Neden İstanbul?

Mehpare Osmanoğlu

Daha Medine dışındaki toprakların bile hâkimi olmadığımız bir dönemde mübarek fem-i saâdetlerinden buyurdular: “Konstantiniyye bir gün mutlaka …” (Ahmet ibni Hanbel/Müsnet)

Oysa biz daha o sırada elimizdeki Medine şehrini müşriklere karşı korumaya çalışıyorduk. Konstantiniyye ise o günkü dünyanın bu günkü bakış açısı ile süper gücü olan Bizans’ın başkenti idi. Bize de binlerce kilometre uzaklıkta idi.

Ama onlar şu son asrın Müslümanları gibi değildi. İnandı, iman ettiler buna.

Önce hazreti Osman denedi deniz yolu ile İstanbul’a gitmeyi… Olmadı.

Sonra Onun Şam valisi hazreti Muaviye Konstantiniyye’ye ulaşmak kastı ile karadan ta Kayseri’ye kadar olan toprakları fethetti. Emeviler Devleti’ni kurduğunda önce 669 da, olmayınca 673 te ikinci kez İstanbul’u kuşattı.

Fetih hadisi etrafında oluşturulan şüpheleri gidermek tarihçilerin değil şüphesiz ki muhaddislerin görevidir. Biz işi ehline bırakarak soruyoruz:

Ahmed ibn Hanbel gibi büyük bir muhaddisin aktardığı bu hadis-i şerif eğer sahih değilse; Hazret-i Muaviye gibi bir Arab dehâsı, toprakları ile kara bağlantısı bulunmayan, düşman sınırlarının tam ortasındaki bir şehri, alsa dahî elinde tutamayacağını bile bile neden ısrarla bu şehri kuşatsın? Veya 90 yaşına merdiven dayamış Eba Eyyub el-Ensarî hazretleri savaşamayacağını bile bile neden orada isbât-ı vücûd etmeye çalışsın? Hadi bir sebeple geldi diyelim; neden vefat edeceğini anlayınca naaşını geri götürmemelerini, surlara en yakın yerde defnetmelerini istesin? Sıra dışı bir durum yoksa kim küffar topraklarında kalmak ister ki…

Biz hadisin sahihliğine odaklanıp “kuşa bakarken” hadisteki sırrın keşfi hayal oldu. Öyle ya,  Rasulullah bu hadisi Fatih ve askerlerini övmek için mi söyledi? Yoksa bu şehir Müslümanlara hedef mi gösterildi? Alanların Peygamber tarafından övülmesi miydi asıl amaç yoksa bir şekilde bu şehrin Müslümanların eline geçmesini mi sağlamaktı? Yani aslında övmenin bir sebebi de şehrin alınmasını sağlamak için miydi?

Peki, öyleyse bu şehre odaklanmak gerekmez mi?

Öyle ya… Biz Şam’ı da aldık Kudüs’ü de… İskenderiye’yi de aldık Trabzon’u da…

Malatya, Antakya, Filistin, Basra, Halep, Bursa, Medayin, Kıbrıs vs. vs. vs…

Ama hiç birini alan övülmedi, bir İstanbul dışında…

Tam burada size bir menkıbeden bahsetmek istiyorum… Menkıbe dediysem hemen dudaklarınızı küçümseme pozisyonuna almayın… Zira biz, sözlü kültürün çocuklarıyız… Bin yıl sonraya iletmek istediğimiz bir sırrı bazen abartılı ifadelerin, anlatımların içine saklamaya 3000 yıl önce destanlarla başladık…Mesela o sırlardan ilki: Her şeyin bittiği yerde, dünyada yapayalnız kaldığımız anlarda, eğer masumsak, doğruysak, Allah Oğuz Kağan’a yardım ettiği gibi bize de  hiç ummadığımız mahlukları ile yardım gönderebilir…

Osmanlı toplumunda kulaktan kulağa aktarılan bir Fetih Hadisi menkıbesi var: Ashab Fetih Hadisini duyunca sormuş: “Ya Rasulallah biz Konstantiniyye’yi aldıktan sonra bir daha Bizans bizden onu geri alacak mı?”, “Hayır” demiş Rasulullah “Bir daha bizden geri alamayacak ama onun halkı Bizanslılaşacak!”

