Peygamberimiz(sav)'in Dilinden Murakabe

unnamed

Âlemlerin Efendisi (sav) buyuruyorlar ki:

“Müminin ferasetinden sakınınız. Zira o, Allah’ın nuruyla bakar.” (Tirmizi, Tefsir’ul- Kur’an, 16)

 

Mümin kişi, düşünen kişidir. En azından öyle bir gayretin içinde olan insandır. Tefekkür neticesinde tahkik-i imana ulaşmayı hedefler. Pek çok ayetle bize, akletmemiz, ibret almamız emredilirken, hadisler de bu konuda bizi teşvik eder mahiyettedir. Düşünmeyen bir beyinden, hissetmeyen bir kalpten feraset beklemek akıllı işi olmasa gerek.

Peygamber efendimiz(s.a.v):

“Bir saatlik tefekkür, bir yıllık nafile ibadetten hayırlıdır.” Buyuruyorlar.

Tefekkür, tezekkür, teşekkür… Düşünen, sorgulayan, zikreden, şükreden kuldur mü’min. Efendimiz (sav):

 “Gözlerinize ibadetten nasibini veriniz..” buyurunca sahabeleri (ra):

“Gözlerimizin nasibi nedir” diye sordular: Resûlullah (sav) buyurdu ki;

“Mushafa bakmak, onun içindekileri düşünmek ve inceliklerinden ibret almaktır.”(Suyûti, 1, 39)

 

Allah Rasülü (sav) duasında şu ifadeleri sıklıkla kullanırdı:

“Allah’ım hayretimi artır!”

Çünkü bildiğiniz kadar hayran olursunuz. Hayran olmak düşünmeyi gerektirir.

Efendimiz (s.a.v) Hira’da kendini tefekküre vermiş, kâinat kitabını okumaya çalışmıştır. Yaratılanı müşahede ederek yaratıcıya ulaşmıştır.

Tabiat olaylarını bizzat gözlemlemiş, bunları birer dua vesilesi saymıştır. (Yağmur, güneş tutulması, ay tutulması vs.) Örneğin hilâli gördüğü zaman:

“Allah’ım! Bu hilâli bize emniyet ve iman, selamet ve İslam hilali kıl! (Ey hilâl!) Benim Rabbim de, senin Rabbin de Allah’tır.” (Tirmizî, Duâ 50) diyerek dua etmiştir.

Eşyayı dahi muhatap almış, onlara hitap etmiştir:

“Uhud Dağı bir dağdır ki, biz onu severiz o bizi sever.” (Etterğib vet terhib c.2 s. 230 )

Bizim taş ve toprak yığını olarak gördüğümüz dağa, Efendimiz elbette bambaşka bir anlam yükleyebiliyor, her bir yaratılmışı Yaratıcının âyeti olarak değerlendirebiliyordu.

Yine buyuruyor ki:

 “Ben peygamber olmadan önce, geçtiğim yerlerde taşlar, ağaçlar bana selâm verirdi.” 

Bizler, “Sadece insanlar konuşur.” düşüncesiyle beynimizi sınırlandırır ve gözümüzü, kulağımızı şehadet âlemine kapatırsak elbette bu deruni işaretlere vakıf olamayacağımız da aşikârdır.

 

Bütün bu âlemi gözlerken asıl gaye yaradanı bulmak, varoluşumuzun temel hedefini yakalayabilmek olmalı. Bizi Yaratıcıya, asıl kaynağa götürmeyen her bilgi, zaman kaybıdır, fânidir ve fenadır. Zira mü’min, gördüğü her eşya ve olayda Yaratıcının her an yaratmaya devam ettiğini görür ve hayatı bu anlamla okuyarak yaşamına değer katar.

Ömer İbnü’l-Hattâb (ra)’ın rivayet ettiği Cibril hadisinde Resûlullah (sav) imanı ve İslam’ı tarif ettikten sonra ihsanı da şöyle tarif etmiştir:

“İhsan, Allah’a onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da o seni mutlaka görüyor.”

Başka bir hadiste de bu idrak içinde olmamız gerektiği şöyle hatırlatılıyor:

Nerede ve nasıl olursan ol, Allah’dan kork. Kötülük işlersen, hemen arkasından iyilik yap ki, o kötülüğü silip süpürsün. İnsanlarla güzel geçin!” (Tirmizî, Birr 55)

 

Abdullah Abbas(r.a) şöyle anlatır:

“ Bir gün Hz. Peygamberin terkisinde bulunuyordum bana: “Yavrucuğum, sana bazı kaideler öğreteyim”dedi. Ve şöyle buyurdu:

“Allah’ın buyruklarını gözet ki, Allah seni gözetip korusun. Allah’ın rızasını her işte önde tut, Allah’ı önünde bulursun. Bir şey isteyeceksen Allah’tan iste. Yardım dileyeceksen Allah’tan dile! Ve bil ki buradaki bütün ümmet toplanıp sana fayda temin etmeye çalışsalar, Allah’ın senin için takdir ettiği faydayı verebilirler. Yine eğer bütün ümmet sana zarar vermeye kalksalar, ancak Allah’ın sana takdir ettiği zararı verebilirler.” (Çünkü artık kaderi yazan, kalem yazmaz olmuş, yazıları değişmeyecek şekilde kesinleşmiştir.)    (Tirmîzî, Kıyamet, 59)

Müslüman odur ki, sürekli kendini farketsin, nefsini kontrol altında tutma çabasında olsun. Dünyalık işlerinde dahi bu bilinçle hareket etme azmi ve isteğiyle hareket etsin.

 

 “Akıllı kişi, nefsine hakim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Aciz kişi de, nefsini duygularına tabii kılan ve Allah’tan dileklerde bulunup duran(bunu yeterli gören)dır”   (Tirmizî, Kıyâmet 25)

 

Hz. Ömer diyor ki;

“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin, büyük duruşma için hazırlık yapın. Ahiretteki hesap, ancak dünyada nefsini hesaba çekmiş olanlar için hafif ve kolay olacaktır. ”

Meymun ibn-i Mihran da şöyle der:

“Kul, yediğini ve giydiğini nereden karşılıyor? ”diye ortağını gözetleyip durduğu gibi kendi öz nefsini denetlemedikçe asla takva sahibi olamaz.”

O halde bize de düşen bu istikamette bir yol haritası çizmektir. Yine yolumuzu aydınlatan o muhteşem hadisler bizim için ne güzel rehberlerdir:

“Kendisini (doğrudan) ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi kişinin iyi Müslüman oluşundandır.”

 

“Ne mutlu o kimseye ki, kendi günahlarıyla uğraşmak, onu başkalarının ayıplarıyla meşgul olmaktan alıkoyar.”

 

Nuran Aydınlı