Namazın Önemi – 1

  • Na­maz ve Da­yan­dı­ğı De­lil­ler

Al­lah Teâlâ’nın var­lı­ğı­nı ve bir­li­ği­ni bi­lip tas­dik et­mek en bü­yük bir farz­dır. Bun­dan son­ra farz­la­rın bü­yü­ğü, en önem­li­si ve İslam’ın birinci temeli namazdır. İma­nın dı­şa, top­lu­ma yan­sı­yan be­lir­ti­le­ri­nin ba­şın­da na­maz ge­lir. Na­maz kal­bin nuru, gön­lün süruru, ruhun gücü, müminin mi­ra­cı­ ve insanı Allah’ın huzuruna yükselten bir ibadettir.

Na­maz diye tercüme ettiğimiz salat kelimesi, Arapça’da “Dua et­mek, ha­yır du­a­da bulunmak, övmek, tazim etmek” gibi anlamlara gelmektedir.. Al­lah Teâlâ bir âyette şöy­le bu­yu­rur: ‘…onlara dua et. Çünkü senin duan, onlar için bir huzur (ve güven)dir. Allah her şeyi işiten, çok iyi bilendir.’(Tevbe/103) Şer’an na­maz; tek­bir ile baş­la­yıp selâm ile ta­mam­la­nan özel ha­re­ket ve söz­ler­den iba­ret bir iba­det­tir. Namaz, insana daima Allah’ı hatırlatarak kalplere sorumluluk duygusunun yerleşmesini sağlar ve böylece kişinin günah işlemesini önler. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır;

(Resûlüm!) Kitab’dan sana vahyedileni oku ve namazı da dosdoğru/gereğine uygun olarak kıl. Çünkü namaz hayâsızlıktan ve kötü şeyden alıkoyar. Allah’ın zikri (namaz)(1) elbette ibadetlerin en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.(Ankebut/45)

Peygamberimiz, ‘Sizden herhangi birinizin kapısı önünde bir nehir bulunsa ve o kimse bu nehirde günde beş defa yıkansa kendisinde kirden bir şey kalır mı?’ diye sordu. Dinleyenler;

‘Hiçbir kir kalmaz ya Rasulallah’ diye cevap verdiler. Bunun üzerine Peygamberimiz;

‘İşte beş vakit namaz da buna benzer, Allah, namazla günahları siler’ buyurdu. (Buhari,’Mevakıtu’s-Salat’,6 ; Müslim,’Salat’,283)

Namazın temizlik ve vücut sağlığı bakımından insana pek çok faydalar sağladığı da bilinen bir gerçektir. Çünkü namaz kılan kimse abdest almak zorundadır. Bu ise günde 5 defa temizlenmek demektir. Ayrıca namazın sahih olabilmesi için beden, elbise ve namaz kılınan yerin temiz olması şarttır. Namaz belirli aralıklarla günde 5 defa kılındığına göre bu durum Müslümanın her zaman temiz olmasını gerektirmektedir.

Kur’an da, bizim peygamberimizden önceki peygamberlerin namaz kılmakla emrolundukları değişik vesilelerle belirtilmektedir. (bk. Bakara 2/83,Yunus 10/87,Hud 11/87, İbrahim 14/37,40- Meryem 19/30-31,54-55 Taha 20/14 Enbiya 21/72-73 Lokman 31/17)Bundan anlaşıldığına göre namaz ibadeti sadece Muhammed (sas) ümmetine has olmayıp önceki dinlerde de bulunmaktaydı.

Hz. Mu­ham­med (sas), beş va­kit na­maz farz kı­lın­maz­dan ön­ce, yal­nız sa­bah gü­ne­şin doğ­ma­sın­dan ön­ce ve ak­şam gü­ne­şin bat­ma­sın­dan son­ra ol­mak üze­re iki va­kit na­maz kı­lı­yor­du. Son­ra mi­rac ge­ce­sin­de beş va­kit na­maz farz ol­muş­tur.

Na­ma­zın meşrûluğu Ki­tap, Sün­net ve İcmâ de­lil­le­ri ile sâbittir.

Kur’an-ı Kerîm’in bir­çok ye­rin­de “Na­ma­zı kı­lı­nız ve zekâtı ve­ri­niz” bu­yu­ru­lur. Di­ğer ba­zı âyetler de şöy­le­dir: ‘Namazlara ve (bunlar arasında) orta namaza devam edin; gönülden boyun eğerek (vakit ve erkâna riayet ederek) tam teslimiyetle Allah’ın huzurun(da namaz)a durun.’ (Bakara/238), ‘Artık namazı bitirdiğiniz zaman ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerinde (uzanmış) iken Allah’ı zikredin, emniyete kavuştuğunuz zaman da namazı dosdoğru (tam) kılın. Çünkü namaz, mü’minlere vakitleri belli bir farzdır’ (Nisa-103), ‘ Hâlbuki onlar, ‘Allah’ı birleyerek’ (O’na) kulluk etmek, bu dini yalnız Allah’a has kılmak, namazı dosdoğru kılmak ve zekâtı vermekten başka bir şey ile emredilmediler. İşte bu da en doğru/sağlam dindir.’ (Beyyine-5), ‘Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a (emirlerine) sımsıkı yapışın. Mevlânız (sahibiniz) O’dur. (O) ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır!’ (Hac-78)

Sün­net­ten de­lil: Bu ko­nu­da rivâyet edil­miş çok sa­yı­da ha­dis var­dır. Bu ha­dis­ler­den ba­zı­la­rı şun­lar­dır:

“İbn Ömer (ra)’den ri­va­yet edil­di­ği­ne gö­re, Hz. Peygamber (sas) şöy­le bu­yur­muş­tur: “İslâm beş şey üze­ri­ne ku­rul­muş­tur: Al­lah’tan baş­ka bir ilâh bu­lun­ma­dı­ğı­na, Mu­ham­med’in Al­lah’ın el­çi­si ol­du­ğu­na şe­ha­det et­mek, na­maz kıl­mak, zekât ver­mek, hac­cet­mek ve Ra­ma­zan oru­cu­nu tut­mak.” (Buhari, iman 1,2-Müslim, iman 19,22-Tirmizi, iman 3-Nesai, iman 13)

Di­ğer yan­dan İslâm üm­me­ti, bir gün ve ge­ce­de beş va­kit na­ma­zın farz ol­du­ğu ko­nu­sun­da gö­rüş bir­li­ği için­de­dir.

  • Namazın Farz olmasının Şartları

Bir insana namazın farz olması için üç şartın bulunması lazımdır. Bunlar:

1.Müslüman olmak.

2.Ergenlik yaşına gelmiş olmak.

3.Akıllı olmak.

Ergenlik yaşına gelen ve akıllı olan her Müslüman, beş vakit namazı kılmakla yükümlüdür. Namazını kılan dünyada görevini yerine getirir, ahrette sevaba nail olur.

  • Na­ma­zın Fay­da­la­rı

Na­maz, Al­lah’ın ver­di­ği sa­yı­sız ni­met­le­re kar­şı bir şü­kür ol­mak üze­re meşrû kı­lın­mış­tır. Na­ma­zın dinî, ferdî, sos­yal ve pe­da­go­jik pek çok fay­da­la­rı var­dır:

1) Na­ma­zın dinî fay­da­la­rı: Na­maz, Al­lah ile kul ara­sın­da bağ kur­mak­tır. Bu bağ, di­nin di­re­ği ve te­me­li­dir. Beş va­kit na­ma­zı şart­la­rı­na uy­gun ola­rak ve vak­tin­de kı­lan­la­rın, bü­yük gü­nah­lar­dan el çek­me­le­ri se­be­biy­le, di­ğer gü­nah­la­rı­nın af­fe­di­le­ce­ği ayet ve ha­dis­ler­le sabittir.

2)Na­ma­zın ferdî fay­da­la­rı: Na­maz, ku­lu Al­lah’a yak­laş­tı­rır. Ru­hu ve ira­de­yi güç­len­di­rir. Ki­şi­yi sa­bır ve şük­re alış­tı­rır. Her gün bel­li ara­lık­lar­la na­ma­za du­ran mü­min, dün­ya­nın hırs, kö­tü­lük ve gös­te­riş­le­rin­den ko­run­muş olur. Huşu için­de kı­lı­na­cak na­maz; ihlas, takva ve gü­zel ahlâkın mey­da­na gel­me­si­ni sağ­lar.

3) Na­ma­zın sos­yal fay­da­la­rı: Na­maz ırk, renk, dil ve ül­ke ayı­rı­mı gö­zet­mek­si­zin mü­min­le­ri bir saf­ta top­lar ve top­lum şu­u­ru­nu güç­len­di­rir. Sos­yal da­ya­nış­ma­yı ger­çek­leş­ti­rir, ce­ma­at bir­li­ği­ni sağ­lar. Mü­min­le­ri, kü­für kar­şı­sın­da tek top­lum hâline ge­ti­rir.

