Peygamberimiz Ve Sahabede Adalet

IMG_5391[1]

Numan b. Beşir (r.a) anlatıyor:

Babam beni Rasulullah (s.a.v)’e götürerek:
“Ben şu oğluma bir kölemi bağışladım” dedi. Rasülüllah (sav):
“Her çocuğuna aynı bağışı yaptın mı?” Diye sordu. Babam:
“Hayır”cevabını verince, Rasülüllah (sav):
“Beni zulüm ve adaletsizliğe şahit tutma! İyilik konusunda çocuklarının sana eşit ve adil davranmalarına sevinmez misin?“ dedi.
Babam: “Evet orası öyle!” Cevabını verdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz(sav):
“O halde olmaz,” buyurdu. (Müslim, Vesaya 13)

Enes(ra)’den:

“Bir adam Hz. Peygamber ile beraber oturuyordu. Derken adamın küçük oğlu geldi. Adam onu öptü ve kucağına oturttu. Sonra adamın küçük kızı geldi. Onu da alarak yanına oturttu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sav):
“Sen kız çocuğu ile oğlan arasında adaleti gözetmedin.” buyurarak onu uyardı.

Allah Rasülü (sav) kendisi de hayatı boyunca muhataplarına karşı daima adaletle davranmış; eşleri, çocukları, torunları, ümmeti, hatta yaratılmış olan her şeye karşı adil olmayı öncelikli bir davranış olarak benimsemiş ve bu konuda biz ümmetine örnek olmuştur.

Bir gün Peygamberimizin küçük torunları Hasan ve Hüseyin aynı anda Peygamberimizden su istediler. Peygamberimiz önce Hasan’a sonra da Hüseyin’e su verdi. Bunun üzerine Hz. Fatıma:

“ Babacığım suyu neden önce Hasan’a verdin. Hasan’ı daha mı çok seviyorsun?” diye sordu. Peygamberimiz: “Hayır, ilk önce suyu Hasan istedi” cevabını verdi. O, torunlarına gösterdiği şefkat, merhamet ve ilgide de adaleti önde tutuyordu. Bize de bunu şöyle tavsiye etmişti:

“Bağış ve ihsanlarınızda çocuklarınıza adaletli davranınız. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım.” ( Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/101)

Efendimiz, Peygamberlik vazifesi verilmeden önce dahi “El-Emin” sıfatıyla birlikte adil bir insan olarak nam salmış, çevresindekiler bu konuda ona tam anlamıyla güvenmişlerdi. Haksızlıklara karşı mağdur ve mazlumları korumak için kurulan Hılfu’l-Fudul  adlı guruba destek vermiş, hiçbir zaman zulmün ve zalimin yanında olmamıştı.

Yine bir misal:

Kâbe’nin tadilatı esnasında Hacer’ül Esved’i yerine koymak hususunda anlaşmazlığa düşen Mekkelilerin çözümü Kâbe’nin kapısından giren ilk kişinin kararına uymaktı. Ve o kişinin Hz. Muhammed (sav) olması hepsini çok sevindirmişti. Çünkü her biri de biliyordu ki o bulunduğu topluluk içinde en adaletli, en güvenilir kimseydi. Vereceği kararda herkesin hakkını koruyacağı, iltimas geçmeyeceği hususunda kimsenin şüphesi yoktu. Nitekim de öyle oldu ve müşkül bir mesele Peygamber Efendimiz ’in ferasetiyle en güzel çözüme kavuştu.

Efendimiz  (sav), Allah-ü Teâla’nın: “…Eğer hüküm verirsen, aralarında adaletle hükmet! Allah adil olanları sever.” (Maide suresi, 42. ayet.) emrine büyük bir hassasiyetle uyarak, gerek Müslümanlar gerekse gayrimüslimler arasındaki muamelelerde adaletin en güzel örneklerini vermiş, toplumsal huzur ve barışın ancak bu şekilde temin edilebileceğini göstermiştir. O’nun hayatı boyunca insan kayırdığı, bir grup veya kabileye ayrımcılık yaptığı asla görülmemiştir. Bu hassasiyetini iki misalle hatırlayalım:

