Pandemide Kurban Bayramını Sosyolojik Bir İzah İle Yeniden Sorgulamak

“Ana, bu bayram mı?

Aman çok ayıp, çocukken gördüğüm bayramlar hani?

Mübarek elleri öpülüp, koklayıp,

Yüzüme sürdüğüm bayramlar hani?

Hani ya o özlem, hani ya o tat?

Ne dışım kaygusuz, ne içim rahat

Babamdan sorduğum bayramlar hani?”

(Abdurrahim Karakoç, Bayramlar Bayram Ola)

Bayramlar, çocukluğumuzdan itibaren kaydettiğimiz toplumsal hafızalarımızdır.

Varlığı ve ihtiyacı insanlık tarihi kadar eskidir. Dini bayramlar özelinde ise ‘kurban bayramı’ Hz. Adem döneminde Habil ile Kabil’in Allah’a sundukları hediye olarak başlangıcı baz alınabilse de, Hz. İbrahim’in, biricik oğlu İsmail’i Allah’a kurban edecekken Allah’ın gönderdiği bir koç ile İbrahim peygamberimize ve bizlere armağan ettiği kutlu bir gündür.

Bu kutlu gün üzerinden psikologlar da bilime yön vermiş, kurban kesmenin insan psikolojisini tedavi eden yönlerini bilimsel çalışmalarına konu edinmişlerdir. Kurban kesmek bireysel bir eylem iken, kurban bayramı toplumsal bir olgudur ve bu toplumsal temeli tahlil etmek de sosyolojinin görevidir. Bu sebeple yazıda kurban bayramı olgusunun sosyolojik tahlillerine yer verilmiş ve bununla beraber pandemi etkisiyle değişen ‘kontrollü sosyal hayat planındaki kurban bayramı’ olgusuna sosyolojik bir bakış katılmıştır.

Sosyolojik bakış açısı bütüncül bir bakış açısıdır.

Geçmiş, şimdi ve gelecek örüntüsünde, toplumu oluşturan tüm kurumların iş birliğinde tahlil edilir. Bu tahlile konu olan pandeminin bayramlar üzerindeki etkisi de sosyolojik izdüşüme sahiptir. Bu izdüşüm içinde kurban bayramlarının belli bir rutini vardır. Kurban pazarlarına gidilir, pazarlıklar yapılıp el sıkışılır, kurbanlıklar kesilir, etler dağıtılır, bayramlaşmalar yapılır, el öpülür. Çocuklar şeker toplar, büyükler ve küçükler bir araya gelerek kollektif hafıza canlandırılır, insanların iletişimi ve irtibatı sağlanır, duygu birliği yaşanır.

Bu vesileyle bayramlarda din ve sosyal normlar aynı düzleme gelir. O sosyalliğin kimyası içinde insan kendini bulur, toplum olur. Bu gelenek, benzer şekillerde İslamiyet’ten önceki Türk toplumlarında da görülür. Göktürkler’de, Hunlar’da kurban merasimleri var olmakla beraber Osmanlı’da da bayramların özel şölen ve kutlamalar, şiirler, yemekler ile kutlandığı bilinir. Bu şekilde topluca yapılan dini ayin veya törenler, bireyler arasında toplumsal dayanışma ve kaynaşmayı kuvvetlendirir. Grup ruhu oluşturur, ortak duygu ve düşüncelerin oluşmasına katkıda bulunur. Böylece toplumlarda istikrar ve dayanışma sağlanır. Ekonomi canlanır. Bireylerde sabır, feragat, ümit ve mücadele ruhu gelişir. Bu yönüyle bayramların, psikolojik ve sosyolojik tedavi organizasyonları olduklarını söyleyebiliriz.

Fakat aynı zamanda;

bayramlar, içinde bulunduğu sosyal zamanın değişimine uğramaya da mecburdurlar.