  • Na­ma­zı Ter­k Et­me­nin Hük­mü:

Na­ma­zın akıl­lı, bülûğ ça­ğı­na gir­miş, ha­yız ve ni­fas­tan te­miz­len­miş her Müslümana farz ol­du­ğu ko­nu­sun­da gö­rüş ­bir­li­ği var­dır. Na­maz ve oruç gi­bi bedenî iba­det­ler­de vekâlet ve niyâbet geçer­li de­ğil­dir. Na­ma­zın farz ol­du­ğu­nu inkâr eden din­den çı­kar. Çün­kü na­maz ke­sin âyet, ha­dis ve ic­ma de­lil­le­riy­le sa­bit­tir. Tem­bel­lik ve­ya umur­sa­maz­lık se­be­biy­le na­ma­zı ter­k e­den âsî ve fâsık olur.

Na­ma­zı kıl­ma­mak dün­ya ve âhirette aza­ba se­bep olur.  Ahiretteki azap­la il­gi­li ola­rak Al­lah Teâlâ şöy­le bu­yu­rur: ‘(Onlar) cennetlerdedirler. Onlar suçlulara: “Sizi kavurucu ateşe sokan nedir?” (diye uzaktan sorarlar.) (Günahkârlar) derler ki: “Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. (Kur’an’ın buyruklarını bırakıp, batıl şeylere) dalanlarla beraber biz de dalardık.” “Ceza gününü yalan sayardık, nihayet (bu halde iken) bize (gelmesi) kesin olan (ölüm) gelip çattı.”(Müddesir40/47)

Hanefîlere gö­re, tem­bel­lik yü­zün­den na­ma­zı­nı ter­k e­den kim­se, na­ma­zı inkâr et­me­di­ği sü­re­ce din­den çık­maz, an­cak günahkâr, fâsık olur. Ken­di­si bu ko­nu­da uya­rı­la­rak tev­be­ye çağ­rı­lır.

Na­ma­zı­nı unu­ta­rak, uyanamayarak ve­ya tem­bel­lik yü­zün­den za­ma­nın­da kı­la­ma­yan bu­nu ka­za eder. Fa­kih­le­rin bü­yük ço­ğun­lu­ğu­na gö­re; uyu­mak ve­ya unut­mak gi­bi bir özür se­be­biy­le namazı­nı vak­tin­de kı­la­ma­ya­nın ka­za et­me­si ge­re­kin­ce, özür­süz ola­rak, tem­bel­lik yü­zün­den kılma­ya­na ön­ce­lik­le ka­za ge­re­kir. Na­ma­zı vak­tin­de kı­la­ma­dı­ğın­dan do­la­yı da Al­lah’a ay­rı­ca tevbe ve is­tiğ­far et­me­si ge­rek­li­dir.

Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: ‘Şüphesiz ki Allah, (zâtında, sıfatlarında ve hükmünde) kendisine ortak koşulmasını (Allah’ın hükümlerinin aksine, hüküm koyarak ilâhlaşanları) bağışlamaz, bundan başka (günahları) da dilediği kimseler için bağışlar.’(Nisa/116)

Ebû Hu­rey­re (ra)’ın nak­let­ti­ği bir ha­dis­te de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Kı­ya­met gü­nün­de ku­lun ilk he­sa­ba çe­ki­le­ce­ği şey, farz na­maz­dır. Eğer bu na­ma­zı tam ola­rak ye­ri­ne ge­tir­miş­se ne gü­zel. Ak­si hal­de şöy­le de­ni­lir: “Ba­kın ba­ka­lım, bu­nun nâfile na­ma­zı var mı­dır? Eğer na­fi­le na­maz­la­rı var­sa, farz­la­rın ek­si­ği bu na­fi­le­ler­le ta­mam­la­nır. Son­ra di­ğer farz­lar için de ay­nı şey­ler ya­pı­lır.” (Tirmizi, Mevakıt/188-Ebu Davud, Salat/ 149-Nesai, Salat/9-İbni Mace, İkamet/ 202)

Bu du­ru­ma gö­re, farz na­maz­la­rın ek­si­ği­ni sün­net ve di­ğer na­fi­le na­maz­lar ta­mam­la­mak­ta­dır. Farz, va­cip ve­ya sün­net ayı­rı­mı ya­pıl­mak­sı­zın iba­det­le­rin ye­ri­ne ge­ti­ril­me­si mü’­mi­nin ga­ye­si ol­ma­lı­dır. Çün­kü bu, dünyevî huzur ve manevi mut­lu­luk kay­na­ğı ol­ma­sı ya­nın­da, âhiret için de en bü­yük ha­zır­lık­tır.

Namaz Vakitleri

Farz na­maz­lar ile bun­la­rın sün­net­le­ri, vitr, te­ra­vih ve bay­ram na­maz­la­rı için va­kit şart­tır. Farz na­maz­lar; sa­bah, öğ­le, ikin­di, ak­şam ve yat­sı na­maz­la­rın­dan iba­ret­tir. Cu­ma na­ma­zı da öğ­le na­ma­zı ye­ri­ne ge­çer. Vak­ti gir­me­den kı­lı­na­cak bir na­maz ge­çer­li ol­ma­dı­ğı gi­bi, vak­tin­den son­ra kı­lı­na­cak na­maz da edâ de­ğil, ka­za olur. Bir na­ma­zın özür­süz ola­rak ka­za­ya bı­ra­kıl­ma­sı Al­lah Teâlâ ya­nın­da bü­yük so­rum­lu­lu­ğu ge­rek­ti­rir. Di­ğer yan­dan cu­ma, bay­ram ve sün­net na­maz­la­rın va­kit­le­ri çı­kın­ca ka­za edi­le­mez. Na­ma­zın yü­küm­lü­ye ge­rek­li ol­ma­sı ve kı­lın­dı­ğın­da da ge­çer­li sa­yıl­ma­sı ken­di­si­ne bağ­lı olan “na­maz va­kit­le­ri” ni bil­mek ge­re­kir.

A – Sa­bah Na­ma­zı­nın Vak­ti:

İkin­ci fec­rin doğ­ma­sın­dan gü­ne­şin doğ­ma­sı­na ka­dar olan sü­re, sa­bah na­ma­zı­nın vak­ti­dir. İkin­ci fe­cir; sa­ba­ha kar­şı do­ğu uf­kun­da ya­yıl­ma­ya baş­la­yan bir ay­dın­lık­tan iba­ret­tir. Bu­nun­la sa­bah vak­ti gir­miş, yat­sı na­ma­zı­nın vak­ti çık­mış ve oruç tu­ta­cak­lar için bu iba­de­tin vak­ti baş­la­mış olur. Bu yüz­den bu­na “fecr-i sâdık” de­nir. Bu­nun kar­şı­tı, bi­rin­ci fe­cir­dir. Bu, do­ğu uf­ku­nun or­ta­sın­da yük­sek­le­re doğ­ru, iki ta­ra­fı ka­ran­lık ve uzun­la­ma­sı­na bir hat şek­lin­de ya­yı­lan bir be­yaz­lık­tır. Bu be­yaz­lık kı­sa bir sü­re son­ra kay­bo­lur ve ken­di­si­ni bir ka­ran­lık iz­ler. Bun­dan son­ra ikin­ci fe­cir do­ğar. Bu bi­rin­ci fec­re, sa­ba­hın ger­çek­ten gir­di­ği­ni gös­ter­me­me­si ve ya­lan­cı bir ay­dın­lık ol­ma­sı yü­zün­den “fecr-i kâzib” adı ve­ril­miş­tir. Bu fe­cir ge­ce hük­mün­de­dir. Bu­nun­la ne yat­sı na­ma­zı çık­mış ve ne de sa­bah na­ma­zı vak­ti gir­miş olur. Oruç tu­ta­cak­la­rın bu sü­re için­de yi­yip iç­me­le­ri de ca­iz­dir.

Sa­bah na­ma­zı­nın, or­ta­lık ay­dın­lan­dık­tan son­ra kı­lın­ma­sı (is­far) müs­te­hap­tır. Şöy­le ki, sa­bah na­ma­zı­nın ikin­ci fe­cir do­ğup, ge­ce­nin ka­ran­lı­ğı açıl­dık­tan son­ra, bu­lut­suz, açık ve ru­tu­bet­siz bir ha­va­da atı­la­cak bir okun düş­tü­ğü ye­ri, atan kim­se­nin gö­re­bi­le­ce­ği bir za­ma­na ka­dar ge­cik­ti­ril­me­si müs­te­hap­tır. An­cak na­maz­la gü­ne­şin doğ­ma­sı ara­sın­da, “na­maz bo­zul­du­ğu tak­dir­de ye­ni­den kı­lı­na­bi­le­cek ka­dar” bir sü­re­nin kal­ma­sı­na da dik­kat edil­me­li­dir. Yal­nız kur­ban bay­ra­mı­nın ilk gü­nü Müz­de­li­fe’de bu­lu­nan ha­cı­la­rın, o gü­nün sa­bah na­ma­zı­nı, ikin­ci fe­cir do­ğun­ca, he­nüz or­ta­lık ka­ran­lık iken kıl­ma­la­rı da­ha fa­zi­let­li­dir.  Hanefîler dı­şın­da­ki üç mez­hep ima­mı­na gö­re, sa­bah na­ma­zı­nı bu şe­kil­de er­ken kıl­mak her za­man için da­ha fa­zi­let­li­dir.

