Ramazan Senin Ayın Ama…

Sen de çok iyi biliyorsun ki; benim, senin, malımızın, mülkümüzün, üzerine bastığımız arzın, gölgesinde barındığımız semanın, güneşin ve ayın, zerreden kürreye tüm kâinatın gerçek sahibi, yegâne maliki aziz ve celil olan Allah’tır. Hakiki mâlik odur. O’nun dışındakiler mecâzîdir. Senin ve benim eşyayı sahiplenişimiz gayr-ı hakikidir. Sahiplenişimiz emanetçiliktir.

Her ne kadar insan, “… Ben sıktım mı taşın suyunu çıkarırım. Şöyle seslenip eşimi dostumu, kavmimi aşiretimi bir toplarsam adama külahını ters giydiririm. Hektar hektar bağlarımla, dönüm dönüm tarlalarımla, ihtişamlı fabrikalarımla ben adamı ezerim…” dese de; onun gücü de, yandaşı da, malı da, ihtişamı ve iktidarı da emanet.

Biz emanetçiyiz. Çünkü kendisi bir pencere olduğu için her gelenin bakıp geçtiği, nice hanın nice sultanın tahtı bırakıp geçtiği bir dünyada başka ne olacaktık ki.  Mısır’daki sağır sultan dâhil cümle cihan halkı duysun ve bilsin ki; kim yenerse yensin,   kim yenilirse yenilsin işinde tek galip vardır. O da Allah’tır. Kim ezerse ezsin, kim azarsa azsın, kim ne yaparsa yapsın işinde galebe çalan yalnızca O’dur.

İşte kıyamet koptu. Gök yarıldı. Ay şaşkın. Güneş solgun. Yıldızlar bitkin. Ve melekler tedirgin, çünkü onların ruhunu Azrail; onunkini de Allah kabzedecek. Maddede ve manada, şahadette ve gaybda, fizikte ve metafizikte, görünende ve görünmeyende aklından geçmeyen ve geçen “her şey” artık “hiçbir şey”. Tam O’nun vaat ettiği gibi. Şimdi her şey  “ hêlik”.  Sadece O “mühlik” ve “hâlık”. Yoklukla canı çekilip hiçlikte can çekişenlerin üzerinde bir hitâb-ı kadim bir suâl-i hakîm uğulduyor;  “Bu gün mülk kimin?” diye. Ama cevap yok. Ses yok, seda yok, çıt yok. Kimse yok. Âdem’in hayırsız evlatları, “Mezopotamya’nın rabbi benim.”  diyen firavunlar,  “Servetimi Allah değil ilmim bana lütfetti.”  diyen Karunlar, hakkın karşında kükreyip batılın koynunda şeytân-ı ahraz olanlar, mağdur beldelerde taş üstünde taş, gövde üstünde baş, göz içre yaş bırakmayanlar şimdi neredeler. Ne ses var. Ne nefes. Cevap soruyu sorandan.  “Bu gün mülk eşi emsali, misli naziri, olmadığı için “vâhid”, âlemi kılını kıpırdatamaz bir takatsizlik içinde mecalsiz bıraktığı için “kahhar” olan Allah’ındır.” Yani…

Yanisi sen mecazisin. Hakiki olan O. Sen fanisin. Baki olan O. Sen bu âlemde emanetsin. “Sahibiyim.”  dediğin her şey de sende emanet. Senin, senin elinde tutuğun eşyanın, seni elinde tutan zamanın, seni üzerinde taşıyan arzın, gölgeleyen semanın nihai sahibi O.  Saliseler, saniyeler, saatler, günler, haftalar, aylar, yıllar, asırlar, çağlar hep O’nun. Ama;

Yine de; “Recep Allah’ın ayıdır.”  Bu ay diğerlerine nazaran daha da O’nun. Çünkü iki ay sonra öyle bir ay var ki; “evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu ise ateşten kurtuluş.” Onun için destur… Tedbir al, vaziyet al, ayağını denk al. Yılın sair aylarında dağılmış, yıpranmış ve belki de kopmuş olan ulvi bağlarını, manevi ilgi ve ihtimamını, yeniden inşa et. O aya manevi tedarik ve teçhizatın olmadan girme.

İşte Recep ayı, geçen Ramazandan bu yana çeşitli sebeplerle yıpranmış olan mârifetullah bilincini yeniden ihya ayıdır. Yaratmaya mecbur ve mahkûm olmamasına rağmen, bu âlem ve insanlar nice çağlardır var ama sen bu âlemde uzun asırlardır yok iken, var olmanın şansını, bahtını, zamanını, talihini sana lutfeden, göğüs kafesinin içinde kalbini attıran, damarında kanını akıtan, rahmetiyle ve sayısız nimetleriyle seni esirgeyen, koruyan, bağışlayan Allah’ı mıh gibi kalbinde tut. Bu ay marifetullahın provası, Ramazanda sana ruh verecek irfan bilincini tedarik ve temin ayıdır. Bu bilinç, insanı esfel-i safilinden kurtarıp eşref-i mahlûkât yapan iksirdir. Eğer sen, hatırlamamak üzere O’nu unutursan O’da sana kendini unutturur. İnsan da kendini unutursa  “Niçin?” sorusunun bütün sahih cevaplarını ilahi referanslarıyla beraber kaybeder. Buna rağmen belki balıklar gibi suların altında yüzmeyi, kuşlar gibi bulutların üzerinde uçmayı öğrenir; ama insan gibi şu arsa-i âlemde insan gibi yürümeyi unutur. Marifetullah senin etin, kemiğin, damarın, kanın, canındır. Tıpkı üstat Necip Fazıl’ın dediği gibi;

Anladım ki gerçek sanat Allah’ı aramakmış bulmakmış.

