Necip Fazıl ve Ölüm

Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum.
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum.

Yukarıdaki mısralar, bize, Sultanü’ş Şuara (Şairler Sultanı) Necip Fazıl Kısakürek’in çalkantılı hayatını özetliyor, yaşadığı fikir ve ruh çilesinden haber veriyor. “Üslûb-i beyân aynıyla insandır.” mucibince verdiği eserlere baktığımızda kendisinin hangi merhalelerden geçtiğini de görebiliyoruz.

26 Mayıs 1904 yılında doğumuyla başlayan ve 1934 yılında hocasını görene kadar, otuz yılı içine alan dönemle, bundan sonra yaşadığı dönem, birbirinden çok farklıdır.

Şairimiz, İstanbul Çemberlitaş’taki büyük konakta yetişen zeki bir çocuktur. Başarılı bir öğrencidir, 1924 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nın açtığı imtihanı kazanır, Sorbon Üniversitesi’nde felsefe tahsili yapmak üzere Paris’e gider. İstanbul’da gemiye binmeden önce fesini başından çıkarıp sulara fırlatır. Yirmi yaşındaki şairimiz;  Paris’te kumar illetine tutulur, okulunu ihmal eder. Durumu öğrenen bakanlık, bursunu keser, ondan Türkiye’ye dönmesini ister. Kendisi, üniversite talebeliğinden yurda dönüşüne kadar geçen zamanı , “başıbozukluk ve serserilik” şeklinde tabir eder. Necip Fazıl, 1925-1934 yılları arasında Hollanda Bankası, Osmanlı Bankası ve İş Bankası’nda çalışır. İstanbul’da sıkılınca Anadolu’da, Anadolu’da sıkılınca İstanbul’da görev yapar. Devrin bütün tanınmış yazar ve şairlerinin takdirini kazanır. Şiir kitapları birbiri ardınca yayınlanır. Fakat bütün bunlar, onu mutlu etmez. Perişan yaşayışı devam eder. Bu hayat; içki, kadın, özellikle kumardan ibaret bir hayattır.

Hocası Abdülhakim Arvasi ile tanıştıktan sonra Necip Fazıl’ın buhranı daha da şiddetlenir. Bu;  büyük bir manevi buhran, metafizik kıvranış, yepyeni bir kuruluşa doğru temelinden sarsılıştır. 1934 yılı, Necip Fazıl’ın hayatında olduğu gibi, sanatında da önemli bir dönüm noktası teşkil eder. Şair, kendi ifadesiyle, ancak Efendisiyle tanıştıktan sonra “büyük sanatkâr” olur. Bu, hem eserlerinin sayısı hem de niteliği bakımındandır.

Ölüm gerçeğini, hayatta iken her insan düşünmüş, hemen her edebiyatçı da eserine konu edinmiştir.

Necip Fazıl da eserlerinde“ölüm”e büyük yer ayırır. Onun ölüme bakışını da tıpkı hayatı gibi ikiye ayırabiliriz: Mürşidini tanımadan önce (1934 öncesi) ve mürşidini tanıdıktan sonra. (1934 sonrası)

İlk gençlik yıllarında ölümden ürperti ve korku ile bahsederken, daha sonraki yıllarda, ölümü, beklenen bir gerçek ve güzel bir şey olarak şiirlerinde işlemiş ve okuyucularını düşünmeye sevk etmiştir.

Şair, ölüm düşüncesini, 1920’li yıllardan itibaren içinde beslemeye başlar.

“Başım çığlıklı çocuk, onu nasıl avutsam?
Ne yapsam da ölümü bir saatçik unutsam?” dizelerinde bu ruh hâlini ifade etmeye çalışır.

1925 tarihli ‘Ölünün Odası’ adlı şiirinde bir cesedin bulunduğu odayı ve ölüyü tasvir eder:

“Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş,
Yerde çıplak bir gömlek, korkusundan dirilmiş.
Süt beyaz duvarlarda çivilerin gölgesi,
Artık ne bir çıtırtı ne de bir ayak sesi.”

Ardından yine aynı ürpertici üslubuyla cesedi tasvire başlar:

“Yatıyor yatağında, dimdik upuzun ölü,
Üstü boynuna kadar bir çarşafla örtülü.
(…)
Sarkık dudaklarında asılı titrek bir an,
Belli ki birdenbire gitmiş, çırpınamadan.”

Henüz 21 yaşındadır ve ölümü bu kadar yakınında hisseder.

Şairin meşhur olmasını sağlayan 1927 tarihli ‘Kaldırımlar’ şiirinde hâkim olan duygular yalnızlık, bunalım vb. görünse de Kaldırımlar 1’in son kıtası ölüm temennisiyle biter:

“Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya,
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi,
Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi.”

Şiirin genelinde dile getirilen buhranın çaresi ölümdür.

Yine 1926’da;

“İnsanın unuttuğu
Allah’ı zikredelim.” diyecek kadar ölümü düşünür ve sahibini arar.