B- Öğ­le Na­ma­zı­nın Vak­ti:

Öğ­le vak­ti, gü­ne­şin gök­yü­zün­de çık­tı­ğı en yük­sek nok­ta­dan ba­tı­ya doğ­ru mey­let­me­siy­le baş­lar ve her şe­yin göl­ge­si­nin bir mis­li uza­ma­sı­na ka­dar de­vam eder. Cisim­le­rin, gü­neş tam te­pe nok­ta­da iken ye­re dü­şen göl­ge­si (fey-i ze­val), bu­nun dı­şın­da­dır. Öğ­le­nin bu vak­ti­ne “asr-ı ev­vel” de­nir. Bu, Ebû Yu­suf, İmam Mu­ham­med, Şâfiî, Mâlik ve Ah­med b. Han­bel’in gö­rü­şü­dür. Ebû Hanîfe’ye gö­re ise, öğ­le­nin vak­ti, fey-i ze­val dı­şın­da, ci­sim­le­rin göl­ge­si, iki mis­li uza­yın­ca­ya ka­dar de­vam eder. Bu­nun­la öğ­le na­ma­zı vak­ti çık­mış, ikin­di vak­ti gir­miş olur. Bu­na “asr-ı sânî” de­nir. Ci­sim­le­rin göl­ge­si­nin mis­li­ni he­sap­la­ma­da, ze­val vak­tin­de bu ci­sim­le­rin sa­hip ol­duk­la­rı göl­ge, uzun­lu­ğa iti­bar et­me­de uza­yan göl­ge­ye ilâve edi­lir.

Öğ­le vak­ti­nin so­nu ile il­gi­li bu gö­rüş ay­rı­lı­ğın­dan kur­tul­mak için, öğ­le na­ma­zı her­şe­yin göl­ge­si, fey’i ze­val­den baş­ka, ken­di­si­nin bir mis­li ola­cak za­ma­na ka­dar ge­cik­ti­ril­me­me­li, ikin­di na­ma­zı da, her şe­yin göl­ge­si fey’i ze­val­den baş­ka iki mis­li ol­ma­dık­ça kı­lın­ma­ma­lı­dır. Baş­ka bir de­yim­le öğ­le­yi, asr-ı ev­vel­den ön­ce kıl­ma­lı, ikin­di­yi ise asr-ı sânî ol­ma­dık­ça kıl­ma­ma­lı­dır.

Cu­ma na­ma­zı­nın vak­ti de, tam öğ­le na­ma­zı­nın vak­ti gi­bi­dir.

C – İkin­di Na­ma­zı­nın Vak­ti:

İkin­di vak­ti, öğ­le vak­ti­nin çık­tı­ğı an­dan iti­ba­ren baş­lar ve gü­ne­şin bat­ma­sı ile son bu­lur. İkindi vak­ti; müc­te­hid­le­rin ço­ğun­lu­ğu­na gö­re, her şe­yin göl­ge­si­nin bir mis­li, Ebû Hanîfe’ye gö­re ise iki mis­li ol­du­ğu an­dan iti­ba­ren baş­lar ve it­ti­fak­la gü­ne­şin bat­tı­ğı za­ma­na ka­dar de­vam eder. Müc­te­hid­le­rin ço­ğun­lu­ğu­na gö­re, ikin­di na­ma­zı­nı gü­ne­şin sa­rar­ma (ısfırâr) vak­ti­ne ka­dar ge­cik­tir­mek mek­ruh­tur.

D – Ak­şam Na­ma­zı­nın Vak­ti:

Ak­şam na­ma­zı­nın vak­ti, gü­neş yu­var­la­ğı­nın tam ola­rak bat­ma­sıy­la baş­lar ve şa­fa­ğın kay­bol­ma­sı ile so­na erer. Ebû Hanîfe’ye gö­re, şa­fak, ak­şam­le­yin ba­tı uf­kun­da­ki kı­zar­tı­dan son­ra mey­da­na ge­len be­yaz­lık­tır. Ebû Yu­suf, İmam Mu­ham­med ve Hanefîler dı­şın­da­ki di­ğer üç mez­hep ile Ebû Hanîfe’den baş­ka bir ri­va­ye­te gö­re ise şa­fak, ufuk­ta mey­da­na ge­len kı­zıl­lık­tan iba­ret­tir. Bu kı­zıl­lık gi­din­ce, ak­şam na­ma­zı­nın vak­ti çık­mış olur.

E – Yat­sı Na­ma­zı­nın Vak­ti:

Yat­sı­nın vak­ti, kır­mı­zı şa­fa­ğın kay­bol­du­ğu an­dan iti­ba­ren baş­lar ve ikin­ci fec­rin doğ­ma­sı­na ka­dar de­vam eder. İkin­ci fe­cir do­ğun­ca yat­sı­nın vak­ti çık­mış olur.

Yat­sı na­ma­zı­nı ge­ce­nin üç­te bi­ri­ne ka­dar ge­cik­tir­mek müs­te­hap­tır. Ge­ce­nin ya­rı­sı­na ka­dar ge­cik­tir­mek mü­bah, bir özür bu­lun­ma­dık­ça ikin­ci fec­re ka­dar ge­cik­tir­mek ise mek­ruh­tur. Çün­kü bu du­rum­da na­ma­zı ka­çır­mak­tan kor­ku­lur.

Vi­tir na­ma­zı­nın vak­ti­nin baş­lan­gı­cı, yat­sı na­ma­zın­dan son­ra­dır. Vit­rin so­nu ise, ikin­ci fec­rin doğ­ma­sın­dan bi­raz ön­ce­ye ka­dar­dır.

Vi­tir na­ma­zı­nı, uya­na­ca­ğın­dan emin ol­ma­yan kim­se için, uyu­ma­dan ön­ce kıl­mak, uya­na­ca­ğın­dan emin olan kim­se için ise, ge­ce­nin so­nu­na ka­dar ge­cik­tir­mek da­ha fa­zi­let­li­dir.

Te­ra­vih na­ma­zı­nın vak­ti, ter­cih edi­len gö­rü­şe gö­re, yat­sı na­ma­zın­dan son­ra­dır, sa­bah na­ma­zı­nın vak­ti­ne ka­dar de­vam eder. Te­ra­vih, vi­tir na­ma­zın­dan ön­ce de, son­ra da kı­lı­na­bi­lir. An­cak yat­sı na­ma­zı kı­lın­maz­dan ön­ce, te­ra­vih na­ma­zı kı­lın­sa, ia­de­si ge­re­kir.

Bay­ram na­maz­la­rı­nın vak­ti, gü­neş do­ğup, ke­ra­het vak­ti çık­tık­tan son­ra baş­lar, gü­ne­şin gök­yü­zün­de en yük­sek nok­ta­ya çı­kı­şı­na (istivâ) ka­dar de­vam eder. Ra­ma­zan bay­ra­mı na­ma­zı, bir özür se­be­biy­le bi­rin­ci gün istivâ za­ma­nın­dan ön­ce kı­lı­na­maz­sa, ikin­ci gün istivâ za­ma­nı­na ka­dar kı­lı­nır, ar­tık özür bu­lun­ma­sa da üçün­cü gün kı­lı­na­maz. Kur­ban bay­ra­mı na­ma­zı ise, bir özür se­be­biy­le bi­rin­ci gün kı­lı­na­maz­sa ikin­ci gün kı­lı­nır. İkin­ci gün de bir özür se­be­biy­le kı­lı­na­maz­sa üçün­cü gün istivâ za­ma­nı­na ka­dar kı­lı­nır. Bu na­maz­la­rı bir özür bu­lun­mak­sı­zın böy­le ikin­ci ve­ya üçün­cü gü­ne bı­rak­mak ise çir­kin bir amel­dir. Bu bay­ram na­maz­la­rı, istivâ za­ma­nın­dan ve­ya ze­val vak­tin­den son­ra ise hiç bir hal­de kı­lı­na­maz. Ka­za­la­rı da ca­iz de­ğil­dir.

F – Ku­tup­lar­da Na­maz Va­kit­le­ri:

Bu ko­nu­da iki gö­rüş var­dır:

1) Va­kit, na­ma­zın bir şar­tı ol­du­ğu gi­bi, farz ol­ma­sı­nın da se­be­bi­dir. Bu yüz­den bir yer­de, na­maz va­kit­le­rin­den bi­ri ve­ya iki­si ger­çek­leş­mez­se, o va­kit­le­re ait na­maz­lar, o yer hal­kı­na farz ol­ma­mış olur.

Meselâ, ba­zı yer­ler­de, yı­lın bir mev­si­min­de da­ha şa­fak kay­bol­ma­dan sa­ba­hın ikin­ci fec­ri do­ğa­rak sa­bah na­ma­zı­nın vak­ti gir­mek­te­dir. Ar­tık bu gi­bi yer­ler­de yat­sı na­ma­zı düş­müş olur. Bu ko­nu­da, ab­dest or­gan­la­rın­dan bir ve­ya iki­si­ni kay­be­den kim­se­nin bu or­gan­la­rı yı­ka­ma yü­küm­lü­lü­ğü­nün düş­me­si­ne kı­yas ya­pı­la­rak, na­ma­zın da dü­şe­ce­ği­ne fet­va ve­ril­miş­tir.

