Nefsi müslüman etme zamanıdır

6 Mayıs, Yunus Emre’yi anmaya ve anlamaya vesile olması için seçilmiş bir tarih. Bunun için her yıl farklı mekânlarda, değişik programlarla kendisini yâd ediyoruz.

Bu yıl güzel bir tevafuk yaşadık. Mutasavvıf şairimizin iklimine girdikten bir ay sonra 6 Haziran’da bizlere adeta tasavvufu talim ettiren mübarek Ramazan-ı Şerif ayına girdik. Gördük ki aradan geçen zaman, o iklimin tesirini etkilememiş. Bilakis bizleri o tesiri daha da derinleştirecek bir başka manevi iklimin kucağına bırakıvermiş. Böylece bu mübarek ayın her bir güzelliği, bize şairimizin ayrı bir şiirini hatırlatır olmuş.

İlim elinde çıra, / Yak da Mevla’yı ara. /  Bilmek, olmak değildir, / Olmaya bak olmaya.

İslam adına bildiklerimizi içselleştirip uygulamamızı ve ahlâka dönüştürmemizi isteyen bu mısralar, şu kutlu zamanlarda daha bir anlam kazanmıyor mu?

Işk-ıla(aşk ile) gelen erenler, içer ağuyı (zehri) nuş (tatlı, bal) ider.

Topuğa çıkmayan çaylar, deniz ile savaş ider.

Yukarıdaki mısralar, ilimden veya ilmin Mevla’yı bulmada bir vasıta olduğundan habersiz, olgunlaşamamış kendini bilmezleri tarif ediyor.

Şairimiz, herkesçe malum bir başka şiirinde de: “İlim, ilim bilmektir. / İlim, kendini bilmektir. /Okumaktan mani ne? / Kişi, Hakk’ı bilmektir.  ” diyerek bizlere hakiki ilmin adresini gösteriyor: Kendini tanımak. Bedenimizin aczini, nefsimizin kuvvetini ve ruhumuzun yüceliğini farklı tecrübelerle daha iyi fark ettiğimiz şu günlerde Yunus Emre’nin sekiz asır öncesinden, insanlığa nasıl da rehberlik yaptığını görüyoruz.

“Kendini bilen, Rabb’ini bilir.” ifadelerini kendi nefsinde nasıl gerçekleştirdiğini ise şöyle ifade ediyor: “Nitekim ben beni bildüm, yakin (şeksiz, şüphesiz bilme) bil kim (ki) Hakk’ı buldum.”

Veli şairimiz, kendini tanıma hususunda nefisten şöyle bahseder:

“Miskin âdem oğlanı nefse zebun (zayıf, güçsüz) olmıştur.

Hayvan canavar gibi otlamağa kalmıştur.

Beğler azdı yolından, bilmez yoksul halinden.

Çıktı rahmet gölinden, nefs göline talmıştur.”

Bir başka şiirinde de nefisten vazgeçmeden âşık olunamayacağını söyler:

“Canını ışk (aşk) yolına virmeyen âşık mıdur?

Cehd eyleyüp ol dosta irmeyen âşık mıdur?

Nefs dirliğinden geçüp ışk kadehünden içüp

Dost yolına irküben (erişip) turmayan âşık mıdur?

Yunus imdi ol dostun cefasına sabreyle,

Yüreğine ışk okın urmayan âşık mıdur?

Bu yolda aşk okunun acısından âşık lezzet alır. Nasıl mı? Cevabı yine Yunus Emre versin:

“Âşık nice harabısa velayeti artadurur.

Anın’çün hep virandadur genc-i nihan.”

( Âşık ne kadar harap ise Allah ile dostluğu da o oranda artmaktadır. Bilmez misin gizli hazineler hep viranelerde olur.)

Daim Hakk’a cemalüni dikedur.

Zikr ile Mevla’yı dilden anadur.

Kahrı kime ise lütfı anadur.(onadır)

Ağladursa Mevla’m yine güldürür.

Bu mısralardan sonra insanın, yaşadığı sıkıntılara bakış açısı da değişiyor değil mi? Orucun bedenimizdeki tesirlerini, iftarlarda misafir ağırlamanın lezzetini, bereket sebebi sahurlardaki uyanışları, işlenen nafile ibadetleri bize bir külfetmiş gibi gösteren nefsimize ne güzel cevaplar vermiş Yunus Emre.

Sözü yine merhumun divanından bir şiirle bitirelim:

“Niçe bir besleyesin, bu kaddile kameti.(boy ile posu)

Düştün dünya zevkine unuttun kıyameti.

Düriş(çalış), kazan, ye, yedir, bir gönül ele getir.

Yüz Kâbe’den yiğrektür (iyidir), bir gönül ziyareti.

Uslu değül delidür, halka salusluk (hilekârlık, riyakârlık) satan.

Nefsin Müsülman itsün, var ise kerameti.

Yüz bin peygamber gele hiç şefaat olmaya,

Vay eğer olmaz ise Allah’ın inayeti.

Nefsi Müsülman iden hak yolın toğru varır,

Yarın ana (ona) olısar (olacak)Muhammed şefaati.

Yunus imdi sen dahi, girçeklerden olıgör,

Girçek erenler imiş, cümlenün ziyareti.

Edebiyatçı Betül Meral Durak