Nerede O Eski Ramazanlar

unnamed

Manevi bir mevsime daha girdik. Müslümanlar olarak sohbetlerimiz de yavaş yavaş değişmeye başladı. Her yıl yeniden bu güzel havayı soluyor, yeniden kendimize çekidüzen veriyoruz. Göz pınarlarımız kuraklıktan çıkıp maneviyat bahçelerimizi suluyor. Ve bizler, büyüklüğü kulluğumuza eş bu topraklarda bahçıvanlık yapıyoruz. Yine de hep bir şeyler eksiliyor ve ağızlardan; “Aaah ah! Nerde o eski ramazanlar!” cümleleri istemsiz bir şekilde dökülüveriyor. Geçmişe dair ramazan, iftar, sahur, bayram hatıraları fırsat buldukça evin büyükleri tarafından sandıklardan çıkarılıp, sergiye sunuluyor.

Neler neler var bu hatıra sandıklarında; eski davulcu manileri, eski sahur yemekleri, eski iftar sofraları, eski misafirlikler, eski teravihler… Hepsi, ucuna bu günden bir kıyaslama iliştirilerek sunuluyor tabii; (“Şimdiki davulcular da hiç güzel mani söylemiyor canım!” gibi…) İnsan dinlemeye doyamıyor. Ve biraz da hüzünleniyor o eski ramazanları göremediği için. Keşke bir zaman makinesi icat edilseydi de şöööyle geçmişe gidip o mukaddes havayı…

Hayır, yazı tahmin ettiğiniz gibi devam etmeyecek. Çünkü doğruyu söylemek gerekirse ben geçmişe gitmek istemiyorum. Sadece bulunduğu zamanı yaşamaya çalışırken bile zorlanan biriyim ben. İşin içine bir de geçmiş girerse ne yaparım! Eski davulcuları bulayım derken alarmı kurmayı unutabilirim mesela. Bu sefer eski sahurları bırakın, kendi iki lokmalık sahurumu bile yapamam. Bütün günü aç bîilâç geçirip mukabele okuyacak ve iftar sofrası hazırlayacak gücü bulamadan, hatta teravihi bile kılamadan günü bitirebilirim. Koca bir ay benim için böyle böyle heba olur. Sonra bayramda da hasta olur, hiçbir ziyarete iştirak edemeden manevi mevsime noktayı koyarım.

“Bu kadar da ahmak olunmaz!” dediğinizi duyar gibiyim. Ama ahir zaman ümmetiyim sonuçta, işim zaten zor, bir de siz kızmayın lütfen. Nasıldı o söz; geçmiş geçmişte kalsın.

Durun durun, hemen de yanlış anlıyorsunuz! O zamanları sevmediğimden değil, tarihimden de utanmıyorum tabii ki.

Belki de ben sadece ‘keşke’lerden bıkmışımdır. Keşke eskisi gibi masum olsak, keşke eskisi gibi huzur duysak, keşke eski günlerdeki gibi o manevi havayı daha yoğun hissetsek… Böyle uzayıp gidiyor liste… Oysa değişmeli değil miydik? Yani bir günü diğerine eşit olan ziyanda değil miydi? Neden geçmişe eşit olmaya çalışıyoruz? Önceki halimizden daha kötü durumda olduğumuz için mi?

Neden daha kötüyüz? Zaman kötü… demeyeceğim, çünkü bu zamanın sembolü benim. Zaman kötüyse benim kötülüğümden olabilir, benim gayretsizliğimden, ilim sevgimdeki eksilmeden… Yani zamana laf söylersem ucu bana da dokunur. “Keşke eskisi gibi huzurlu teravihler kılsak.” dediğimde satır arasında: “Ben artık hiç huzurlu teravih kılamıyorum.” cümlesi geçer çünkü. Bu yüzden ne söylediğime dikkat etmeliyim.

Yine de, Ramazan bize Mevlâ’mızdan bir hediyeyse, geçmiş ve geleceğe bağlanamayan bir anlamı vardır, diye düşünüyorum. Teravih her zaman teravih, oruç her zaman oruç olmalı ve aldığımız lezzetlere her sene yeni bir tat daha eklenmeli, çünkü sonu olmayan Rabbin hediyesinde (bize farz kıldığı her ibadette) de bir sonsuzluk olabilir. Oysa biz bazen geçmişe takılı kalıp, ibadetlerin görünen kısmı gibi görünmeyen kısmını da alışkanlık haline getirmeye çalışıyoruz sanırım. Eğer şimdiden bu kadar eskiye dönük yaşarsak, tadı her ısırıkta değişen cennet meyvelerine nasıl ayak uyduracağız!

İddialı cümleler kurdum belki, bildiğimden değil. Yanılıyor da olabilirim. İnsanım sonuçta.

Ama…

Şahsen, biri benimle her karşılaştığında, ikide bir laf arasında “Aaaah ah! Nerde senin eski halin, şimdi ne kadar kötü olmuşsun!” gibi cümleler sarf etseydi, onunla sınırlarımı tekrar gözden geçirirdim.

Aman, Ramazan’ı küstürmeyelim de!

Zehra Akın