2) Araş­tı­rı­cı ba­zı fa­kih­le­re gö­re, bu gi­bi yer­ler­de­ki Müslümanlar da beş va­kit na­maz­la yü­küm­lü­dür­ler. Bu­lun­duk­la­rı yer­de bu na­maz­lar­dan her­han­gi bi­ri­nin vak­ti ger­çek­leş­mez­se, o na­ma­zı ka­za ola­rak kı­lar­lar ve­ya o bel­de­ye en ya­kın olup, beş va­kit na­ma­zın va­kit­le­ri tam ola­rak ger­çek­le­şen bel­de­nin va­kit­le­ri­ne gö­re, tak­dir ede­rek na­maz­la­rı eda­ya ça­lı­şır­lar. Her ne ka­dar va­kit, na­ma­zın bir şar­tı ve bir se­be­bi ise de, na­ma­zın asıl se­be­bi Al­lah’ın em­ri olu­şu­dur. Bu yüz­den bü­tün Müslümanlar, bu beş va­kit na­ma­zı kıl­mak­la yü­küm­lü­dür­ler.

İmam Şâfiî’nin gö­rü­şü de bu şe­kil­de olup, ih­ti­ya­ta uy­gun olan da bu­dur.

Gü­ne­şin uzun sü­re doğ­ma­dı­ğı ve­ya bat­ma­dı­ğı ku­tup böl­ge­le­ri ve ya­kın­la­rın­da da yu­ka­rı­da­ki esas­la­ra gö­re takdirî ola­rak amel edi­lir. Bu gi­bi yer­ler­de ya­şa­yan Müslümanların, oruç ve zekâtları ko­nu­sun­da da bu şe­kil­de bir tak­dir uy­gun dü­şer.

G – İki Na­ma­zı Bir Va­kit­te Kıl­mak (Cem’u’s-Salât): Her na­ma­zı ken­di vak­tin­de kıl­mak farz­dır. Çün­kü va­kit, na­ma­zın şart­la­rın­dan­dır. Her na­ma­zın ken­di vak­ti için­de kı­lın­ma­sı pren­si­bi­nin is­tis­na­sı, hac ya­pan­la­rın Ara­fat’ta öğ­le ile ikin­di na­ma­zı­nı, öğ­le vak­tin­de; Müz­de­li­fe’de de, akşam­la yat­sı na­ma­zı­nı, yat­sı vak­tin­de bir­leş­ti­re­rek kıl­ma­la­rı­dır. Bun­lar­dan bi­rin­ci­si­ne “cem’u takdîm”, Müz­de­li­fe’de­ki­ne ise, ak­şam na­ma­zı ge­cik­ti­ril­di­ği için “cem’u te’hir” de­nir. Ge­nel bir ifa­dey­le de, iki na­ma­zın bir­leş­ti­ri­le­rek kı­lın­ma­sı­na “cem’u’s-salâteyn” adı ve­ri­lir.

Ara­fat ve Müz­de­li­fe’de­ki bir­leş­tir­me uy­gu­la­ma­sı ko­nu­sun­da, müc­te­hid­ler ara­sın­da gö­rüş bir­li­ği var­dır.

İmam Şâfiî’ye gö­re ise öğ­le ile ikin­di­nin, ak­şam­la yat­sı­nın bir­leş­ti­ri­le­rek kı­lın­ma­sı; yağ­mur, has­ta­lık ve­ya yol­cu­luk gi­bi özür­ler se­be­biy­le de müm­kün ve ca­iz­dir.

Hz. Peygamber’in Arafat ve Müzdelife dışında bazı yolculuk ve meşakkatli zamanlarda da öğle ile ikindiyi, akşamla yatsıyı birleştirerek kıldığı olmuştur. Sâlim b. Abdillah, babasından şöyle nakletmiştir: “Rasûlullah (s.a.s.) sefere acele ettiği zaman akşam namazını geciktirerek, yatsı ile birlikte kılmıştır.” (Müslim, Salâtü’l Müsâfirîn, 45) Yine Muaz b. Cebel’den rivayete göre, o şöyle demiştir: “Hz. Peygamber ile beraber Tebük Savaşına çıktık. Hz. Peygamber, öğle ile ikindiyi birlikte, akşam ile yatsıyı da birlikte kılardı.” (Müslim, II, 10; Ebu Davud, I, 285; İbn Mâce, I, 340) Bu ve benzeri hadîsler Hanefî mezhebince, Rasûlullah’ın bunlarda birinci namazı vaktinin sonunda kılmış olduğu, ikinci namazı da vaktinin evveline aldığı; ancak her iki namazı bir vakitte kıldığı şeklinde anlaşılmıştır. İbn Abbas’ın naklettiği hadîs de bu manayı destekler: “Rasûlullah (sas) Medine’de korku veya yağmur yokken, öğle ile ikindiyi, akşamla yatsıyı da birlikte kıldı. “İbn Abbas’a Rasûlullah’ın bununla ne yapmak istediği sorulmuş, o şu cevabi vermiştir: “Ümmetine meşakkat vermemeyi kastetti…” (Sahîh-i Müslim Trc., IV,136,137) İslâm âlimlerinden hiçbirisi, hazarda, iki namazı birleştirmenin caiz olduğunu söylememiştir. Bu yüzden yukarıdaki İbn Abbas hadîsi birinci namazın vaktinin sonunda, ikinci namazın da ilk vaktinde kılınması anlamına gelir. Buradan anlaşılan şudur: Arafat ve Müzdelife dışında iki namazın birleştirilmesi sadece şeklen olmuştur. Aslında iki namaz ayrı ayrı kendi vakitleri içinde kılınmış; ancak birinci namaz vaktinin sonuna geciktirilmiş, ikinci namaz ise ilk vaktinde edâ edilmiştir. Bu konudaki hadisler, Hanefilerce namazın şartlarından olan vakti tahsis edecek güçte kabul edilmemiştir. Yolculukta namazın vaktinden önce cem’i takdîm (öne alınarak birleştirme) şeklinde kılınacağına delâlet eden, Hz. Muaz’dan naklen Ebû’t-Tufeyl’in rivayet ettiği hadisten başka açık hadis yoktur. Bu hadîste şöyle denilmektedir: “Hz. Peygamber, Tebük Savaşında, güneş battıktan sonra yola çıkarsa, yatsıyı öne alır ve onu akşamla birlikte kılardı.” (Ebû Dâvud, II, 18)

So­nuç ola­rak, hacc farîzası dı­şın­da nor­mal yol­cu­luk, has­ta­lık, şid­det­li yağ­mur ve ben­ze­ri dar­lık za­man­la­rın­da öğ­le ve ak­şam na­maz­la­rı­nı son va­kit­le­rin­de, he­men ar­ka­sın­dan da ikin­di ve yat­sı na­maz­la­rı­nı ilk va­kit­le­rin­de kıl­mak müm­kün­dür. Böy­le­ce iki na­maz bir­lik­te fa­kat ken­di va­kit­le­rin­de kı­lın­mış olur. Bu uy­gu­la­ma, İslâm’ın Müslümanlara ge­tir­di­ği bir ko­lay­lık­tır.

H – Müs­te­hap Va­kit­ler:

Na­maz va­kit­le­rin­den han­gi kıs­mın müs­te­hap ve­ya da­ha fa­zi­let­li ol­du­ğu Hz. Pey­gam­ber’in uy­gu­la­ma­sı ve tav­si­ye­le­ri ile be­lir­len­miş­tir. Bu­na gö­re;

1) Sa­bah na­ma­zı­nı gün ışı­dı­ğı za­man kıl­mak (isfâr) müs­te­hap­tır. Bu­nun öl­çü­sü, açık ha­va­da atı­lan bir okun, düş­tü­ğü ye­ri, oku ata­nın gö­re­bi­le­ce­ği ka­dar gök­yü­zü­nün ay­dın­lan­ma­sı­dır.

2) Öğ­le na­ma­zı­nı ya­zın ge­cik­ti­re­rek se­rin­de kıl­mak (ibrâd) müs­te­hap­tır.

3) İkin­di na­ma­zı­nın far­zı­nı yaz-kış, gü­neş sa­ra­rıp göz ka­maş­tır­ma­ya­cak şe­kil­de zi­ya­sı gi­din­ce­ye ka­dar ge­cik­tir­mek müs­te­hap­tır.

4) Ak­şam na­ma­zı­nı mut­lak ola­rak ace­le kıl­mak müs­te­hap­tır.

5) Yat­sı na­ma­zı­nı, gök­yü­zü bu­lut­lu ol­ma­yın­ca ge­ce­nin üç­te bi­rin­den ön­ce­si­ne ka­dar Vi­tir na­ma­zı­nı, ge­ce uya­na­ca­ğı­na gü­ve­nen kim­se­nin, ge­ce­nin so­nu­na ka­dar ge­cik­tir­me­si müs­te­hap­tır.

