Osmanlı Para Vakıfları ve Gümüşhanevi Tekkesi'ne Ait Para Vakfı

 

                                                                               Zeynep Dağınık

Osmanlı sosyo-ekonomik, kültürel sistemi içerisinde vakıfların önemli bir yeri vardır. Ancak Osmanlı tarihi hakkında yapılan çalışmalar incelendiği zaman vakıf araştırmalarına gereken önemin verilmediği gözlenmektedir. Vakıf üzerinde az sayıda çalışmanın varlığının sebepleri arasında, Osmanlı tarihi üzerine çalışan kişilerin sosyal ekonomik yapıyı incelerken en çok tımar sistemine odaklanmaları ve önemine vurgu yapmaları ve vakıf sisteminin sosyo-ekonomik ve kültürel sistem içerisinde önemini gösterecek araştırma metotları geliştirmemiş olmaları sıralanabilir.[1]

Vakıf kelime olarak “durmak, durdurmak” gibi anlamları haizdir. Terim olarak ise “bir malın mâliki tarafından dinî, içtimaî ve hayrî bir gayeye ebediyen tahsisi”[2] demektir. Osmanlı Devleti’nde vakıfları “mütevelli” adı verilen kişiler yönetmekteydi. Vakfın nasıl yönetileceği, vakfedenin belirttiği şartların yazıldığı belgeye “vakfiyye” adı verilirdi. Osmanlı’da topluma eğitim, öğretim, sosyal ve kültürel hizmetlerin sunulmasıyla vakıflar ilgilenmiştir. Çoğu medreseler, cami, tekke, zâviye ve hânkâhlar vakıf olarak kurulmuş ve vakıf gelirleriyle ayakta kalmış kurumlardır.[3]

Cafer Çiftçi’nin belirttiği üzere para vakfı, “vakıf işletim sistemi” nin adıdır ve sermayesini para üzerine yapan kurum anlamına gelmektedir.[4] Paraya ihtiyaç duyan kimselere “ödünç” yada “sermaye temin etme” yollarından biri olan para vakıfları ise Osmanlı Devleti için de önemli bir fonksiyonu haiz olmuş ve ulema arasında ciddi tartışmalara konu olmuştur.[5]  Kimi âlimler para vakıflarının cevazında ittifak ederken, kimileri adem-i cevazı hakkında görüş bildirmişlerdir. Bu konuyla ilgili İstanbul Müftülüğü Şeriyye Sicilleri Arşivi’nde fetva kitapları ve muhasebe defterleri yer almaktadır. Yine vakıf tahrir defterlerinden konuyla ilgili önemli bilgilere ulaşmak mümkündür.

Osmanlı Devrinde para vakfı uygulaması XV. yüzyıla kadar gitse de ilk dönem uleması arasında ciddi tartışmaya sebebiyet vermemiştir. Konuyla ilgili ilk tartışma Kanûnî Sultan Süleyman’ın padişahlığı döneminde Anadolu kadıaskeri Şeyh Mehmed Muhyiddin Efendi (Çivizâde) ile Rumeli kadıaskeri Ebussuûd Efendi arasında ortaya çıkmıştır. Ebussuûd Efendi para vakıflarına cevaz verirken, Çivizâde reddiye yazmıştır. Ebussuûd Efendi 1545 yılında şeyhülislam olduğunda bu tartışmalar bağlamında Risale fi Vakfi’l-Menkûl ve’n-Nukud ve Tescilü’l-Vakıf isimli eserler kaleme almış, konuyla ilgili şer’i dayanakları anlatmış ve caiz olduğuna dair fetva vermiştir. Nakit parayı da menkul mallar içerisine almıştır. İmam Birgivî ise es-Seyfü’s-Sarim fi Ademi Cevazı Vakfi’l Menkuli ve’d-Derâhim isimli bir risale kaleme almış ve İkâzu’n-Nâimîn ve İfhamu’l-Kâsirîn adlı risalesinde para vakıflarına neden cevaz vermediğini anlatmıştır. Ebussuûd Efendi vakıfların bu durumdan zarar görmesini engellemek amacıyla Birgivî aleyhinde fetva vermiştir.[6] Daha birçok âlim konuyla ilgili görüş bildirmiş, düşüncesini Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden delillerle açıklamıştır. Nitekim para vakıfları olumsuz görüşlerden pek etkilenmeyerek, toplumun ihtiyaç duyduğu maddî imkânı sağlamakta önemli bir fonksiyon icra etmiştir. Para vakıfları hakkında olumlu görüş bildiren âlimler, görüşlerini Hanefi mezhebi kurucusu olan İmam Azam’ın talebesi İmam Züfer’in fikirlerine dayandırmışlardır. İmam Züfer’in, “nukûdun vakfının kayıtsız şartsız câiz olduğuna” dâir fetvâsına gönderme yapmışlardır.[7] Ebusuûd Efendi’nin görüşüne göre İmam-ı Âzam’ın öğrencileri İmam Muhammed ve Ebû Yusuf “menkul kıymetlerin vakfedilebileceğini”[8] savunmuştu. Para da bir çeşit menkul kıymettir. Böylece para vakfına cevaz verilir. Yani, Osmanlı uleması arasında temel tartışma noktası paranın menkul kıymet olup olmadığıyla ilgiliydi.

