Peygamber Efendimize(SAV) İtaat Ve Sünnet-i Seniyyeye Bağlılık

Hadsiz hesapsız hamd, nihâyetsiz şükür, ebedî övgü bir, tek ve eşi benzeri olmayan Allâh’a olsun. O, âlemlerin her işini, ezelî ilmiyle takdîr edip belirlemiştir. Cihânın hakîkatlerini, bitip tükenmez ihsânı, bereketiyle düzenleyip yerli yerince koymuştur.

Gül bahçesine benzeyen âlemi, topraktan yarattığı insanla süsleyip donatmıştır. Bütün âlemi insan için, insanı da Yüce Zât’ının tanınması için yaratmıştır. Eşyânın hakîkatiyle mânânın bütün inceliklerini insanda bir araya getirip göstermiştir. İnsan rûhunu; “toplayan, bir araya getiren” mânâsına Câmi’ ism-i şerîfine sûret yapmış ve onu emânetlerin yüklenicisi, sırların mahalli kılmıştır.

Bütün âlemde olan binlerce hikmetini, bilgi sâhibi âlim kullarına öğretmiştir. Kâinat kitabının her bir harfinden, kendine âid mârifet sırlarını araştıranları ârif kılmıştır. Gönül âlemine giren âbid kullarına, sürekli kendi huzûrunda ibâdet hâlinde bulunma şuûrunu vermiştir.

Salavâtların en fazîletlisi, övgülerin en mükemmeli, selâmların en güzeli; kâinâtın efendisi, yaratılmışların en şereflisi, bütün varlıkların özü, Peygamber (s.a.v) Efendimiz Hazretlerinin ism-i a’zam ve akl-ı evvel olan mükemmel rûhuna olsun. Onun şânı “Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım” hitâbıyla yüceltilmiştir. Ve onun, halkı, cehâletin karanlıklarından hidâyetin nûrlu aydınlığına çıkarmasıyla kendi nefsini tanıyan ümmeti, Hak bilgisini bulmuştur. Onun ehline ve ashâbına da selâm olsun ki, onlar sözlerinde, işlerinde, inançlarında ve üstün ahlâk ilkelerine uymakta Peygamber (s.a.v)’in izinde yürümüşlerdir. Îman nûru ve irfân huzûruyla gönülleri dolmuştur (r.anhüm).[1]

Hadîs-i şerîflerin ve sünet-i seniyyenin dindeki yüksek mevkîi ve pratik değeri de, ashâbı her konuda Hz. Peygamber (s.a.v)’i tâkib etmeye zorluyordu. Resûlullah (s.a.v) Efendimizden aldıkları her kelime ve bilgi, onların âdetâ beyinlerine ve iliklerine işliyordu. Onlar da bilgileri amel ve uygulama olarak ortaya koyuyor, fiilen yaşıyorlardı. Bu fiîlî durum ise, hiç şüphesiz, ezberlemeye vesîle ve yardımcı, unutmaya da engel oluyordu. Çünkü sorumluluktan kurtulmanın olduğu kadar bilgiyi unutmamamın da en geçerli yolu onu yaşamaktır.

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, kendisinden sonra dîni tebliğ sorumluluğunu yüklenecek ashâbı, bu büyük görevi başarı ile yapabilecek kıvâma gelmeleri için “hikmet” ile eğitirdi. Onun sözleri ne uzun ne de kısa olurdu. O (s.a.v) “Cevâmiu’l-Kelîm” idi. Tâne tâne konuşurdu. Hattâ Hz. Âişe (r.anhâ), “Yanında bulunan herhangi bir kişi, onun sözlerini kolaylıkla ezberleyebilirdi” demektedir.[2] Bâzen de hâfızalarda iyice yer etmesi için Peygamber (s.a.v) Efendimiz sözünü üç kere tekrar ederdi.[3]

Bugünün ilmî anlayışından daha ileri noktalara varan ilmî bir titizliğin gösterilmiş olması, ashâbın sâhip oldukları sünnete sâhip çıkma duygularının göstergesi olarak değerlendirilmektedir.

Gözlerimizi saadet çağına çevirip, Resûlullah (s.a.v) Efendimizin hayâtını incelediğimiz zaman, orada İslâm’ın rûhî hayâtının tatbîkî örneklerini, zühdî ve tasavvufî yaşantının saf numûnelerini görürüz.

Resûlullah (s.a.v) Efendimizin bütün hayâtı riyâzat, tefekkür ve zühd denilen rûhî tecrübelerle doludur. O (s.a.v), peygamber ve devlet başkanı olduğu halde, söküğünü dikmekten, merkebe binmekten, yün ya da kıldan yapılmış elbise giymekten, kölelerle bir arada bulunmaktan çekinmemiş, en sıkıntılı zamanlarında, en dar anlarında dahi insanlara yardımcı ve destek olmaktan geri durmamıştır. Nefsi için aslâ kızmaması, intikam almak ve bedduâ etmek gibi bir zaafa kapılmaması, onun (s.a.v), Hakk’ın yardımıyla nefsini ne ölçüde tezkiye ve terbiye ettiğini gösterir.