Mâlikîlere gö­re, mut­lak ola­rak beş va­kit na­maz­da, her na­ma­zın, vak­tin ilk cü­zün­de kı­lın­ma­sı da­ha fa­zi­let­li­dir. Na­ma­zın tek ba­şı­na ve­ya ce­ma­at­le kı­lın­ma­sı, ha­va­nın sı­cak ve­ya so­ğuk ol­ma­sı hük­mü de­ğiş­tir­mez. Bu­nun­la bir­lik­te Mâlikîler de; ce­ma­a­ti bek­le­mek ve­ya sı­cak­ta öğ­le­yi se­ri­ne bı­rak­mak için ge­cik­tir­me­de bir sa­kın­ca gör­mez­ler.

Şâfiîlere gö­re, öğ­le na­ma­zı dı­şın­da bü­tün na­maz­la­rın der­hal kı­lın­ma­sı ve sı­cak­ta ise öğ­le­nin se­ri­ne bı­ra­kıl­ma­sı sün­net­tir.

Hanbelîlere gö­re, yat­sı na­ma­zı dı­şın­da­ki na­maz­la­rın vak­tin ilk cüz’ün­de kı­lın­ma­sı da­ha faziletlidir. An­cak şid­det­li sı­cak­ta öğ­le na­ma­zı ve bu­lut­lu za­man­lar­da da ak­şam na­ma­zı ge­cik­ti­ri­lir. Yat­sı na­ma­zı­nın ge­ce­nin üç­te bi­ri­ne ve­ya ya­rı­sı­na ka­dar ge­cik­ti­ril­me­si da­ha fa­zi­let­li­dir.

Di­ğer yan­dan na­ma­zı vak­tin so­nu­na ka­dar ge­cik­tir­mek ca­iz­dir.

İ – Mek­ruh Va­kit­ler:

Aşa­ğı­da açık­la­ya­ca­ğı­mız beş va­kit için­de na­maz kıl­mak mek­ruh­tur

1) Gü­ne­şin doğ­ma­sın­dan bir mız­rak bo­yu yük­sel­me­si­ne ka­dar olan va­kit. Bir mız­rak bo­yu beş de­re­ce olup, Tür­ki­ye ba­kı­mın­dan, gü­ne­şin doğ­ma­sın­dan 40-50 da­ki­ka ge­çin­ce­ye ka­dar olan sü­re­dir. Bu­nun­la ke­ra­het vak­ti çık­mış, bay­ram na­ma­zı ve­ya kuş­luk na­ma­zı kıl­ma vak­ti gir­miş bu­lu­nur.

2) Gü­ne­şin en yük­sek te­pe nok­ta­sın­da bu­lun­du­ğu za­man­dan ze­val vak­ti­ne, ya­ni öğ­le na­ma­zı vak­ti gi­rin­ce­ye ka­dar ge­çen za­man.

3) Gü­ne­şin sa­rar­ma­sın­dan, ya­ni göz­le­ri ka­maş­tır­maz bir ha­le gel­me­sin­den, bat­tı­ğı za­ma­na ka­dar ge­çen sü­re.

4) İkin­ci fec­rin doğ­ma­sın­dan gü­ne­şin do­ğa­ca­ğı za­ma­na ka­dar olan va­kit.

5) İkin­di na­ma­zı kı­lın­dık­tan son­ra, gü­ne­şin bat­ma­sı­na ka­dar olan va­kit

İlk üç kerâhet vak­tin­de ne ka­za­ya kal­mış farz na­maz, ne vi­tir gi­bi va­cip na­maz, ne de ce­na­ze na­ma­zı kı­lı­nır. Da­ha ön­ce okun­muş bir sec­de âyetinden do­la­yı tilâvet sec­de­si de ya­pı­la­maz. Ak­si hal­de bun­la­rın iâdeleri ge­re­kir.

Di­ğer yan­dan bu üç va­kit­te nâfile na­maz da kı­lı­na­maz. An­cak kı­lı­na­cak olur­sa, mek­ruh ol­mak­la bir­lik­te ge­çer­li olur ve ia­de­si ge­rek­mez. Çün­kü bu kerâhet, nâfile na­maz­la­rın sıhhatine en­gel ol­maz. Bu­nun­la bir­lik­te, bu va­kit­ler­den bi­ri­ne rast­la­yan bir nâfile na­ma­zı bo­zup, kerâhet vak­tin­den son­ra ka­za et­mek da­ha fa­zi­let­li­dir. Bu üç va­kit­le il­gi­li ya­sak­la­ma, gü­ne­şe ta­pan­la­ra ben­ze­me­mek için­dir.

Sa­bah na­ma­zı vak­tin­de ve ikin­di na­ma­zın­dan son­ra na­fi­le na­maz kıl­ma­nın ya­sak­lan­ma­sı­nın hik­me­ti, va­kit­te­ki bir an­lam­dan ötü­rü de­ğil­dir. Bu va­kit­ler­de farz ile meş­gul olun­ma­sı yü­zün­den­dir. Çün­kü vak­tin far­zı­nı kıl­mak, nâfile kıl­mak­tan da­ha fa­zi­let­li­dir. An­cak bu son iki va­kit­te, farz ve­ya va­cip bir na­maz kıl­mak mek­ruh de­ğil­dir. Ce­na­ze na­ma­zı ve tilâvet sec­de­si de mek­ruh ol­maz. Bu iki va­kit­ten bi­rin­de baş­lan­mış olan bir nâfile na­maz, kerâhetten do­la­yı bo­zu­lur­sa da­ha son­ra ka­za­sı ge­re­kir.

Gü­ne­şin sa­rar­ma­sı (gu­ru­bu) ha­lin­de yal­nız o gü­nün ikin­di na­ma­zı kı­lı­na­bi­lir. Fa­kat baş­ka bir gü­nün ka­za­ya kal­mış olan ikin­di na­ma­zı kı­lı­na­maz. Çün­kü tam bir hal­de va­cip olan bir iba­det, ek­sik ola­rak ka­za edi­le­mez. Kerâhet vak­ti ise iba­de­tin ek­sik olu­şu­na se­bep­tir

Gü­ne­şin do­ğu­şu­na rast­la­yan her han­gi bir na­maz ise fa­sit olur. Bu yüz­den bir kim­se, da­ha ikin­di na­ma­zı­nı eda et­mek­te iken gü­neş bat­sa, na­ma­zı fa­sit ol­maz. Fa­kat sa­bah na­ma­zı­nı kıl­mak­ta iken, gü­neş doğ­sa na­ma­zı fa­sit olur. Çün­kü bi­rin­ci du­rum­da ye­ni bir na­maz vak­ti gir­miş olur. İkin­ci durum­da ise na­maz vak­ti çık­mış, ye­ni bir na­maz vak­ti gir­me­miş bu­lu­nur. Di­ğer yan­dan sa­bah na­ma­zı kâmil bir va­kit­te farz ol­muş­tur. Bu yüz­den vak­tin çık­ma­sı ile fâsit olur.

Sa­bah na­ma­zı dı­şın­da­ki bir na­ma­zın if­ti­tah tek­bi­ri­ne, bu na­ma­za tah­sis edi­len va­kit için­de ye­tiş­mek­le bu na­ma­zın ta­ma­mı eda olur. Bu na­ma­zın ge­cik­me­si is­ter ha­yız­dan te­miz­len­me ve­ya akıl has­ta­lı­ğın­dan kur­tul­ma gi­bi özür­ler se­be­biy­le ol­sun, is­ter­se özür­süz ola­rak ol­sun hü­küm de­ğiş­mez.

Şâfiî ve Mâlikîlere gö­re, bir na­ma­zın bir rekâtı iki sec­de­siy­le bir­lik­te va­kit için­de kı­lın­mış­sa, bü­tün na­maz eda edil­miş sa­yı­lır. Bir rekâttan da­ha azı kı­lın­mış­sa bu na­maz ka­za olur

Gü­neş tam ze­val vak­tin­de iken kı­lı­na­cak bir farz ve­ya va­cip na­maz fa­sit olur. Nâfile na­maz ise, mek­ruh ol­mak­la bir­lik­te sa­hih­tir. Yal­nız Ebû Yu­suf’tan bir ri­va­ye­te gö­re, cu­ma gü­nü ze­val vak­tin­de na­fi­le na­maz kı­lın­ma­sı ca­iz­dir. Gü­neş ba­tı ci­he­ti­ne meyl edin­ce, ar­tık it­ti­fak­la kerâhet vak­ti çık­mış bu­lu­nur.

Mek­ruh olan bir va­kit­te oku­nan bir sec­de âyetinden do­la­yı, o va­kit­te sec­de ya­pı­la­bi­lir. An­cak bu sec­de­yi, kerâhet vak­tin­den son­ra­ya bı­rak­mak da­ha fa­zi­let­li­dir. Yi­ne kerâhet va­kit­le­rin­den bi­rin­de ha­zır­lan­mış olan bir ce­na­ze­nin na­ma­zı, o va­kit­te kı­lı­na­bi­lir. Hat­ta bu na­ma­zı ge­cik­tir­me­yip he­men kıl­mak da­ha fa­zi­let­li­dir.

J – Na­fi­le Na­maz Kıl­ma­nın Mek­ruh Ol­du­ğu Di­ğer Va­kit­ler:

Aşa­ğı­da­ki va­kit­ler­de nâfile na­maz kıl­mak tah­ri­men mek­ruh­tur.