1934 sonrasında, bilhassa ömrünün son yıllarında yaşadığı teslimiyet duygusu, Necip Fazıl’ın eserlerinde ölümün korkunç yüzünü, munis bir hâle dönüştürmüştür. 1926 yılında yazdığı, ‘Açıklarda’ şiirinde, ölümü “Deniz, bu yerde ölüm korkusu kadar derin.” diye nitelerken 1977’de yazdığı mısralarda, “Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber…/ Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?” diyecektir.

‘Bir Adam Yaratmak’ isimli tiyatro eserinde, kahramanı Husrev’in, elindeki notlarda neden bahsettiğini soran arkadaşına cevabı, “Ölümden bahsediyorum.” olur. Arkadaşının “Hep ölümle meşgulsün.”sözü üzerine Husrev cevap verir: “Ondan başka meşgul olunacak ne var?”

‘Çile’ isimli şiir kitabında da

“Şu geçeni durdursam, çekip de eteğinden,
Soruversem: Haberin var mı öleceğinden?” diyerek seslenir.

İlk döneminde“Öldükten sonra ebedi hayat… Cennet veya cehennemde ebediyet…  Sonu olmamak. Hep var olmak, hep var olmak. Bu dünyadaki devam ölçüsüne göre nasıl kavranır bu iş? Akıl patlamaz da ne yapar?”diyen Necip Fazıl,  sonraki dönemde, akıl engelini aşınca şöyle söyleyecektir:“Gelip geçen her şey ölüyor…  Allah’ın fermanı bu… ‘Neylerse güzel eyleyen’ in fermanı… Bu zevke vardığımız, varır gibi olduğumuz andadır ki Allah’ın, sefillerin en sefili diye andığı şu yeryüzünde, bu, gurbetlerin, ayrılıkların, uzaklıkların, eksikliklerin, kesikliklerin, kırıklıkların vatanında, ruhumuzu çatlatasıya geren bir kasvet seziyoruz ki bu, başka bir âlemin,  yerin, iklimin ihtarcısıdır. Ebedi safanın…  Allah’ta ebedi safanın… Bu safanın yolu da ölmek, ölmeden ölmek…”

1972 yılında yazdığı ‘Eski Rafta’ adlı şiirde

“Oyuncak kırılır, haydi, ya insan,
Nasıl parçalanır, nasıl bölünür?
Söylerler, mezara kulak dayasan;
Bir daha ölmemek için ölünür.” derken evvelki sorularına da cevap vermiş olur.

“Ey akıl, nasıl da delinmez küfen?
Ebedi oluşun urbası kefen! “ mısraları ile

“Var olan yoklukların ömrünü sürüyorum!
Aşklar bomboş kuruntu, hürriyetler esaret!
Yalnız, ‘Rakip’ ismiyle Allah’ı görüyorum!
Bir yokluk ki bu dünya, var olandan işaret…”  mısraları da aynı teslimiyetin başka türlü ifadesidir.

Ölümle beraber başka bir hayata kapı aralandığını, ölenlerin başka bir şekilde diri olduğunu da ‘Canım İstanbul’ şiirinde şu şekilde belirtir:

“Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet,
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet.”
Yine Çile’deki şiirlerden ‘Karacaahmet ‘başlıklı şiirde ölüm-hayat ilişkisini harikulade anlatır:

“Mezar, mezar, zıtların kenetlendiği nokta;
Mezar, mezar, varlığa yol veren geçit, yokta…
Onda sırların sırrı: Bulmak için kaybetmek.
Parmakların saydığı ne varsa hep tüketmek,

Varmak o iklime ki uğramaz ihtiyarlık.
Ebedi gençliğin taht kurduğu yer, mezarlık.
Ebedi gençlik ölüm, desem kimse inanmaz,
Taş, ihtiyarlar; servi, çürür; ölüm yıpranmaz.”

Ömrünün son yılları onu ölüme o kadar ısındırmıştır ki ölmek artık bayram demektir. Bayrama nasıl girilirse ve o nasıl karşılanırsa ölüm de öyle olmalıdır. 1982 tarihli ‘Bayram’ şiiri:

“Ölüm, ölene bayram; bayrama sevinmek var,
Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var.”

Yine aynı yıl yazdığı Aralık Kapı şiirinde “Kapımı, buyursun diye o melek, aralıyorum!” der. 25 Mayıs 1983’te gece yarısı, pencereye dönerek bir süre öylece kalır ve “Demek böyle ölünürmüş!” diyerek şahadetle beraber ruhunu teslim eder.

Yağız atlı süvari, koştur atını koştur!
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur,
Ne senin anladığın kadar, kaldırımları…

Eyüp Sultan tepesindeki yolun kıvrımlarını takip ettiğinizde, Peygamber mihmandarı ve Hakk dostları ile komşu olan Yağız Atlı Süvari’nin “sonsuzluğu fikretme” niz için sizi karşıladığını görebilirsiniz.

Betül Meral Durak

Kaynaklar:

1-Mehmet Kaplan, Edebiyatımızın İçinden

2-Necip Fazıl Kısakürek, Çile

3-Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben

4-Necip Fazıl Kısakürek, Bir Adam Yaratmak