Asıl marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.

Bilmezsen kılını kıpırdatamazsın. Bilirsen seversin. Seversen tadarsın. Tadarsan tacını tahtını terk edersin İbrahim Ethem gibi. Tadarsan Yunus gibi dağlara, Üveys gibi yollara, Bistâmî gibi dillere, Hallâc gibi yerlere düşersin. Eşrefzâde gibi;

Seni sevmek benim dinim imanım.

İlahi dini imandan ayırma.

dersin. Yani muhabbet marifetle kaimdir. Bu ay marifetullahın ve muhabbetullahın prova ayıdır.  Ama;

Allah’ı irfan etmen, O’nu sevmen yetmez. “Ben Allah’ı öyle seviyorum ki; Gönlüm O’ndan gayrısına kapalı.”  dersen bil ki; sevgin tek taraflıdır, monologdur, karşılıksızdır, platoniktir. Allah seni sevmiyor demektir. Eğer Allah’ı seviyorsan ‘âlemlere safâ Hz. Mustafa’ya uy ki; Allah da seni sevsin. Yani Recep “şehrullah” ise Şaban da “şehrumustafâ”dır. “Muhammetsiz muhabbetten ne hâsıl?”  dediği gibi şairin, O’na uymadan düşlenen marifet ve muhabbet muhaldir, hayaldir, hülyadır. Çünkü O;

Nebiyyullahdır. Rasûlullahdır. Habîbullahdır. Hâtemu’l-enbiyâdır. Kıyamet günü peygamberlerin öncüsü, o gün onların sözcüsü, onların bile o gün muhtaç oldukları şefaat-i uzmânın sahibidir. Mahlûkun Hâlıkına, mevcudun Mûcidine, abidin Mâbuduna mevcudiyet şükranının ifadesi olan hamd sancağı o gün  O’nun elinde olacaktır. Çağına kadar yaşamışların ve çağından sonra yaşayacakların efendisi O’dur. Ve O;

         “Her bir tuğlası bir nebiyy-i muhtereme delalet eden bir izzet duvarının şeref tuğlasıdır.”    

Kur’an  Ka’be’nin damına değil O’nun kalbine, yani karakterine ve kimliğine indiği için O yüce bir ahlak üzeredir. Ve sen de çok iyi biliyorsun ki; O’nun ahlakı Kur’an’dır. Vahyin talep ettiği her şey bi’l-etem O’nda mevcuttur. Ve O, vahyin nehyettiği her şeyden uzaktır. O, Allah’ın bir kulda bulunmasını ve bulunmamasını talep ettiği özellikler bakımından “efradını câmi ağyârını mânidir.” İşte bundan dolayıdır ki; değil Musa, değil İsa yüz küsur bin peygamber dirilse kalksa, Kur’an’ı kalbinde tutan O’na ve O’nun kalbinde tuttuğu Kur’an’a ittibadan başka bir safâ bulamazlardı.

Evet. Allah’ı tanımanın, sevmenin ve Allah tarafından sevilmenin âlemlere safâ Hz. Mustafa’ya uyma erdemine bağlanması ve bu bağın; vahyin O’nun ahlakını inşa edişine dayandırılması dikkatini çekmiş olmalı. Yani o meşhur metaforun vasfettiği gibi; Mustafa insan olan Kur’an’dır. Kur’an ise kitap olan Mustafa’dır. O halde Ramazan ayı, vahyin başlangıcına ev sahipliği yaptığı için öncelikle ve özellikle Kur‘an’ın ayıdır. Hz. Mustafa’nın da Ramazanın da şerefi Kur’an’dandır. Çünkü Kur’an bir hidayet pusulası, göğüslerin içinde bulunan manevi rahatsızlıkların en tesirli devası, hakla batılın, zehirle şifanın, kurtla kuzunun, herif-i şerîf ile herif-i nâşerîfin alâmet-i fârikası, fert ve toplumun ihyasıdır.

Diyorum ki; Recep ayında kazandığın marifetullah şuurunu Şaban ayında “âlemlere meded Hz. Ahmed” e ittiba ile bezediğinde artık ay senin ayın, gün senin günündür. Artık ramazanın evveli senin için rahmet, ortası mağfiret sonu da ateşten kurtuluştur.  Bu, azîmu’ş-şân Hz.  Allah’ın ve nebyy-i zî şân Hz. Mustafa’nın vaadidir. Ve bizim de neredeyse anadan doğma bildiğimiz bir hakikattir ki; Onlar vaadlerinden dönmezler.

Haydi!

Ateşten beratın, cehennemden âzâdın, azaptan necâtın, Ramazanın mübarek olsun.

Yrd. Doç. Dr. Yasin Pişgin