1) İkin­ci fe­cir doğ­duk­tan son­ra sa­ba­hın far­zı­nı kıl­ma­dan ön­ce, sa­bah na­ma­zı­nın iki rekât sün­ne­tin­den baş­ka bir na­maz kıl­mak tahrîmen mek­ruh­tur

2) Hanefî ve Mâlikîlere gö­re, ak­şam na­ma­zın­dan ön­ce nâfile na­maz kıl­mak mek­ruh­tur.

Şâfiîlerde meş­hur olan gö­rü­şe gö­re, ak­şam na­ma­zın­dan ön­ce iki rekât na­fi­le na­maz kıl­mak müs­te­hap, Hanbelîlere gö­re ise câiz olup, sün­net de­ğil­dir.

3) Cu­ma gü­nü, bay­ram gün­le­ri, hac sı­ra­sın­da, ay ve gü­neş tu­tul­ma­sı na­ma­zın­dan son­ra ve­ya yağ­mur du­a­sın­da imam hut­be okur­ken nâfile na­maz kıl­mak mek­ruh­tur.

İmam hut­be­ye çık­tı­ğı an­dan iti­ba­ren cu­ma na­ma­zı­nı kıl­dı­rın­ca­ya ka­dar her han­gi bir nâfile na­maz kıl­mak­la meş­gul ol­mak mek­ruh­tur.

4) Bay­ram na­maz­la­rın­dan ön­ce ve son­ra nâfile na­maz kıl­mak mek­ruh­tur. Bu­nun se­be­bi, o gün için en önem­li olan na­ma­zı bı­ra­kıp, da­ha önem­siz olan na­fi­le na­maz­la meş­gul ol­ma­mak­tır. An­cak gü­neş yük­sel­dik­ten son­ra, imam­dan baş­ka­sı­nın na­fi­le na­maz kıl­ma­sın­da bir sa­kın­ca bu­lun­maz.

5) Farz na­ma­za du­rul­du­ğu za­man, bir kim­se­nin nâfile na­maz kıl­mak­la meş­gul ol­ma­sı tahrîmen mek­ruh­tur. An­cak, son otu­ruş­ta far­za ye­ti­şe­ce­ği­ni uman kim­se­nin sa­bah na­ma­zı­nın sün­ne­ti­ni kıl­ma­sı du­ru­mu müs­tes­na­dır. Bir kim­se, te­şeh­hüt­te de ol­sa sa­bah na­ma­zı­nın far­zı­nı ka­çı­ra­ca­ğın­dan kor­kar­sa, sa­bah na­ma­zı­nın iki rekât sün­ne­ti­ni ter­k e­der. Sa­bah na­ma­zı­nın far­zı için ka­met ge­ti­ril­di­ği za­man, sün­ne­ti­ni kıl­mak câizdir. Çün­kü sa­bah na­ma­zı­nın sün­ne­ti, kuv­vet­li bir sün­net olup, teş­vik edil­miş ve Rasûlullah (sas) de bu na­ma­za de­vam et­miş­tir.

Bunun gi­bi, farz na­ma­zın vak­ti dar olan du­rum­lar­da, nâfile na­maz­la meş­gul ol­mak mek­ruh­tur.

EZAN VE KA­MET

 A – Ezan:

Ezan söz­lük­te; “ha­ber ver­mek, bil­dir­mek” de­mek­tir. Te­rim ola­rak ezan; farz namazların va­kit­le­ri­ni bil­di­ren, özel söz­ler­den iba­ret bir ilân şek­li­dir. Ezan oku­ya­na “mü­ez­zin” de­nir.

Farz na­maz­lar için ezan okun­ma­sı, ya­ni bu na­maz­la­rın kı­lı­na­ca­ğı­nın ilân edil­me­si Ki­tap ve sün­net­le sa­bit­tir. İslâm’ın baş­lan­gı­cın­da, bu­gün­kü gi­bi ezan okun­maz­dı. Bir ara­lık, na­maz vak­ti olun­ca şöy­le ilân edi­li­yor­du. “es-Salâte es-salâte (na­ma­za, na­ma­za)” ve­ya “es-Salâtü câmiah (na­maz in­san­la­rı bir ara­ya top­la­yı­cı­dır.)”.

Hic­re­tin ilk yı­lın­da Medîne’de, Mes­cid-i Nebevî’nin ya­pı­mı ta­mam­la­nın­ca, as­hab-ı ki­ram düzenli bir şe­kil­de top­la­na­rak ce­ma­at­le na­maz kıl­ma­ya baş­la­mış­lar­dı. Bu sı­ra­da, Hz. Muhammed (sas) na­maz va­kit­le­ri­nin ilânı ko­nu­sun­da, as­ha­bıy­la is­ti­şa­re­de bu­lun­du. Bu ara­da, as­hab-ı ki­ram­dan ba­zı­la­rı­nın gör­dü­ğü sa­dık bir rü­ya ve bun­la­rın va­hiy­le te­yi­di üze­ri­ne gü­nü­müz­de­ki ezan şek­li or­ta­ya çık­tı.

Ezan er­kek­ler için va­cip kuv­ve­tin­de bir mü­ek­ked sün­net­tir. Da­yan­dı­ğı de­lil­ler şun­lar­dır:

‘Siz (ezanla) birbirinizi namaza çağırdığınız zaman, onu bir eğlence ve bir alay (konusu) edinirler. Bu, onların gerçekten düşünmez bir topluluk olmalarındandır.’(Maide/58)

‘Ey iman edenler! Cuma günü (ezanla) namaz için çağrıldığınız zaman, derhal Allah’ın zikrine gidin. Alış verişi (işi gücü) bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. (Elbette bunun aksi hayırlı değildir.)’ (Cuma/9)

Aşa­ğı­da­ki ha­dis ezan­da­ki bü­yük ec­ri şöy­le di­le ge­ti­rir:

“Eğer in­san­lar ezan­da­ki ve ilk saftaki üs­tün­lü­ğü bil­se­ler­di, bun­la­rı ku­ra­sız ya­pa­ma­ya­cak­la­rı­nı an­la­sa­lar, ku­ra çe­ker­ler­di.” Başka bir ha­dis­te de Al­lah el­çi­si şöy­le bu­yur­muş­tur: “Ko­yun sü­rü­sü­nün ba­şın­da ve­ya çöl­de bu­lun­du­ğun za­man, na­maz için ezan oku­yun­ca se­si­ni yük­selt. Çün­kü mü­ez­zi­nin se­si­ni işi­ten hiç­bir cin, in­san ve­ya baş­ka bir ­şey yok­tur ki, kı­ya­met gü­nün­de mü­ez­zin için şa­hit­lik yap­ma­sın­lar.” Başka bir ha­dis de şöy­le­dir: “Kı­ya­met gü­nün­de mü­ez­zin­ler in­san­la­rın en uzun boy­lu­su ola­cak­tır.”

Ka­met ge­tir­mek­le imam­lık yap­mak, ezan oku­mak­tan da­ha fa­zi­let­li­dir.

Ezan­la top­lu­ma hem na­maz va­kit­le­ri bil­di­ril­miş, hem de na­ma­zın kur­tu­lu­şa se­bep ola­ca­ğı du­yu­rul­muş ve İslâm Di­ni’­nin en yü­ce esas­la­rı ci­ha­na ilân edil­miş olur. Di­ğer yan­dan yer­yü­zün­de na­maz va­kit­le­ri çe­şit­li sa­at­lere rast­la­mak­ta­dır. Bu yüz­den, gü­nün her sa­a­tin­de in­san­lık âlemine, Al­lah Teâlâ’nın var­lı­ğı, bir­li­ği, aza­me­ti, Hz. Mu­ham­med’in ri­sa­le­ti ve na­ma­zın kur­tu­luş se­be­bi ol­du­ğu yük­sek ses­le ilân edil­miş ol­mak­ta­dır.

1) Eza­nın şek­li ve söz­le­ri: Mez­hep imam­la­rı eza­nın bi­li­nen söz­le­ri üze­rin­de gö­rüş bir­li­ği et­miş­ler­dir. Bu söz­ler iki­şer ke­re tek­rar­la­nır. Sa­bah na­ma­zın­da “Hay­ye alelfelâh”dan son­ra “Essalâtü hay­run mi­nen­nevm (na­maz uy­ku­dan da­ha ha­yır­lı­dır)” cüm­le­si ilâve edi­lir. Bu cüm­le de iki ke­re tek­rar­la­nır.

Eza­nın an­la­mı: “Al­lah her şey­den bü­yük­tür. Al­lah her şey­den bü­yük­tür. Al­lah’tan baş­ka hiçbir ilâh ol­ma­dı­ğı­nı bi­li­yor ve ilân edi­yo­rum. Al­lah’tan baş­ka hiç­bir ilâh ol­ma­dı­ğı­nı bi­li­yor ve ilân edi­yo­rum. Mu­ham­med’in, Al­lah’ın el­çi­si ol­du­ğu­nu bi­li­yor ve ilân edi­yo­rum. Muham­med’in, Al­lah’ın el­çi­si ol­du­ğu­nu bi­li­yor ve ilân edi­yo­rum. Hay­di na­ma­za ko­şun. Hay­di na­ma­za ko­şun. Hay­di kur­tu­lu­şa ko­şun. Hay­di kur­tu­lu­şa ko­şun. Al­lah her şey­den bü­yük­tür. Al­lah her şey­den bü­yük­tür. Al­lah’tan baş­ka hiç bir ilâh yok­tur”.