Para vakıfları halkın nakit ve kredi ihtiyacını gidererek toplumda önemli bir işlevi gören, verdikleri krediler ile girişimcilik ve üretime sermaye sağlayan, vakıf binalarının bakım ve onarımını, vakıf bünyesindeki birimlerde çalışanların ücret ve maaşlarını ödeyen, kurumlardır.[9] Para vakıflarının ilk örneğinin Hz. Ömer devrinde görüldüğü kaynaklarda belirtilmiştir. Zekat, sadaka, karz-ı hasen yoluyla müslümanların para ihtiyacı karşılanmaya çalışılmış, karşılanamadığı durumlarda Beytü’l-mal’den para verilmiş ve borçlu ileri bir tarihte geri ödemiş ve buna “mudâraba” denilmiştir.

Osmanlı devrinde para vakfının cevazına veya adem-i cevazına görüş bildiren ulema ve fukahalar, Kuran, sünnet ve geçmişte yaşamış olan âlim ve fakihlerin görüş ve uygulamalarını inceleyerek görüş beyan etmişlerdir. Aynı şekilde, bazı günümüz iktisat tarihçileri ve fakihleri (A. Bayındır, H. Döndüren, A. Akgündüz, vs.) Osmanlı’da para vakfı uygulamasını “riba”, “mudaraba” kapsamında değerlendirip, İslam’a uygun olduğunu belirtirken; bazı tarihçiler (Ömer L. Barkan, Mandaville vs.) ise vakfedilen paraların faizle işletildiğini savunarak “ribh”, “murabâha”  kavramları ile açıklamışlardır.[10] Para vakıflarında mudaraba yani kâr zarar ortaklığına dayalı bir sistem varsa, İslam hukukuna aykırı değildir dolayısıyla dinen sakıncası yoktur. Vakıf tahrir defterlerinde bazen hangi usulün kullanıldığına dair kayıt olmamasından tarihçiler emin olamamışlardır. Kimi tarihçiler para vakıflarının faizden tamamen uzak, şimdiki katılım bankalarının temelini oluşturan mudaraba usulüne dayalı bir sistem ile çalıştıklarını ifade ederken; kimileri ise faize çok yakın bir sistem olduğunu, hile-i şeriyye diyerek Osmanlıların faizi meşrulaştırdığını belirtmişlerdir.

Osmanlı vakıflarıyla ilgili önemli araştırmalarda bulunan Bahaeddin Yediyıldız, XVIII. yüzyıl vakıf gelirlerinin %32’sinin vakfedilmiş nakit paralardan geldiğini ifade etmektedir. Vakfiyelerini tetkik ettiği üç yüz otuz vakıftan doksan dördünün gelirlerinin ya sadece nakit paralardan yada nakit para ile birlikte bazı gayr-i menkullerden geldiğini belirtmiştir.[11]