Bu günlerde, bunun hızlı bir geçişini yaşıyoruz. Sosyal değişme ve dönüşmenin belki de hiç bu kadar hızlı ve küresel olmadığı bir dönemden geçiyoruz. Öyle ki din ve toplum birbirini besleyen bir form olarak, dinin toplumu şekillendirici unsuru gelenekleşmişken, salgının algısı ve hızıyla bu gelenek yeni formlarla yeniden kavramsallaştırılmaktadır. Toplumların din tarihine bakıldığında kültür ve medeniyetleri oluşturan yapının bireysel din anlayışından çok kollektif din anlayışı olduğu görülür. [1] Dinlerin sosyal karakteri vardır. Dolayısıyla topluma mâl olur ve her din, bağlıları arasında sosyal ilişkileri devam ettirmek istediğinden, cemaatsel bir yapıya ihtiyaç duyar.[2] Tam da bu konuda pandeminin sosyal birlikteliğe/cemaat formuna olumlu ve olumsuz sonuçlarının olduğunu söyleyebiliriz.

Günümüz şartlarında bulaşıcılık küresel bir sorundur.

Salgının medya algısı ve hızı küresel çapta bir alarm meydana getirmiş insanları evlerine kapatmıştır. Okullar, iş yerleri gibi toplumun temel dinamikleri dahi kısmi zamanlı durdurulmuş veya geçici olarak kapatılmıştır. Restaurant ve kafeteryalar, camiler, alışveriş merkezleri gibi insanların bir araya geldiği modern sosyal hayatın vazgeçilmez unsurları birdenbire kontrol sürecine girmiş, sosyal bir varlık olan insan sosyal hayattan çektirilerek bayramlarda, düğünlerde, cenazelerde bir araya gelen insanlar için artık yeni bir izolasyon dönemi başlamıştır. Bireysel ve toplumsal alanda durum böyle iken devletler de içe kapanma sürecine geçmiştir. Ancak bu durum aynı zamanda birlik ve dayanışma ihtiyacını da güçlendirmiştir. Dünya Ekonomik Formu (WEF)2015 yılında küresel riskler arasında ‘bulaşıcı hastalıklar’ı 2.sıraya almıştır. Pandemi, insanları tek bir insanlık ideali etrafında birleştirmiştir: virüsle mücadele. Bu yönüyle küreselleşmeye yeni bir tanımlama biçimi de gelmiştir. Küçük bir köy haline gelen dünyayı bu salgınlardan kurtaracak olan politikalar ve çabalar tek bir devletin hamlesiyle değil küresel işbirliği, uluslar üstü bir politikayla mümkün olacaktır. Bu minvalde

Durkheim’ın sosyolojisinin temel ilgisi;

değişen toplumsal koşullarda hangi ahlaki ilkelerin önemli olduğunu tespit etmek, bu ilkeleri yerleştirmenin yollarını bulmak, siyasetçilere ve vatandaşlara bu ilkeyi benimsetmeye çalışmak olmuştur.

Bireylerin ve devletlerin alacağı kararlar, işbirliği, sadece sağlık sistemini değil yaşam biçimini de yeniden şekillendireceğinden, sosyal yapının kendisini yeniden kurma kapasitesi önem arz etmektedir. Bu gelişim ve değişim seyrinin ilişkisini muhayyile ederek gelenek erozyonuna uğramazsak, geleceği başkalaşmadan şekillendirebiliriz.

İnsan toplumun küçük bir örneğidir.

Devletlerdeki bu sancılar insan ve toplumun da ortak sancılarıdır. Toplum mekanik bir işleyişe sahip değildir. Yaşadığımız salgın toplumu şekillendirmektedir. Salgın sonrasında dünyada nelerin kalıcı olacağı ve nelerin değişebileceğini okumak, salgınla baş etme şeklimizi ve seyrimizi etkileyecektir. Bu tercihlerimiz ise toplumsal travma zamanlarında yürüttüğümüz kolektif mücadelemizi gelecek hafızalara devredeceğimiz kriz yönetimleridir. Bizi rahatlatacak kültürel kodlarımızı yoklamak, özgün mücadele alanlarımızı oluşturacaktır. Bunlardan belki en önemlisi dayanışma ve yardımlaşmaya yüklediğimiz anlam ve verdiğimiz emektir. Hem dini hem kültürel anlamda cemaat tipi bir toplum olmamız, krizden daha güçlü çıkmamıza vesile olabilir.