Sa­bah na­ma­zın­da iki ke­re hay­ye alelfelâh (hay­di kur­tu­lu­şa ko­şun)’dan son­ra iki ke­re “Esselâtü hay­run mi­nen­nevm (na­maz uy­ku­dan da­ha ha­yır­lı­dır)” söz­le­ri ilâve edi­lir

2) Eza­nın Şart­la­rı: Ezan için şu şart­la­rın bu­lun­ma­sı ön­gö­rül­müş­tür:

  1. a) Vak­tin gir­miş ol­ma­sı: Bir na­maz için da­ha vak­ti gir­me­den ezan oku­mak ca­iz de­ğil­dir. Böy­le bir eza­nın va­kit gir­dik­ten son­ra ia­de­si ge­re­kir. An­cak Ebû Yu­suf ile Hanefîler dı­şın­da­ki üç mez­he­be gö­re, yal­nız sa­bah na­ma­zı için ge­ce­nin en son al­tı­da bi­ri­ni teş­kil eden se­her vak­tin­de ezan oku­mak men­dup­tur.
  2. b) Ezan Arap­ça ol­ma­lı­dır. Arap­ça eza­nın söz­le­ri, han­gi di­li ko­nu­şur­sa ko­nuş­sun, bü­tün yer­yü­zü Müslümanları için sem­bol ni­te­li­ğin­de­dir. Hanefî ve Hanbelîlere gö­re ezan, Kur’an-ı Ke­rim gi­bi Arap­ça ola­rak gel­di­ği için, bu­nun baş­ka dil­de okun­ma­sı ge­çer­li de­ğil­dir. Yal­nız Şâfiîlere gö­re, Arap­ça bil­me­yen kim­se­nin ken­di­si için baş­ka dil­de ezan oku­ma­sı ca­iz­dir.
  3. c) Ezan ve ka­me­tin ce­ma­a­te du­yu­rul­ma­sı; yal­nız ise, ken­di­si du­ya­cak ka­dar ses­li okun­ma­sı ge­re­kir.
  4. d) Ezan ve ka­me­tin söz­le­ri ara­sın­da ter­tip ve peş­ pe­şe­lik bu­lun­ma­lı­dır. Ter­tip­siz ve peş ­pe­şe okun­ma­yan ezan ge­çer­li ol­mak­la bir­lik­te mek­ruh­tur. Böy­le bir ezan ve­ya ka­me­tin ia­de­si da­ha fa­zi­let­li­dir.
  5. e) Eza­nın tek bir kim­se ta­ra­fın­dan okun­ma­sı ge­re­kir. An­cak bir­den faz­la kim­se­nin, eza­nı ay­rı ay­rı tam ola­rak oku­ma­la­rı ge­çer­li­dir.
  6. f) Hanefîlere gö­re, mü­ez­zi­nin er­kek, akıl­lı, tak­va sa­hi­bi, sün­ne­te vâkıf ve na­maz va­kit­le­ri­ni bi­len bir kim­se ol­ma­sı ge­re­kir. Ca­hil­le­rin ve fâsıkların ezan oku­ma­la­rı mek­ruh­tur. Ka­dın­la­rın, bu­nak ve­ya cü­nü­bün ezan oku­ma­sı veya ka­met ge­tir­me­si de mek­ruh­tur. Bun­la­rın ka­met­le­ri de­ğil­se de, oku­duk­la­rı ezan­lar ia­de edil­me­li­dir. Çün­kü eza­nın tek­rar­lan­ma­sı cu­ma gü­nün­de ol­du­ğu gi­bi meş­ru­dur. Ab­dest­siz kim­se­le­rin de ka­met ge­tir­me­le­ri mek­ruh­tur.
  7. g) Mü­ez­zi­nin se­si gür ve gü­zel ol­ma­lı­dır. Çün­kü bu tak­dir­de eza­nı du­yur­ma ve ilân da­ha ko­lay ger­çek­le­şir.
  8. h) Eza­nın du­yu­rul­ma­sı için yük­sek bir du­var ve­ya mi­na­re üze­rin­de ayak­ta okun­ma­lı­dır.
  9. i) Ezan okur­ken iki ke­li­me ara­sın­da du­ra­rak uza­tı­lır, ka­met ge­ti­rir­ken ise iki ke­li­me­yi bir­leş­tir­mek su­re­tiy­le sü­rat­li oku­nur.
  10. j) Ezan ve ka­met­te mü­ez­zin kıb­le­ye doğ­ru dö­ner. “Hay­ye alessalâh” der­ken sağ ta­ra­fa, “Hay­ye alelfelâh” der­ken sol ta­ra­fa dö­ner, mi­na­re­de ise, sağ ta­raf­tan sol ta­ra­fa doğ­ru do­la­şa­rak okur. Ezan­da se­sin yük­sel­me­si­ne yar­dım­cı ol­ma­sı için, iki par­ma­ğı­nın uç­la­rı­nı iki ku­la­ğı­na ko­yar.
  11. k) Ezan ve ka­met va­kit na­maz­la­rı ve ka­za na­maz­la­rı için sün­net­tir. Çün­kü ezan ve ka­met vak­tin de­ğil, na­ma­zın sün­net­le­rin­den­dir. Di­ğer yan­dan ka­za na­ma­zı, ha­zır­da­ki bir na­maz ye­rin­de­dir
  12. l) Çe­şit­li ka­za na­maz­la­rı ay­rı ay­rı mec­lis­ler­de ka­za edil­di­ği tak­dir­de her bi­ri için ezan ve ka­met ge­re­kir. Bu na­maz­lar bir yer­de top­lu­ca ka­za edil­dik­le­ri tak­dir­de ise her ­bi­ri için ay­rı­ca bir ezan ve ka­met da­ha fa­zi­let­li ise de ilk ka­za edi­le­cek na­maz için ezan ve ka­met bu­lun­du­ğu hal­de, di­ğer­le­ri için yal­nız ka­met de ye­ter­li olur.

İmam Mâlik’e gö­re, ka­za na­maz­la­rı için yal­nız ka­met ge­ti­ri­lir, ezan oku­mak ge­rek­mez.

  1. m) Ezan ile ka­me­tin ara­sı­nı bi­raz ayır­mak uy­gun olur. Bu ara ver­me ak­şam eza­nın­dan son­ra üç kı­sa âyet oku­na­cak ka­dar, di­ğer va­kit­ler­de ise, her iki rekâtında on iki âyet oku­na­rak iki ve­ya dört rekât na­maz kı­la­cak ka­dar bir fa­sı­la olmalıdır.

Hanefîlere gö­re her ezan­dan son­ra bü­tün va­kit­ler­de Essalâh! Essalâh! Ya musallîn (Ey na­maz kı­lan­lar! Na­ma­za na­ma­za) di­ye ses­le­ne­rek teş­vik­te bu­lun­mak müs­te­hap­tır. Çün­kü dinî iş­ler­de gev­şek­lik or­ta­ya çık­mış­tır.

  1. n) Mü­ez­zin ec­ri­ni Al­lah’tan is­te­ye­rek ezan oku­ma­lı­dır. An­cak Şâfiî ve Mâlikîlere gö­re, mü­ez­zin­lik­ten do­la­yı üc­ret al­mak işin ba­şın­dan iti­ba­ren ca­iz gö­rül­müş­ken, Hanefîlerde bu­na müteahhirûn fa­kih­le­ri fet­va ver­miş­ler­dir. Bu fet­va­nın da­ya­na­ğı, ilim adam­la­rı­na bey­tül­mal­den ay­rı­lan atıy­ye ve ma­aş­la­rın ke­sil­me­si se­be­biy­le, or­ta­ya çı­kan gev­şek­lik ve ih­mal kar­şı­sın­da bu gi­bi gö­rev­le­rin yü­rü­tül­me­si­ni sağ­la­mak­tır.
  2. o) Ezan oku­nur­ken işi­ten­le­rin ko­nuş­ma­yı kes­me­le­ri, hat­ta Kur’an oku­yan kim­se­nin de du­rup eza­nı din­le­me­si da­ha fa­zi­let­li­dir. Baş­ka bir gö­rü­şe gö­re, mes­cit için­de ve­ya ken­di evin­de Kur’an-ı Ke­rim oku­mak­ta bu­lu­nan kim­se, oku­ma­sı­na de­vam eder. Di­ğer yan­dan ezan sı­ra­sın­da işi­ten­le­rin söz söy­le­me­le­rin­de bir ke­ra­het ol­ma­dı­ğı­nı söy­le­yen­ler de ol­muş­tur.

