; bu oruç bizden önceki ümmetlere de farz kılınmış önemli bir ibadet. İhmal edilmemesi gereken bir ibadet. Çünkü insanın nefsinin terbiyesi böyle olur. Oruç, nefis terbiyesinde çok önemli bir ibadettir. Onun için, herkesin nefsini terbiye etmesi gerekli olduğundan, bütün ümmetlere farz kılınmış. Bu bir önemli husus.

Bir de, belirli günlerde… Bu da önemli bir şey! Yani “Bu oruç niye böyle oluyor, yapamıyoruz, zor geliyor. Niye açlık bize emrediliyor?” denmesin diye, iki nokta beyan edilmiş: Eski ümmetlere de vazifeydi bu, size de vazife… Binâen aleyh, yapacaksınız. Sonra her zaman değil, her gün değil; belirli günlerde yapacaksınız.

Allah-u Teâlâ Hazretleri buyurmuş ki bir hadis-i kudsîde: “Oruç benimdir, onun mükâfatını ben vereceğim. Benim için yapılıyor, mükâfatını çok vereceğim.” Sabredenlerin mükâfatı bigayri hisâb verildiği için, çok sevaba nâil olacaklar.

Manevi sevap var, bir…

Ondan sonra bedenî fayda var, sıhhî fayda var. Çünkü yemek iyidir, insan gıda alıyor, besleniyor ama bazen de fazla yendiği zaman zararlı oluyor. O zaman da doktorlar perhiz koyuyorlar, yasak koyuyorlar: “Şunları şunları yemeyeceksin veyahut az yiyeceksin, şu miktardan fazla yemeyeceksin! ” diyorlar. Sıhhî faydası var, iki…

Sonra ahlâkî faydası var, nefsi terbiye etmesi faydası var.

Tasavvufî faydası var.

İctimâì-sosyal faydası var,

Zihnî faydası var. Zihni cilâlandırıyor,

Kalbi nurlandırıyor, duyguları hassaslaştırıyor…

Neticeleri itibariyle, çok önemli bir ibadet! Çok önemli bir ibadet olduğundan da, bütün ümmetlere emredilmiş.

Oruç, insanın nefsini zayıflatır, nefsânî arzularını zayıflatır. Böylece kötülüklere meyli azalır. Nefis kuvvetlendikçe, insanı çekip sürükler. Ama zayıfladığı zaman da mecâli olmadığından yapmaz. Böylece onun en çok sevdiği, istediği yemek, içmek gibi arzuları ona vermemek suretiyle; yanlış şeyler istediği zaman, yapılmaması, istenmemesi gereken şeyler istediği zaman tutma melekesini de insan elde etmiş olur, kazanmış olur.

Allah hepinizden razı olsun… Hepinizi takvâ ehli, ibadetlerin kıymetini, izzetini, faydalarını anlayan arif müslümanlar eylesin… Rızasına uygun yaşayıp, huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmayı, Allah cümlenize nasib eylesin…

Hem dünyada aziz, bahtiyar olun, hem de ahirette Rabbimiz cennetiyle, cemâliyle cümlenizi, sevdiklerinizle beraber müşerref eylesin…[4]

Prof.Dr.M.Es’ad Coşan Hocamızın sohbetlerinden derleyen: Sultan Sönmez

 


[1] İskenderpsa.com, Tefsir sohbetleri, Belalar ve Allah’ın Yardımı, 19.12.2000

[2] İskenderpsa.com, Cuma Sohbetleri, İtikafın Önemi, 8.01.1999

[3] İslam’da İbadetler, Şahver Çelikoğlu, syf:231

[4] İskenderpasa.com,Tefsir sohbetleri, Orucun Farz kılınması, 18.07.2000, Avustralya