“O Günleri Daha Canlı Duyardık”(Kadın ve Aile, 15 Nisan-15 Mayıs 1988)

Ayın Sohbeti sayfalarımızın bu ayki misafiri, Hocamız Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan’ın babası muhterem Halil Necati Efendi. Necati Amca’nın, onu tanıyan okuyucularımız çevredeki büyük küçük hemen herkesin kendilerine bu şekilde hitap ettiğini bilirler. Mehmet Zahit Efendi ile oldukça uzun bir süre çok yakın irtibat içinde bulunduğunu biliyorduk. İstedik ki 82 yaşında bulunan Necati Amcamız’ın kendi hayat hikâyesini ve Hocaefendi ile geçirdiği günleri bir nebze de olsa okuyucularımıza aktaralım. Kabul buyurdular ve tanıyanlarının çok iyi bildikleri engin tevazuu içinde sorularımızı cevaplandırdılar. İlgi çekici bulacağınızı ümit ediyoruz.

 Halit Gündüz: -Efendim, okuyucularımız için kendinizi tanıtır mısınız?

-Adım Halil Necati. Dedem Halil’ini, babam da Necati’sini söylemiş, adım Halil Necati olmuş. 1322 senesinde Çanakkale’nin Ayvacık kazasına bağlı Ahmetçe köyünde doğduk. İlk tahsilimi köyde yaptım. Biiznillah 9 yaşında hafız oldum. Babamın adı Mehmet’tir. Diğerleri Mustafa ve Ahmet isimlerinde olmak üzere üç kardeşler. Fatih Başkurşunlu Medresesi’nden icazet alarak mezun olmuşlar. İlahi takdir muktezası üçü de Çanakkale’de şehit düştüler. Gümüşhaneli Ahmet Ziyaeddin Hazretleri’nin bendelerinden olup ilme ve âlime son derece muhabbeti olan Molla Abdullah diye maruf bulunan büyükbabamıza, ciğerpareleri olan bu oğullarının, beklediği irşad ve hizmet sahasında mesailerini görmek nasip ve müyesser olmadığı için, bu yoldaki aşk ve muhabbeti söylememişti. Amcaoğlu Hüseyin’le beni Hasan Hilmi hazretlerinin hulefasından olan Hacı Ali Efendi Hazretleri’nin müderris bulunduğu Bayramiç kazasının Çırpılar köyündeki medreseye götürdü. Burada iki sene kadar okuduktan sonra çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu üzerine medrese kapatılmış ve tahsil hayatımız, daha fazlasına layık olmadığımız için orada mühürlenmiş oldu.

1928 yılında evlendim. Askerliğimi Edremit’te 4. fırkanın 4. şubesinde yazıcı olarak ifa ile 1930 yılının 10. ayında terhis oldum. Askerliğim sırasında Edremit’e teşrif eden üstadımız Hacı Ali Efendi Hazretleri’nin orada ayrı bir teveccühüne mazhar oldum.

Ben acizaneye Yüce Mevlamızdan, beş erkek iki kız olmak üzere ve vücudlarıyla iftihar ettiğim 7 salih evlat ihsan oldu, elhamdülillah.

-Efendim İstanbul’a ne zaman geldiniz?

– O zaman köyde bulunan imanlı, Cemal Bey isminde bir öğretmenin tavsiyesi üzerine çocuklarımı okutmak üzere 1942 Nisan’ında İstanbul’a geldim. Başladığım ticari işte başarılı olamadım. 1952 yılında hocamız Aziz Efendi merhumun emri ve tavsiyesiyle bilimtihan Fatih Müftülüğü’ne intisab ettim. Orada 19 sene bir masa memuru olarak vazife yaptım. Yaş haddine tabi tutularak 1971 yılında emekliye sevk olundum.

– Dedenizin Gümüşhaneli Hazretlerinin beldelerinden olduğunu ifade ettiğiniz. Bu hususu biraz açabilir misiniz?

– Gümüşhanevî Hazretleri postnişin olduğu, irşada memur olduğu, o makama, mevkiye oturduğu zaman, dedem, Süleymaniye Medreselerinde molla imiş. Ve Gümüşhanevî Hazretleri’ne intisabı olmuş. Kendisi hizmete çok gayretli olduğundan Gümüşhanevî Hazretleri hususi bir teveccüh neticesi “Manevi evladım ol!” buyurmuşlar. Daha sonra mollalığı devam ettirememiş, köye dönmüş. Babamlar yetiştikten sonra onları buraya tahsile göndermiş fakat Gümüşhanevî Hazretleri’nin hâlâ o irşad mevkiinde, vazifesinde bulunduğu zamana yetişmişler ve babamlar üç kardeş kendisinden ders almış ve bu suretle o mübarek kadroya onlar da katılmışlar.

– Efendim malumunuz önümüzde Ramazan-ı Şerif var. Bu münasebetle Mehmet Zahid Efendi rahmetullahi aleyh ile birlikte geçirdiğiniz Ramazan aylarında bahsetmemiz mümkün müydü?