3 – Ezan ve Ka­met Ge­ti­re­ne İca­bet Et­mek: Ezan ve ka­me­ti işi­ten kim­se­nin, bun­la­rı ken­di ken­di­ne mü­ez­zin gi­bi oku­ma­sı müs­te­hap­tır. An­cak “hay­ye alessalâh ve hay­ye alelfelâh” de­nir­ken;

(Al­lah’a is­yan­dan an­cak Al­lah’ın kuv­ve­ti ile ko­ru­ma­sı ile ko­ru­nu­lur. Al­lah’ın ta­at­la­rı­na kar­şı an­cak Al­lah’ın yar­dı­mı ve kuv­ve­ti ile mu­vaf­fak olu­nur) de­nir. Sa­bah na­ma­zın­da “Na­maz uy­ku­dan da­ha ha­yır­lı­dır” de­ni­lin­ce;  (Doğ­ru söy­le­din, ger­çek­sin, doğ­ru söy­le­miş bu­lu­nu­yo­rsun)” di­ye ce­vap ve­ril­me­si müs­te­hap­tır. İca­bet dil ile olur.

Ba­zı Hanefîlere gö­re, mü­ez­zi­ne ica­bet (ce­vap ver­mek) he­men na­ma­za git­mek sûretiyle olur.

Mü­ez­zi­ne ica­bet et­mek cü­nüp ola­nı da kap­sar. Fa­kat ay­ba­şı ve lo­hu­sa olan­la­rı kap­sa­maz. Yi­ne hut­be din­le­mek­te olan, ce­na­ze na­ma­zı kı­lan, ye­mek yi­yen, eşiy­le cin­sel te­mas ha­lin­de bu­lu­nan, tu­va­let­te olan,  ilim öğ­re­nen ve öğ­re­ten­le­ri de kap­sa­mı­na al­maz. Bu sa­yı­lan­lar da­ha ön­ce­ki hal­le­ri­ni de­vam et­ti­re­bi­lir­ler.

Bir­den çok ezan işi­ti­len yer­ler­de, ilk oku­nan eza­na ica­bet ye­ter­li­dir.

4)  Ezan­dan Son­ra Oku­na­cak Dua: Câbir (ra)’den ri­va­ye­te gö­re, Rasûlullah (sas), eza­nı işit­ti­ği za­man şu du­a­yı oku­ya­na şe­fa­a­tı­nın he­lal ola­ca­ğı­nı bil­dir­miş­tir: (Buhari,Ezan/8-Ebu Davud, Salat/37-Tirmizi, Mevakıt/43-Nesai, Ezan/38-İbni Mace, Ezan/4)

Ve­si­le du­a­sı adı ve­ri­len bu dua şöy­le­dir:

An­la­mı: “Al­lah’ım! Ey bu tam da­ve­tin, ezan ve kı­lı­na­cak na­ma­zın Rab­bi. Hz. Mu­ham­med’e vesîleyi, fazîleti ve yük­sek de­re­ce­yi ih­san et ve onu ken­di­ne va’det­miş ol­du­ğun ma­kam-ı Mahmûd’a eriş­tir. Şüp­he­siz sen va’din­den dön­mez­sin.”

B – Ka­met:

Er­kek­ler ta­ra­fın­dan ge­rek tek ba­şı­na ve ge­rek ce­ma­at­le kı­lı­na­cak vak­te ait farz na­ma­za ve­ya ka­za na­ma­zı­na baş­la­na­ca­ğı sı­ra­da ka­met ge­tir­mek mü­ek­ked sün­net­tir.

Cu­ma­dan baş­ka bir farz için bir­den faz­la ezan ve hiç­bir farz için bir­den çok ka­met meşrû de­ğil­dir. Bu yüz­den, bir mes­cit­te ezan ve ka­met­le va­kit na­ma­zı mu­tad şe­kil­de kı­lın­dık­tan son­ra, tek­rar ce­ma­at­le ve­ya tek ba­şı­na ba­zı kim­se­le­rin kı­la­cak­la­rı ay­nı na­maz için ne ezan oku­nur, ne de ka­met ge­ti­ri­lir. Vi­tir, bay­ram ve te­ra­vih na­ma­zı gi­bi na­maz­lar­da ka­met yok­tur.

Ka­me­tin söz­le­ri ezan­da­ki­nin ay­nı­dır. An­cak ‘Haydi kurtuluşa’  cümlesinden son­ra, iki ke­re ‘Namaz baş­la­dı, na­maz baş­la­dı’ cüm­le­si ilâve edi­lir.

Şâfiî ve Hanbelîlere gö­re, ka­me­tin ke­li­me­le­ri bi­rer ke­re oku­nan on bir ke­li­me­den iba­ret­tir. Yal­nız “Kad kâmetissalâh” sö­zü iki ke­re tek­rar­la­nır.

Ka­me­tin, harf­le­ri­ni be­lir­te­cek şe­kil­de hız­lı okun­ma­sı sün­net­tir. Ezan­da ol­du­ğu gi­bi ka­me­tin de ab­dest­li, kıb­le­ye yö­ne­le­rek ve yü­rü­yüp ko­nuş­ma­dan ge­ti­ril­me­si sün­ne­ttir. Ka­dı­nın er­kek­ler ce­ma­a­ti için ka­met ge­tir­me­si ge­çer­li de­ğil­dir.

Namazın Çeşitleri ve Rek’atları

Na­maz­lar; farz, va­cip, sün­net ve müs­te­hap çe­şit­le­ri­ne ay­rı­lır. Âkil ve bâliğ olan her Müslümanın gün­de beş de­fa be­lir­li va­kit­ler­de, mu­ay­yen rekâtlar ile kı­la­ca­ğı na­maz­lar bi­rer “farz-ı ayn” dır. Cu­ma na­ma­zı da bu ni­te­lik­te­dir. Vi­tir ve bay­ram na­maz­la­rı ise vâcip hük­mün­de­dir. Farz na­maz­lar­dan ön­ce ve­ya sonra, ya­hut hem ön­ce hem de son­ra kı­lı­nan bir kı­sım na­maz­lar da sün­net­tir. Te­ra­vih na­ma­zı da sün­net çe­şi­di­ne gi­rer. Di­ğer va­kit­ler­de kı­lı­nan ve nâfile ya­hut ta­tav­vu’ de­ni­len bir kı­sım na­maz­lar da sün­net ve­ya müs­te­hap ka­bi­lin­den­dir. Te­hec­cüd na­ma­zı, kuş­luk na­ma­zı gi­bi.

Bü­tün bu na­maz­la­rın sa­hih ol­ma­sı için, bun­la­rın bir ta­kım şart­la­rı ve rü­kün­le­ri var­dır ki, bun­la­rın ye­ri­ne ge­ti­ril­me­si de bi­rer fa­ri­za­dır, bun­lar na­maz­la­rın farz­la­rı­nı teş­kil eder. Bun­lar­dan baş­ka, na­maz­la­rın bir ta­kım va­cip­le­ri, sün­net­le­ri ve edep­le­ri de var­dır.

Na­maz­la­rın bir ta­kım mek­ruh­la­rı ve na­ma­zı bo­zan hal­ler de var­dır ki, na­ma­zın bun­lar­dan uzak ol­ma­sı ge­re­kir. Her Müslüman, bu ko­nu­lar­da­ki bil­gi­le­ri öğ­re­nip uy­gu­la­ma­lı ve ek­sik­siz ola­rak kı­la­ca­ğı na­maz­la Rab­bi­nin rı­za­sı­nı ka­zan­ma­ya ça­lış­ma­lı­dır.

Na­maz­la­rın rekâtlarını şu şe­kil­de sı­ra­la­ya­bi­li­riz:

Sa­bah na­ma­zı­nın iki rekât sün­ne­ti, iki rekât da far­zı var­dır. Öğ­le na­ma­zı­nın dört rekât ilk sün­ne­ti, dört rekât far­zı, iki rekât da son sün­ne­ti var­dır. İkin­di na­ma­zı­nın dört rekât sün­ne­ti, dört rekât da far­zı var­dır. Ak­şam na­ma­zı­nın üç rekât far­zı, iki rekât da sün­ne­ti var­dır. Yat­sı na­ma­zı­nın dört rekât ilk sün­ne­ti, dört rekât far­zı, iki rekât da son sün­ne­ti var­dır.

Vi­tir na­ma­zı üç rekâttır. Bay­ram na­maz­la­rı ise iki­şer rekâttan iba­ret­tir.

Cu­ma na­ma­zı­nın dört rekât ilk sün­ne­ti, iki rekât far­zı, dört rekât son sün­ne­ti, iki rekât da “vak­tin sün­ne­ti” adıy­la baş­ka bir sün­net var­dır.

Te­ra­vih na­ma­zı yir­mi rekâttır. Di­ğer nâfile na­maz­lar da en az iki­şer rekât olur.

Beyhan Büşra ÖZKUL
Kaynaklar:
  • Feyz’ül Furkan Kur’an-ı Kerim Meali
  • İlmihal / Hamdi DÖNDÜREN / ERKAM Yayınları
  • İlmihal 1 / DİB Yayınları
  • İslam İlmihali / Lütfi ŞENTÜRK/ Seyfettin YAZICI /DİB Yayınları
  • İslam Dini / A. Hamdi AKSEKİ / DİB Yayınları
  • Büyük İslam İlmihali / Ömer Nasuhi BİLMEN / Bilmen Yayınları