Bedir savaşında alınan esirler arasında Peygamberimizin amcası Hz. Abbas da vardı. Hz. Abbas’ın elleri bağlanmıştı. Esirler fidye karşılığı serbest bırakılmaya başlanmıştı. Ensar’dan bazı kişiler Hz. Abbas’ın Allah Rasülü’nün amcası olduğunu öğrenince onun fidyeden affedilmesini istediler. Allah Rasülü: “Hayır, asla böyle bir şey olamaz. Onun ödemek zorunda olduğu fidyenin tek bir dirhemi dahi bağışlanamaz.” buyurdular. (Buhari, Megazi, 53)

Yine bir gün Medine’de soylu bir kabileye mensup olan bir kadın hırsızlık yapmıştı. Bazı kişiler Peygamberimizden kadının zengin bir aileden olduğunu, bu yüzden cezalandırılmamasını istemişlerdi. Bu talep karşısında çok üzülen Peygamberimiz:

“Ey İnsanlar! Sizden önceki milletler aralarında zengin, varlıklı biri hırsızlık yaptığında ona dokunmazlar; zayıf, güçsüz biri hırsızlık yaptığında ise onun cezasını verirlerdi. Allah onları bu yüzden helak etti. Allah’a yemin ederim ki, bu suçu kızım Fatıma da işlemiş olsaydı onu da cezalandırırdım.” ( Buhari, Hudud, 11) buyurmuştur.

Peygamberimiz (sav) için adalet, hayatın her alanında, hatta tam merkezinde idi. Kişi; topluma, ailesine kâinata, bedenine adil olmak zorundaydı. Hatta bu yüzden Efendimiz; kendini, tüm dünya haz ve lezzetlerinden uzak tutup tamamıyla ibadete veren Ebu’d-Derda’yı uyarmış, “Nefsiniz sizin bineğinizdir. Ona iyi davranın.”

—Senin üzerinde Rabbinin hakkı vardır, nefsinin hakkı vardır, ailenin hakkı vardır. Hak sahiplerinin her birine haklarını ver. (Riyazü’s-Salihin cilt:1 hadis no:151)  buyurmuş,

Başka bir hadiste de:

“ Şüphesiz senin üzerinde vücudunun hakkı vardır, iki gözünün hakkı vardır, hanımının hakkı vardır, ziyaretçilerinin hakkı vardır. Şüphesiz her aydan üç gün oruç tutman sana yeter. Çünkü senin için her iyiliğin on misli karşılığı vardır; bu da bütün zamanının oruçlu olması demektir.”  Buyurarak adil bir mü’min olabilmek için tüm muhataplarımıza gereken hakkı vermemiz gerektiğini bize işaret etmişlerdir.

Onun hayatı boyunca süren, adaleti en yüksek değer kılma mücadelesi elbette hakiki takipçileri olan ashabı için de bir hedef olmuştur.  Netice itibariyle adaletleriyle nam salmış nice halifeler, nice hükümdarlar vicdanlı yazarların İslam tarihi sayfalarında yerlerini almıştır. Kuşkusuz bunların en başında geleni “Adalet mülkün temelidir (Devletin veya düzenin esası adalettir.) Sözüyle bir devletin bekasında adaletin ne denli önemli bir mesele olduğunu hafızalarımıza kazıyan Hz. Ömer’dir. O’nun adalet anlayışından bir örnek verelim:

Hicretin 20. yılında devletin geliri artmış, Hz. Ömer de Mekke’nin ileri gelenlerini maaşa bağlamıştı. Ölçüsü, Peygamber Efendimiz’e (sas) yakınlıktı. Kim O’na yakınsa daha yüksek maaşa bağlanacaktı. Oğlu itiraz etti. “Peygamber’in kölesi Zeyd’in oğlu Üsame 4 bin, bense senin oğlunum, 3 bin dirhem alıyorum. Adalet mi bu?” Hz. Ömer mutlak ölçüsünün Efendimiz olduğunu beyan eden şaşırtıcı cevabı verdi:

“Ona daha fazla verdim, Çünkü Allah Resulü onu senden, onun babasını da senin babandan daha çok seviyordu.”

Günümüz penceresinden bakıldığında erişilmesi zor bir hak ve adalet anlayışına sahip olan o güzel insanları anlayabildiğimiz ve anlatabildiğimiz zaman felaha ermek mümkün olacak gibi gözüküyor. Ne de olsa gerçekler her an güncellenerek tekrar bize hatırlatıyor ki:

“Zulüm ile âbâd olunmaz.”

Nuran Aydınlı