 

– Kendisini tanıdığımızdan beri Ramazan ayının son on gününde itikâfa girerdi. Biz de beraber olurduk. Bunun dışında ne bileyim, ne söyleyeyim… İtikâfa ait vecibeler neyse, bizi o yönetirdi. Yani gereken tedbirleri telkinleri o yapardı. Böylece onun huzurunda o mübarek günlerin aşkını-şevkini biraz daha canlı duyardık, daha huzurlu, daha şevkli geçirirdik.

– Bildiğimiz kadarıyla Hocaefendi rahmetullahi aleyhin Bursa’dan İstanbul’a gelişlerinden, vefatlarına kadarki, oldukça uzun bir süre yakınında bulunmuşsunuz. O günlerden birkaç hatırınızı anlatabilir misiniz?

– Bursa’daki Üftade Camii’nden naklen Zeyrek Ümmü Gülsüm Camii’nde imamlığa geldiği vakit, biraz zaman geçirdikten sonra Çarşamba’daki Ali Haydar Efendi var ya ?…

– Evet efendim.

– “Onu ziyarete gideyim” dedi. Beni yanına arkadaş aldı, beraberce gittik. Ali Haydar Efendi’nin evi geniş bir bahçe içinde; bahçeden girdik evin giriş kapısına yaklaşınca bizim geldiğimizi kendisini haber vermişler, kapıyı açtılar. Hocaefendi önde ben arkada gidiyoruz. Eve bir merdivenle çıkılıyordu. Ali Haydar Efendi de merdivenin üstünde evin holünde imiş. Geniş bir hol var. Tanıdığım şahıslardan Ali Yekta Efendi ile Beşiktaş Emekli Müftüsü Fuat Çamdibi Efendi de oradalardı. Daha yanında 7-8 kişi vardı. Ali Haydar Efendi’nin kulakları hem çok ağırdı hem de maluk gibiydi. Biz merdivenden çıkarken, o kalkmaya çalışırmış. Etrafındaki kişiler de diyorlar ki; kulakları da ağır olduğundan yüksek sesle diyorlar ki “kalkma kalkma, rahatsız olma”. O da hiç bunların tekliflerine kıymet vermeden kalkmanın gayretini gösteriyor. Hocaefendi merdivenin başına çıktığı zaman, o da ayağa kalkmış bulundu, Hocaefendi’ye sarıldı. Yani mübalağa olmasın belki 8- 10 defa tekrarladı;  “Bu zâta mı ayağa kalkmayacağım.” Sonra camiye geldik.

– Bir hatıranızı daha dinleyebilir miyiz?

– Sakal hikâyem var, onu anlatayım münasipse. “Hafız diyorlar, hafızmışsın” dedi. “Hafızlığım var da çürüttüm Hocaefendi” dedim. “Çalışalım” dedi, “Pekâlâ çalışalım” dedik. Burada o daha fazla sahifeler teklif etti, ben onları kabul edemedim. Üçer sayfada mutabık kaldık. O zaman Fatih’te memuriyete de başlamıştım, hepsini beraber yetiştiremem düşüncesine binaen onun fazla teklifini, edebe de muhalif olmasına rağmen kabul edemedim. Şimdi o zaman sabah merasimleri yoktu. Hocaefendi daha yeni gelmiş tabi. Sabah namazı kılındıktan sonra cemaat dağılıyor, biz Hocaefendi ile bir köşeye çekiliyoruz. Evvela ben okuyorum, o beni dinliyor; o okuyor, ben onu dinliyorum. Bu sûretle elhamdülillah hızımızı tekrarlamış ve takviyesini yapmış olduk. Bu arada bir rüya, evde bir rüya görüyorum, “sakal bırak” diyor bana. Şeksiz bir teklif. Canım istemiyor, içimde muhalefet. 50 yaşımı dolaşayım ondan sonra bırakayım diyorum. Uykuda bu mücadeleyi yaparken uyandık. İşte sabah namazı vakti olmuş. Bizim evimiz Şehzadebaşı’ndaydı. Kalktık yürüyerek, tabii Ümmügülsüm Camii’ne gittik. Mutad veçhile namazı kıldıktan sonra geldik, gene dersi okumaya oturduk. Hocaefendi derse başlamadan önce cebinden sakal tarağı çıkardı, sakalını taradı ve bana takdim etti. O rüyanın manasını o zaman anlamış oldum. Ve artık ondan sonra da sakala bıçak koymak cesaretini gösteremedik.

– Efendim lütfedip vaktinizi ayırdığınız, sorularımızı cevaplandırdınız. Çok teşekkür ediyoruz. Son olarak okuyucularımıza söylemek istediğiniz bir şey var mıydı?

– Dost, ahbap ve bilcümle mümin kardeşlerimin bana en büyük yardımları, bakiye ömrümü isyan ve tuğyandan berî tutarak rıza-i ilâhîye muvafık, sünnet-i peygamberîye mutabık yol ve hizmetlerde tamamlayıp hüsn-i hâtimeye layık ve nail olmaklığım hususunda esirgenmeyen dualar olacaktır. Allah hepinizden razı olsun.