Osmanlı Devleti’nde kendine ait vakfı olan kurumlar arasında tekke ve zâviyeler de yer almaktaydı. Hatta bazı tekke ve zâviyeler para vakıflarına sahipti. XIX. yüzyılda vakıfla ilgili gelişmeleri inceleyecek olursak en önemli gelişmelerden birisi, 13 Ekim 1826 tarihinde Evkâf-ı Hümâyûn Nezareti adı altında Evkâf Nazırlığı’nın kurulmasıdır. İmparatorluk genelinde yaygın şekilde bulunan vakıf kurumunun idaresinden mesul olacak ayrı bir bakanlık kurulmuştur. Böylece devlet tekke gelirlerini de kontrol etme imkânı bulmuştur.[12]

Âsitâne-i Aliyye’de kurulan tekkelerden birisi de “Ahmed Ziyâeddin Efendi Tekkesi”, “Fatma Sultan Dergâhı”, “Gümüşhâneli Tekkesi”, “Hâlidî Dergâhı”[13] gibi adlarla anılan Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî’nin kurmuş olduğu tekke idi. Gümüşhânevî, Bâbıâli’nin tam karşısında yer alan ve metruk bir halde olan Fatma Sultan Camii’ni tamir ettirerek tekrar canlandırmıştır. Burada irşada başlamasından sonra camiden tekkeye dönüşen merkez 1859’dan itibaren kendi adıyla anılmaya başlanmıştır. Bu tekke birçok önemli fonksiyonu haizdir, saray hanedanı ve ulema üzerinde önemli bir etkiye sahip olmuştur. Osmanlı son döneminde yaygınlaşan bankaların faiz uygulamalarından kurtarmak için bu tekke “avarız sandıkları”na benzer, dergâh içinde bir yardımlaşma ve ödünç alma-verme kurumu kurar. “Sayılarının bir milyonu aştığı söylenen, Gümüşhânevî, ev ve iş-yerlerinde yastık altında saklanan menkûl servetlerini, dergâhta toplamalarını emretmiş, muhtaç mürîdlerin, burada biriken paradan, ihtiyaçları nispetinde ve mâlî güçlerine göre bilâhere ödemeleri şartı ile “karz-ı hasen” usulü üzere borç almalarını temin etmişti.”[14] Böylece, hem küçük sermayeler tekkede birikmiş, hem de yastık altı birikimlerin ekonomiye katılma imkânı sağlanmıştır. Müslümanlar arasında yardımlaşma duygusu güçlenmiştir. Bunlara ek olarak, sermaye ile büyük bir matbaa kurulmuş ve yayınlanan eserler okuyuculara ücretsiz olarak dağıtılmıştır. İlmin yayılması ve insanların kendilerini geliştirmelerine imkân sağlanmıştır. Mahmud Es’ad Coşan Araştırma ve Kültür Merkezi Arşivi’nde, Gümüşhânevî ve dergâhının metrûkâtı arasında kişilere verilen borç senetleri, birçok vilayette kurulan kütüphanelerin devamı ve bakımı için verilen nukûd-ı mevkûfe, kefalet senetleri ve borcun ödendiğine dair birçok belge bulunmaktadır.

Sonuç olarak, Osmanlı Devleti’nde vakıf kurumu sosyo-ekonomik ve kültürel açıdan çok önemli özelliklere sahipti. Ulema arasında cevazına ve adem-i cevazına dair bir çok tartışmanın yer aldığı para vakıfları ise bu yazının temel konusunu teşkil etmiştir. Gümüşhânevî tekkesine ait olan para vakfı “karz-ı hasen” denilen güzel borç, Allah rızası için verme anlamına gelen sistemi tahsis etmek amacıyla kurulmuştur. Bu para vakfı, Osmanlı son döneminde kurulan bankaların dinen sakıncalı noktalarından kaçınmak, özellikle dergâha müntesib kişilerin evlerinde biriktirdiği paranın tekke sandığında birikerek, ihtiyacı olan kişilere borç verilmesi, sermayeye ihtiyacı olanlara sermaye sağlanması amacıyla kurulmuştur. Bir tür yardımlaşma imkânı sağlayan bu para vakfı daha detaylı ve uzun soluklu araştırmalara muhtaçtır. Bu yazı bu amaca yönelik bir giriş mahiyetindedir.