Bu bayram, yardımlaşma bayramıdır.

Kurban, paylaşma ayıdır. Mesafe koymak fizik alan için geçerli iken birliktelikler mesafesiz bir araya gelebilirler. Kurban bayramları Allah’a ve birbirimize yaklaşmak için verimli vesilelerdir. Pandemi, bayrama sosyal mesafe getirirken aslında bu duruma karşı geliştirdiğimiz sabrımızı, emeklerimizi, inancımızı, direncimizi paylaşarak manevi ve ruh mesafelerimizi yakınlaştırdığımız yardımcı ajanımız olacaktır. Bu ortak kriz üzerinden yakınlaştırıcı bir iletişim dili kurulabilecektir. Vakanın cereyan ettiği bu süreçte doğru yaklaşımlar, yeni anlamlandırma çerçevelerinin doğmasına vesile olabilir. Bu süreci birlikte inşa etmek çabaları kendimiz ve insanlık için daha iyi sonuçlar doğurabilmek adına bir sorumluluk alanıdır.

Psikolojik sermaye ve maneviyatın güçlü tutulması en kıymetli ve önemli sosyal tavır olacaktır.

Marx bu konuda şöyle der: “Din, bunalan insanların rahatlamasıdır, kalpsiz dünyanın kalbi, ruhsuz bir çağın ruhudur.” Muhtemelen, tutunulacak dal budur. Bugünler bayram günleri ve bayramlar bu ruhun coştuğu barajlardır. Ayrıca din ve inanış, özellikle İslami yaşam tarzı sağlık ile doğrudan ilişkilidir.

Din-Sağlık ilişkisi;

Dini hayat ile bireyin sağlığı arasında bir ilişkinin olup olmadığını tespit etmek maksadıyla çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Bu araştırmalara göre, ibadetlere katılım düzeyleri yüksek bulunan kişiler arasında kalp hastalıklarından kaynaklanan ölümler ile sindirim ve solunum sistemine ilişkin kanser oranlarının daha az olduğu görülmüştür. Çünkü dini gelenekler kişinin beslenme alışkanlığı üzerinde etkisini gösterdiği gibi, dua ve ibadetler de olumlu duygu ve düşünceler vasıtasıyla bağışıklık sistemini harekete geçirmekte ve her türlü olumsuzluk karşısında bünyeyi korumaktadır.[3]

Bu salgın, her gün yayınlanan vaka takvimiyle ölümleri de hafızalarda diri tutmaktadır. Belki de ölümler hiç bu kadar hayatın içinde olmamıştı. Ve kurban bayramları da yalnızca hayvanlarımızın ölümünü değil kendi kurbiyetimizi ve ölümümüzü sorgulayacağımız günlerdir.

Hepsiyle beraber;

Salgının mevcut dinamiklerini ve muhtemel sonuçlarını anlayabilmek adına, toplumsal hayatın bileşenlerini bir bütün olarak okumak gerekmektedir. Kurban bayramı analizi bu bütünün bir parçasıdır. Bu yazının sosyal okumalarımıza katkısının olmasını dilerim. Güzel günler feth olunacaktır. O bayramlar ve bu bayramınız mübarek olsun.

Sosyolog Büşra Çatalbaş Yaman

 

[1] Günay, Din Sosyolojisi, s 207-208

[2] Niyazi Akyüz, “Din ve Toplum İlişkisi”, Din Bilimleri 2, Ankara, 2009, 2 66-69

[3] Toplumsal Yapı Araştırmaları Programı,2020