(İşte bu yüzden İstanbul’un bir kere daha ama başka bir boyuttan yeniden fethi gerekli.)

Şimdi, eğer bu inanç doğruysa bu şehir kıyamete kadar bizde kalacak demektir. Öyle değerli bir şey var ki bu şehirde asla kâfirin eline geçmemeli. Muhakkak ki o değerli şeyin İslâmla, Müslümanlarla, imanın korunması veya müminlerin dünya iktidarının temini ile direk bir bağlantısı olmalı… Üstelik neyi koruduğumuzu bilmiyoruz ama koruma şerefi, vazifesi de bize ait. Cenabı Allah’ın böyle bir şehri bize emanet etmesi, artık bu milletin üzerindeki ölü toprağını atıp bir an önce Osmanlının bıraktığı yerden devam etmesini de zorunlu kılmaz mı?

Rasulullah ve müminler Mekke’de iken yüzlerini Mescid-i Haram’a dönerek namaz kılıyorlardı. Müminler müşriklerin işkenceleri sebebi ile Mekke’nin ıssız dağlarında vadilerinde ibadet edecek yerler ararken Rasulullah vahyin ilk başlangıç günlerinden itibaren istediğinde Kâbe’de açıktan namaz kılabiliyordu. İşte o anlarda Kâbe’nin neresinde namaz kıldığını da sahabe-i kiram hazretleri bize aktardılar ki Allah tek tek, gani gani hepsinden razı olsun ve cennette bize onları yaren eylesin… Dediler ki Rükn-ü Yemani ile Hacerü’l Esved arasında kalan duvarın Rükn-ü Yemani’ye yakın tarafında Mescid-i Aksa ile kendisi arasına Kâbe’yi alarak kılardı. Yani hem Kâbe’yi arkasına almaz, hem de Rabbinin emrine itaat ederdi. Aslında Rasulullah yüzünü Kâbe’ye dönerken İstanbul’a da dönerdi. Çünkü Mekke-Kudüs ve İstanbul aynı doğrultu üzerinde olan üç sırlı şehir ve bu âlemde hiçbir şey ama hiçbir şey tesadüfi değil.

Mesela şu da tesadüf değil: Bir kıbleye yönelirken diğer kıbleye sırtını dönmemek, Mekke’de iken Rasulullah’ın yaptığı bir şey. Veya aynı anda iki kıbleye birden yönelmek. Dünya üzerinde bunu yapmak isteyen biri eğer Mekke’de veya İstanbul’da oturmuyorsa bunun için seyahat etmesi gerekecektir. Rasulün Kâbe’yi Mescid-i Aksa ile arasına alması gibi, bu kutlu şehrin müminleri öyle bir yerde namaz kılıyorlar ki Kâbe’ye yönelirken araya Mescid-i Aksa’yı da alıyorlar ve tıpkı Rasulullah gibi aynı anda iki kıbleye de yönelmiş oluyorlar. Mademki âlemde tesadüf yoktur; Fatih Sultan Mehmet Han Hazretlerinin Fetih’ten hemen sonra kendi cebinden devlet kasasına para ödeyerek satın aldığı ve sonrada vakfettiği, adeta fethin sembolü olan Ayasofya’nın Mescid-i Aksa ve Beytullah ile aynı doğrultu üzerinde olması da tesadüf değildir… Bu elbette ki Ayasofya’nın banisi Jüstinyanus’un şahsiyetine bir artı kazandırmaz. Tam tersi Jüstinyanus yaptırdığı için adeta bir güç gösterisi olarak Ayasofya’yı yıkıp hemen yanındaki Aya İrini’yi camiye çevirebilecekken bunu yapmayan, vakfedip bir de onu camiden başka amaçlar için kullanacak olanlara muhteşem bir dua (!) gönderen Fatih’i özel kılar. Bu gün hâkim kültürün belirlediği Grinwiç’ten geçen başlangıç meridyenini Ayasofya’nın aleminden geçiren Osmanlıyı da özel kılar. Süleymaniye dururken başka bir medeniyetin inşa ettiği Ayasofya’yı Cami-i Kebir yapanları da…

İşte tüm bunlar bizi “Peki ama neden, bu şehirde ne var?” noktasına getiriyor.