 

 

KAYNAKÇA

Çiftçi, Cafer. 18. Yüzyılda Bursa’da Bursa Para Vakıfları ve Kredi İşlemleri, Tarih

Araştırmaları Dergisi, Cilt XXIII, Sayı 36, 2004.

Gündüz, İrfan. Gümüşhânevî Ahmed Ziyaüddîn (K.S.): Hayatı-Eserleri-Târikat Anlayışı ve

Hâlidiyye Tarîkatı, İstanbul: Seha Neşriyat, 1984.

Kurt, İsmail. Para Vakıfları: Nazariyat ve Tatbikat, Ensar Neşriyat, İslami İlimler Araştırma

Vakfı Tartışmalı İlmi Toplantılar Dizisi, 23.

Varol, Muharrem. Islahat, Siyaset, Tarikat: Bektaşiliğin İlgası Sonrasında Osmanlı

Devleti’nin Tarikat Politikaları (1826-1866) -Yanya, Selanik ve Edirne Tatbikatı-, İstanbul: Dergâh Yay., 2013.

Yediyıldız, Bahaeddin. XVIII. Yüzyılda Türkiye’de Vakıf Müessesesi: Bir Sosyal Tarih

 İncelemesi, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2003.

——-, “Vakıf”, DİA, c. 42.

——-, İslâm Ansiklopedisi, c. 13, İstanbul: MEB, 1986.

Yılmaz, Necdet. “Gümüşhânevî Dergâhı: Etkisi-İzleri”, Uluslararası Gümüşhânevî Sempozyumu,

İstanbul, Bağcılar Belediyesi, 1-2 Haziran 2013.

[1] Bahaeddin Yediyıldız, XVIII. Yüzyılda Türkiye’de Vakıf Müessesesi: Bir Sosyal Tarih İncelemesi, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2003, s. VII, VIII.

[2] Yediyıldız, “Vakıf”, DIA, c. 42, s. 475.

[3] Yediyıldız, XVIII. Yüzyılda Türkiye’de Vakıf Müessesesi: Bir Sosyal Tarih İncelemesi, s. 221; Yediyıldız, İslâm Ansiklopedisi, c. 13, İstanbul: MEB, 1986, s. 169.

[4] Cafer Çiftçi, 18. Yüzyılda Bursa’da Bursa Para Vakıfları ve Kredi İşlemleri, s. 80.

[5] İsmail Kurt, Para Vakıfları: Nazariyat ve Tatbikat, Ensar Neşriyat, İslami İlimler Araştırma Vakfı Tartışmalı İlmi Toplantılar Dizisi, 23, s. XI.

[6] A.g.e., s. 11.

[7] A.g.e., s. 20.

[8] A.g.e., s. 23.

[9] Cafer Çiftçi, 18. Yüzyılda Bursa’da Bursa Para Vakıfları ve Kredi İşlemleri, Tarih Araştırmaları Dergisi, c. XXIII, sy. 36, 2004, s. 80.

[10] Kurt, Para Vakıfları: Nazariyat ve Tatbikat, s. 30.

[11] Yediyıldız, XVIII. Yüzyılda Türkiye’de Vakıf Müessesesi: Bir Sosyal Tarih İncelemesi, s. 116.

[12] Muharrem Varol, Islahat, Siyaset, Tarikat: Bektaşiliğin İlgası Sonrasında Osmanlı Devleti’nin Tarikat Politikaları (1826-1866) -Yanya, Selanik ve Edirne Tatbikatı-, İstanbul: Dergâh Yay., 2013, s. 93-95.

[13] Necdet Yılmaz, “Gümüşhânevî Dergâhı: Etkisi-İzleri”, Uluslararası Gümüşhânevî Sempozyumu, İstanbul, Bağcılar Belediyesi, 1-2 Haziran 2013, s. 41.

[14] İrfan Gündüz, Gümüşhânevî Ahmed Ziyaüddîn (K.S.): Hayatı-Eserleri-Târikat Anlayışı ve Hâlidiyye Tarîkatı, İstanbul: Seha Neşriyat, 1984, s. 50.