Peygamberimiz: Aşkın Diliyle Hz. Muhammed'in Hayatı’ndan

S.B.Z.129

Fâni dünya zaman zaman gördü pek çok hadiseler,
Ki onların her birisi veriyordu cihana fer!..

Süslemişti vak’alarla mukadderat dönen yeri,
Doğmamıştı beklenen gün, milyonlarca yıldan beri.

Mukadderat ve her şeyler… Güneşlerden fışkıran nûr,
Pırıldayan yıldız, kamer, esen rüzgâr, yağan yağmur…

Bekliyordu her şey O’nu!.. Aylar bitti,gün yanaştı,
Az kalmıştı doğmasına, Âmine pek ağırlaştı.

İki cihan güneşinin yüzü suyu hürmetine
Mekke’deki kıtlık geçti, o yıl oldu bolluk sene;

Umulmadık bereketler birbirini sürükledi.
“Eshâb-ı fil Va’sı’ndan tam elli gün sonra idi,

Beş yüz yetmiş bir senesi, pazartesi, yirmi nisan;
Sabah yakın, Âmine’nin yanında var birkaç insan.

Sinmiş yere, ılık, mahcup, yaprak, toprak, bir kulube.
Pırıldıyor üzerinde bir taç gibi mavi kubbe!

Uçuşuyor gökyüzünde inci, elmas kelebekler.
Fakat bu gök, derin, geniş huşûiyle bir Gün bekler!

Yerin göğün beklediği o semedî Güneş ancak
Belliydi ki Âmine’nin evciğinden parlayacak!

Muhammed’in doğduğu ev, Âmine’nin sessiz evi,
Budur işte, Arş’ı, Ferş’i tutuşturan bir pertevi!

Ümmüeymen, telaşlıdır, heyecanda Şifa ebe,
Gece, mühim bir vak’aya, bir devre besbelli gebe!

Gözlerinde Âmine’nin doğuyor bir gizli âlem,
Taşırken O, bir Âlem’i, duymuyor hiç ağrı,elem.

Dolaşıyor çevresinde O’nun, bütün felek, melek!
Savruluyor geceye nûr harmanından kürek kürek!

Mekkeliler, nûr içinde yıkanıyor, yanıyorlar
Yıldızları, üstlerine düşecekmiş sanıyorlar!

Yıldızların arasında başlar dönüp dolaşıyor,
Her zerrenin kulağına büyük haber ulaşıyor.

Sular, derin bir göz gibi için için kımıldıyor.
Yapraklara eğilerek rüzgâr bir şey fısıldıyor.

Kâinatta çıt yok, her şey nefes kesmiş, yakın şafak;
Gün’e haber yetişecek dinliyor ay, tutmuş kulak.

Semavî bir tül içinden sevgi kadar güzel çehre:
Pırıl pırıl, nazlı nazlı Âmine’ye bakar Zühre!

Hilkatin en câzibeli, en güneşli bir gecesi!
Bu gecede doğacaktır doğanların en yücesi!

Sevinerek can atıyor Semavîler yeryüzüne.
Değişilir gece mi bu, âlemlerin gündüzüne?

Kâbe, kıyam etmiş durur Âmine’nin başucunda!
Yer beşiği üğrünüyor Rabbin kudret avucunda!

Yayıldı bir güzel koku, beklenilen saat geldi:
Her zerre-i kâinata sermaye-i hayat geldi!

Dağlar, taşlar, ağaçlar hep dikildiler Selâm için!
Salât, selam getirmeye koyuldular için için!

Yorulmuş mu dakikalar, sâniyeler geçmez neden?
İşte bakın eğildi gök, doğdu Nûr’u Âmine’den!

Bir Nûr ki, gök beşiğinde dolduracak yok yerini.
Kundaklayıp sarmış değil hilkat eli benzerini!

Yerde, gökte beklenilen, doğmayan hiç dengi, eşi,
Doğdu böyle bir gecede Yaratan’ın tek Güneşi!

Bir Güneş ki, zuhur etti Ezeldeki Nûr içinden,
Sezmiş seher bülbülleri çıldırıyor sevincinden!

Çağıldıyor durgun sular, tutuşuyor tüten ocak,
Ötüşüyor yuva, ova, sesleniyor köşe, bucak!

Ötüşerek bütün seher, O’na sevgi arz ediyor,
Cıvıldayıp, kımıldayıp, “Resûlullah, doğdu! Diyor.

Doğdu, diyor, bak Muhammed! Doğdu, diyor, Ahmed doğdu!”
Göze ışık, öze kuvvet, âlemlere rahmet doğdu.

Budur O, ki doğmasıyla battı yere Savâ Gölü.
Budur O, ki doğmasıyla yeşerdi hep dünya çölü.

Budur O, ki doğmasıyla saltanatlar altüst oldu.
Budur O, ki doğmasıyla îtikadlar dürüst oldu.

Budur O, ki doğmasıyla söndü şirkin ateşleri.
Budur, bir tek kıvılcımı kamaştıran güneşleri!

Budur O, ki fezalara çevirseydi gün yüzünü,
Getirirdi yerin, göğün ebediyen gündüzünü!

Abdulmuttalib duyunca, koşa koşa geldi eve,
Aldı ciğerpâresini çıktı evden ive ive,

Beytullah’a götürerek Hakk’a pek çok dua etti:
“Övsün, dedi, yer gök halkı! Adı O’nun Muhammed’di.”

M. Âsım Köksal