Yaşarsak göreceğiz muhakkak.

Bundan sonrakiler sadece bir duadan ibarettir ve hüsn-ü zannımızdır:

Dünya İngiltere’nin bütün sömürgelerini kaybettiği 1945 ten itibaren yeni hâkimini arıyor. Amerika bunun kendisi olduğunu iddia ediyor. Bu yüzden orta-doğudan bir türlü çıkmıyor. Üstelik bunu bilimsel verilerle de desteklemeye çalışıyorlar. Dünyanın yeni hâkiminin kim olacağı konusunda üretilen tezler üç ana başlıkta toplanıyor:

1.görüş: Ancak Amerika Kıtası’nda oturan bir devlet, doğusundan Avrupa ve Afrika’ya, batı tarafından da Asya’ya hâkim olarak tüm dünyayı hâkimiyeti altına alabilir (ne var ki bu tez tüm insanlık tarihi boyunca tek bir kez bile gerçekleşmedi)

2.görüş: Ancak bu günkü Rusya’nın olduğu yere hâkim olan bir devlet tüm dünyaya hâkim olabilir. Çünkü bu devlet doğusundan Asya ve Uzak Doğu’ya batısından Avrupa ve Amerika’ya hâkim olarak dünyayı kontrolü altına alabilir ( bu görüşünde tarihte hiçbir zaman pratiği yaşanmadı)

3.görüş: Ki bu tezin sahibi biz değiliz. Tamamen bir gurup batılı sosyolog ve tarihçinin görüşüdür: Dünyayı büyük bir kale gibi düşünürseniz, İstanbul bu kalenin iç kalesi yani tam merkezidir. İstanbul’a yani iç kale’ye hâkim olan bir devlet etrafındaki tüm dış kaleye yani Balkanlar,  Anadolu, Kafkaslar, Avrupa, Afrika, Orta-Doğu ve Asya’ya hâkim olabilir. Asya ve Avrupa’ya hâkim olan bir devlet ise rahatlıkla Amerika’yı kontrolü altına alabilir.

Peki, bu görüşün tarihte hiç pratiği yaşandı mı?

Evet… Hem de iki defa: Büyük Roma İmparatorluğu ve Devlet-i Âli Osman…

Yani ister putperest olsun ister Müslüman, İstanbul’u elinde tutan dünyayı da elinde tutuyor.

Öyleyse soru şu: Amerika mı, Rusya mı, Türkiye mi?

El-Cevap: Nur 55 in sırrıdır: Ne zaman kâfirler yeryüzüne hâkim kılındıysa, onlardan sonra İslam mutlaka iktidar olacak ve sağlam temellere oturacak ve korkularımızın ardından kesinlikle tam bir güvene kavuşacağız…

Şimdi daha önce dünya hâkimiyeti tesis etmiş olan devletlerin geçmişten günümüze kadar olan sırasını yazalım:

1-Büyük Roma İmparatorluğu

2-Osmanlı İmparatorluğu

3-Büyük Britanya Krallığı (İngiltere)

4-… “Ne zaman yeryüzüne kâfirleri hâkim kıldıysak bilin ki ondan sonra yeryüzüne hâkim kılacak olduklarımız sizsiniz.”

Şimdi tüm hâkimiyet teorilerine bir daha bakalım: ABD, RUSYA, TÜRKİYE.

İç kale ….tamam

Geçmişteki pratik …tamam

Yer altı,yer üstü kaynakları….tamam

Genç ve üretken nüfus….tamam

İktidar sırası  Müslümanlardaysa ve İstanbul bizdeyse…..tamam

Bana göre Fetih budur…

Rahmetli Hocamız Roma’nın Fethi’nden bahsettiği bir sohbetinde “Fethiniz mübarek olsun” demişti.

Roma’nın da Fethi İstanbul’suz olmaz…

Mekke’den İstanbul’a bir hat çizdiğinizde Kudüs’te o hat üzerinde yer alır. Hem de tam altın oran noktasında. Eğer İstanbul’u aradan çıkartırsanız ne altın oran kalır, ne Kudüs kalır ne de Mekke…

İstanbul’a bir şey olursa ne Mescid-i Aksa ne Kâbe…

Fethimiz de sırrımız da kutlu olsun…