İbâdeti “ihsân” terimiyle, “Allâh’ı görüyormuşçasına kulluk” şeklinde târif ve ifâde eden Allah Resûlü (s.a.v), ömrü boyunca îmânını “ihsân” olarak yaşamış ve ashâbının o modele uymalarına gayret etmiştir. Onun (s.a.v) mümtaz ashâbı (r.anhüm), en büyüğünden en küçüğüne kadar, Muhammedî mektebin talebeleri olmuş, nefs engelini aşarak, Allah, Resûlullah ve İslâm için her şeylerini fedâya hazır olduklarını göstermişlerdir. Dünyâ câzibe ve gâilesine aslâ aldırmamışlardır. İslâm’ın sınırları genişledikçe sorumluluk ve yüklerinin arttığını, dünyâ nîmetleri arttıkça tehlikenin ziyâdeleştiğini ifâde ederek, zühd ve takvâ yolunu “eslem tarîk” olarak görmüşlerdir. Özellikle ashâb içinde bâzıları ve suffe ehli olarak bilinen, dünyâ ve dünyâlıklarla ilgileri bulunmayan sahabîler, sûfîlerin asr-ı saadetteki ilk temsilcileri sayılabilecek şahsiyetlerdir.

Allâh’ın hükmü, ancak kesin vahyin olması ve sâdık Peygamber (s.a.v)’in onu haber vermesiyle öğrenilebilir. Durum böyle olunca insan mantığı Allâh’ın emrine teslim olmayı gerektirir. Çünkü insan, Allâh’ın (c.c) yaratığıdır. Allah Teâlâ da ilmiyle her şeyi ihâta ettiği ve hükmünde hikmet sâhibi olduğundan, kulluğun gereği, O’na teslim olmaktır. Hayâtın kânunları insanın Allâh’a (c.c) teslim olmasını gerektirir. Çünkü bu kânunları da, insanı da en iyi bilen Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleridir.

Her zaman ve mekânda yaşayacak bütün insanları kuşatıcı olan Hz. Muhammed (s.a.v)’in noksansız risâletiyle, nübüvvet kapıları mühürlenmiştir. Bu sebeple de yeryüzündeki bütün milletlerin uyabilmesi için, kıyâmet gününe kadar her zaman ve mekânda onun (s.a.v) sîretinin tahkîkatının bilinmesi zorunlu hâle gelmiştir. İşte şu âyet-i kerîme, Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin nebîlerin sonuncusu olduğuna ve kendisinden sonra hiçbir peygamber gelmeyeceğine en büyük delildir: “Muhammed (s.a.v) erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allâh’ın rüsûlü ve peygamberlerin sonuncudur. Allah her şeyi bilendir.”[4]

Bu âlemin hidâyete ermesi, ancak dünyâyı ıslah için gönderilen en son elçinin hidâyetine yapışmak ile mümkündür. İşte bu, kendisinde irşâd ve ıslah hasletlerinin tamâmı bir araya gelen bütün yaratılmışlar için gönderilen peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed Mustafâ (s.a.v) Efendimizdir. Bunun için Allah Teâlâ ona şöyle hitab etmektedir:

“De ki; ey Muhammed:  Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…”[5] Bu sebeple Resûlullah (s.a.v), dâvetini, kendisine tâbi olmak ve emirlerine itaat etmek üzere Allâh’ı sevdiğini iddia eden herkese yöneltmiştir. Şu halde o (s.a.v), mazlumları, mahkûmları ve yardımsız kalanları dâvet ettiği gibi, mülklerinde hüküm süren mâlikleri, sokaklardaki yığın yığın insanları, okullardaki öğretmenleri, sınıflarındaki öğrencileri, kulübelerde yaşayan fukaraları ve köşklerde oturan zenginleri dâvet etmiş. Hattâ bütün âlemi, yoluna tâbi olmaya ve emirlerine uymaya teşvik etmiştir. Zîrâ onun sîret-i şerîfleri bizâtihî en yüce misaldir. Onda hayrı isteyen ve kendi nefsi için iyilik arzu eden herkes için kâmil bir örnek vardır.

Muhakkak ki, Resûlullah (s.a.v) Efendimizin sîreti, zaman, mekân ve şahısları içerir. Bunun için o sürekli yenilenen ve tekâmül eden bir programdır. Dolayısıyla, insanların ve mükelleflerin hiçbir hâli yoktur ki, Nebî (s.a.v)’in sîreti, zayıfından kuvvetlisine bütün insanların ruh halleri husûsunda bir numûneyi, bir ameli ve bir mülahazayı içermiş olmasın. İnsan, fetvanın muktezâsıyla amel üzere olduğu müddetçe, muhakkak ki, sîret-i Nebevî’den bir nûmune üzere bulunmaktadır.

Bütün yönleriyle İslâm dîninin anlaşılabilmesi, sünnetin eksiksiz-noksansız bir şekilde öğrenilmesiyle mümkün olabilir. Zîrâ Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz, İlâhî emirleri insanlara tebliğ etmekle kalmamış, aynı zamanda dîni bilfiil yaşamış ve tatbik etmiştir. Onu (s.a.v) tanımadan İslâm’ı yaşamak mümkün değildir.

Yüce Rabbimden, Nebî’sine ve âline salât ve selâm etmesini, nîmetlerine şükretmede bizleri de başarılı kılmasını ilâhî takdîrinin gizliliklerini bizlere de bildirmesini niyâz ediyoruz.

 

ŞAHVER ÇELİKOĞLU

[1] Mârifetnâme, Erzurumlu İ.H.

[2] Buhârî, Menâkıb,23

[3] Buhârî, İlim,30

[4] Ahzab, 33/40

[5] Âl-i İmrân, 3/31